D Edb.(K.T Edb.,Y.Z Edb.,H. Edb.,S. Edb.,E. Edb.,K. Edb.,E. Edb.,Tarzıkadim)

Başlatan ATA0825, Mar 02, 2026, 03:44 ÖS

« önceki - sonraki »

ATA0825

Yazar: Ahmet Tarık ALKAN
Divan Edebiyatı (Klasik Türk Edebiyatı, Yüksek Zümre Edebiyatı, Havas Edebiyatı, Saray Edebiyatı, Enderun Edebiyatı, Klasik Edebiyat, Eski Edebiyat veya Tarzıkadim)
Divan Edebiyatı, Şiiri, Biçim ve İçerik Özellikleri, Dönemleri, Kaynakları, Tarihsel Gelişimi "Klasik Türk Edebiyatı" olarak da tanımlanan Divan edebiyatı, Türklerin İslam kültüründen etkilenmeleri sonucu oluşturdukları bir edebiyattır. Bu edebiyat, bazı kaynaklarda "Havas Edebiyatı", "Yüksek Zümre Edebiyatı", "Saray Edebiyatı" "Eski Türk Edebiyatı" gibi adlarla da anılmaktadır. Ancak belli ilkeler çevresinde gelişen bu edebiyat, şairlerin şiirlerini "Divan" denilen yazma kitaplarda toplamalarından dolayı daha çok "Divan edebiyatı" adıyla ifade edilmektedir.
Divan edebiyatı, Arap ve Fars kültürünün etkisiyle ortaya çıkmış ve gelişme göstermiştir. Bu edebiyatın ilk ürünleri olan Kutadgu Bilig, Atabet'ül Hakayık gibi eserler daha Orta Asya'da iken (11. ve 12. yüzyılda) verilmiştir. Anadolu'ya göçen Türkler Divan edebiyatını burada da sürdürmüşler, yeni eserler vermişlerdir.
Divan edebiyatı 11. yüzyıldan 1860'a kadar ürünler vermiştir. Bu edebiyatta hem şiir hem düzyazı (nesir) alanında eserler vardır; ancak Divan edebiyatı, şiir ağırlıklı bir edebiyattır.

Divan Şiirinin Dönemleri
Bugün "Eski Türk Edebiyatı" adı altında Anadolu Selçuklu, Beylikler Çağı ve Osmanlı Dönemine ait "halk edebiyatı" ve "tekke edebiyatı" dışında kalan ve "Klâsik Türk Edebiyatı" adı da verilen edebî anlayışla meydana getirilmiş bir edebiyat kastedilir.
Bu edebiyat her yönüyle örnek aldığı İran edebiyatının ve İslamî Dönem Doğu Türk edebiyatının etkisi altında XIII. yüzyıl sonlarında Anadolu'da doğmuş; Osmanlı Döneminde usta şair ve yazarlar elinde devletin siyasi, kültürel ve ekonomik gelişimine paralel olarak kendi gelişimini sürdürmüş; hatta devletin gerileme dönemlerinde bile nazımda ve nesirde mükemmel örneklerini vermeye devam ederek XIX. yüzyıl ortalarından itibaren mükemmelliğe ulaşan her sanat akımı gibi artık tarihe mal olmuş bir edebiyattır.

Divan edebiyatını gelişim çizgisini ve buna bağlı olarak geçirdiği üslup farklılaşmalarını göz önünde bulundurarak başlıca üç döneme ayırmak mümkündür:
1.    Oluşum Dönemi: (13. ve 14. Yüzyıl)
XIII. yüzyılın sonlarından XIV. yüzyıl sonlarına kadar devam eder. Dönemin önemli temsilcileri,
•    Âşık Paşa (öl.1333),
•    Gülşehrî (öl.XIV.yy.),
•    Şeyhoğlu Mustafa (öl. 1401?),
•    Ahmedî (öl. 1413) ve
•    Şeyhî (öl. 1431?) gibi şairledir.

2.    Birinci Klâsik Dönem: (15 – 17. Yüzyıl)
XV. yüzyılın ilk yıllarından XVII. yüzyıl başlarına kadar devam eder.
•    Ahmed Paşa (öl. 1496),
•    Necatî (öl.1509) ve
•    Zâtî (öl.1546) gibi şairlerle olgunluk kazanmaya başladığı;
•    Fuzulî (öl.1556),
•    Bakî (öl.1600),
•    Nev'î (öl.1599),
•    Hayalî (öl. 1557) ve
•    Taşlıcalı Yahya (öl.1582)

gibi şairlerle de Türk edebiyatının İran edebiyatı etkisinden kısmen de olsa kurtularak artık kendi iç gelişimini tamamlayıp özgün eserlerini vermeye başladığı bir dönemdir.

3.    İkinci Klâsik Dönem: (17-19. Yüzyıl)
XVII. yüzyıl başlarından XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eder. İran edebiyatındaki üslup farklılaşmasının etkisiyle özellikle şiirde yoğun olarak yeniden bu edebiyatın etkisi altına girdiği bir dönemdir. Sebki Hindî (=Hind üslubu) adı verilen bu edebî akımın Türk edebiyatındaki önemli temsilcileri;
•    Fehîmi Kadîm (öl. 1647),
•    Nâ'ilî (öl. 1666),
•    Nedîmi Kadîm (öl.1670),
•    Nef'î (öl. 1635) ve
•    Şeyh Gâlib (öl.1799)'dir.
Yüzyıllar süren bu edebî anlayışın ve onun pek çok kuralının Batı uygarlığı etkisi altında doğan ve şekillenmeye başlayan edebiyatta da canlılığını ve etkisini sürdürdüğü bilinmektedir.
Hatta Cumhuriyet dönemi şiirinde bile bu edebiyatın birtakım izlerini açıkça görmek mümkündür. Hâlâ etkileyiciliğini koruyan, anlam ve ses mükemmelliğini yakalamış, asırlardan sonra bile günümüzün kültürlü çağdaş insanma söyleyeceği ve tattıracağı zevkler bulunan bu edebiyatın dilinin ağır ve süslü olması, farklı bir kültürel zeminde farklı bir dünya görüşünü yansıtması onun Türk milletinin edebiyatı olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Halit Ziya Uşaklıgil'in dediği gibi, "Divan edebiyatı, Tanzimat edebiyatı, bunların hiçbirisi Türk kaynağından doğmuş olmak temel taşını kaybetmemişlerdir."

Divan Edebiyatının Kaynakları
İslam kültürü kaynağından beslenen ve özellikle başlangıçta Fars (İran) edebiyatını örnek alan Divan edebiyatı, içerik yönünden değişik unsurlara dayanmaktadır. Divan edebiyatının iç zenginliğini ve özünü oluşturan, onu iyi anlamak için bilinmesi gereken birçok eski kültür unsuru vardır.

Divan edebiyatının dayandığı kültür kaynaklarının başlıcaları şunlardır:
•    İslam inançları (ayetler ve hadisler)
•    İslamî bilimler (tefsir, kelam, fıkıh)
•    İslam tarihi
•    Tasavvuf felsefesi, terimleri
•    İran mitolojisi (kişiler ve olaylar)
•    Peygamberlerle ilgili öyküler, mucizeler, efsaneler, söylentiler...
•    Tarihî, efsanevî, mitolojik kişiler ve olaylar
•    Çağın bilimleri
•    Türk tarihi ve kültürü
•    Dönemin edebiyat anlayışı
•    Arapça, Farsça sözcük ve tamlamalar, deyimler, atasözleri

Divan Şiirinin Genel Özellikleri
1.    Divan şiiri ilk örneklerini 13. yüzyılda vermeye başlamış 19. yüzyılın sonlarına doğru gücünü kaybetmiştir.
2.    Anadolu'da din dışı şiirler yazan ilk Divan şairi, 13. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan Hoca Dehhani'dir.

3.    Divan şiirinde konular oldukça sınırlıdır: İslam mitolojisi, klasik aşk öyküleri, kadın, şarap, din ve tasavvufla ilgili konular ile bazı felsefi düşünceler en çok işlenen konulardır.
4.    Divan şiirinde toplumla ilgili konulara hemen hiç yer verilmemiş; şairler bazen bireysel sorunlarını dile getirmişlerdir: Fuzuli'nin Şikayetnamesi, Şeyhi'nin Harnâme'si gibi. Eleştiriler, düzene değil, kişiye yöneliktir.
5.    Divan şiirinde dil Osmanlıcadır. Osmanlıca; Arapça, Farsça ve Türkçe sözcüklerin karmasından oluşan bir dildir. Başlangıçta Türkçe sözcüklerin daha çok kullanıldığı Divan şiirinde,
özellikle 16. yüzyıldan sonra dil çok ağırlaşmıştır.
6.    Divan şiiri, kuralcı bir şiirdir. Divan şiirinde konudan çok konunun işlenişi (üslup, anlatım) önemlidir. Aynı konu birçok şair tarafından değişik biçimlerde anlatılmıştır.
7.    Divan şiirinde kalıplaşmış sözler çok kullanılmıştır. Her şairin ortaklaşa kullandığı bu kalıp sözlere "mazmun" denir. Mazmunlar, edebiyatta belli kavramları anlatan, onu düşündürüp çağrıştıran sözlerdir.
8.    Divan şiirinde söz ve anlam sanatlarına sıkça başvurulmuş; sanatlı anlatım ustalığın ölçüsü sayılmıştır.
9.    Şiirde nazım birimi "beyit"ler. Beyit, İki dizeden oluşan söz kümesidir. Şiirlerin uzunlukları beyit sayısıyla ölçülür. Dörtlükler ve bentlerle yazılan şiirler de vardır.
10.    Şiirde en küçük nazım birimi tek dizeden oluşur. Bir manzum parça içinde yer almayan böyle dizelere "azade mısra" (bağımsız dize) denmiştir.
11.    Şiirde konu bütünlüğünden çok parça bütünlüğüne (beyit güzelliğine) önem verilmiştir. Her beyit kendi başına bir anlam taşır.
12.    Şiirde gazel, kaside, mesnevi, müstezat gibi nazım biçimleri kullanılmıştır. Bunların çoğu Arap ve Fars edebiyatından alınmıştır.
13.    Divan şiirine Türklerin kattığı iki nazım biçimi "tuyuğ" ve "şarkı" dır.
14.    Şiirde tasavvuf, Sebk-i Hindi ve mahallileşme akımlarının etkileri görülür.
15.    Şiirlerde aruz ölçüsü kullanılmıştır. Arap şiirinden Fars şiirine, oradan da Divan şiirine geçen aruz ölçüsü hecelerin uzunluk ve kısalığı temeline dayanır.
16.    Divan şiirinde Aşık Paşa, Nedim ve Şeyh Galip hece ölçüsüyle birer şiir denemesi yapmışlardır.
17.    Şiirde "göz için uyak" anlayışı benimsenmiş, en çok tam ve zengin uyak kullanılmıştır.
18.    Divan edebiyatında şiirlerin özel bir adı (başlığı) yoktur. Şiirler yazıldığı nazım şeklinin adıyla "gazel, kaside vs." anılır. Adlandırma, gazellerde uyak ve rediflere göre, kasidelerde betimleme (tasvir) bölümüne göre yapılır.
19.    Divan şiirinde aşk ön plandadır. Aşk anlayışı çağın mutlak hükümdarlık sistemine ve tasavvuf düşüncesine dayanır. Sevgili, mutlak iktidar sahibi, zalim, vefasız; âşık ise bahtsızdır. Şairler daha çok platonik bir aşk anlayışını benimsemiştir.
20.    Divan şiirinde kaderci bir dünya görüşü egemendir. Şairler, dünyanın geçici olduğundan, feleğin şerrinden, zamanın kötülüğünden yakınırlar.
21.    Söyleyiş, özentilidir. Ustalık, benzetmeler yapmak; mecazlı, sanatlı deyişler yaratmak, kalıplaşmış anlamlı sözcükleri (mazmunlar) yeniden kullanmakta görülmüştür. Bu nedenle şair, işlenen konudan çok söyleme biçimine (üsluba) önem verir.
Divan Şiirinin Nazım Biçimleri
Beyitlerle Kurulanlar:
•    Gazel
•    Kaside
•    Mesnevi
•    Müstezat
•    Kıt'a

Dörtlüklerle Kurulanlar:
•    Rubai
•    Tuyuğ
•    Murabba
•    Şarkı
Bentlerle Kurulanlar:
•    Musammat
•    Terkib-i Bent
•    Terci-i Bent
•    Tahmis
•    Muhammes

Divan Şiirinde Söz Sanatları (Edebi Sanatlar)
A)    Mecaza Dayalı Söz Sanatları
•    Mecaz (Değişmece),
•    Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması, Düz Değişmece)
•    Teşbih (Benzetme),
•    İstiare (Eğretileme/Deyim Aktarmaları),
•    Teşhis (Kişileştirme),
•    İntak (Konuşturma),
•    Kinaye (Değinmece),
•    Tariz (Dokundurma, İğneleme)

B)    Anlama Dayalı Söz Sanatları
•    Hüsn-i Talil (Güzel neden bulma),
•    Tecâhül-i Ârif (Bilip de bilmezlikten gelme),
•    Tenasüp (Uygunluk),
•    Leff ü Neşr,
•    Mübalağa (Abartma),
•    Tezat (Karşıtlık),
•    Tekrir (Yineleme),
•    Telmih (Hatırlatma),
•    Tevriye,
•    İstifham (Soru sorma),
•    İrsâl-i Mesel,
•    Rücû,
•    Terdîd,
•    İktibas,
•    Îham.

Divan Edebiyatında Nesir (düz yazı)
Divan Edebiyatının Tarihsel Gelişimi
Divan edebiyatının ilk örnekleri 13. yüzyılda ortaya çıktı. Bu edebiyatın ilk ürünlerini
veren Mevlana Celaleddini Rumi bütün yapıtlarını Farsça yazdı. Aynı yüzyılın bir başka büyük şairi Hoca Dehhani'ydi. Horasan'dan gelip Konya'ya yerleşen Dehhani, özellikle İranlı şair Firdevsi'nin etkisinde şiirler kaleme aldı.
14. yüzyılda Konya, Niğde, Kastamonu, Sinop, Sivas, Kırşehir, İznik, Bursa gibi kültür merkezlerinde şairler ve yazarlar Divan edebiyatının yeni örneklerini verdiler. Bunların çoğu

kahramanlık hikâyeleri, öğretici, eğitici ve dinsel yapıtlardı. Bu arada İran edebiyatının konuları da Türk edebiyatına girmeye başladı. Mesud bin Ahmed ile yeğeni İzzeddin'in 1350'de yazdıkları Süheyl ü Nevbahar, Şeyhoğlu Mustafa'nın 1387'de yazdığı Hurşidname, Süleyman Çelebi'nin (1351-1422) Vesiletü'n-Necât başlığını taşımakla birlikte Mevlid adıyla bilinen ünlü yapıtı, İran edebiyatının etkisiyle yazılmıştır.
Divan edebiyatı, özellikle şiir alanında en parlak dönemini 16. yüzyılda yaşadı. Bâkî ve Fuzuli Divan şiirinin en iyi örneklerini verdiler.
17.    yüzyıla girildiğinde Divan edebiyatının ulaştığı düzey, İran edebiyatınınkinden geri değildi. Divan şairleri, şiirlerinde "fahriye" denen ve kendilerini övdükleri bölümlerde şiir
ustalığının doruğuna çıkmışlardı. Öğretici şiirleriyle tanınan Nabi ve bir yergi ustası olan Nef'i bu yüzyılın ünlü şairleriydi. Divan edebiyatı, en özgün şairlerinden olan Nedim'in ve Şeyh Galib'in ardından,
18.    yüzyılda bir duraklama dönemine girdi. Daha sonraki şairler özellikle bu iki şairi taklit ettiler ve özgün yapıtlar ortaya koyamadılar.
19.    yüzyılda Divan edebiyatı artık gözden düşmüş ve eleştiri konusu olmuştu. İlk eleştiriyi getiren Namık Kemal'di. Tanzimat'la birlikte Türk edebiyatında Batı etkisinde yeni biçimler, konular denenmeye başlandı. Divan edebiyatı böylece önemini yitirmekle birilikte, Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı, Türk edebiyatının aruz ölçüsüyle son şiirlerini yazdılar, denilirse de zamanımızda da bu vezni kullanabilen şâirler vardır. Arûzun az kullanılıyor olması, zorluğundandır. Yoksa başka ölçülerle veya ölçüsüz yazılan şiirlerdeki lirizm ve âhenk âruzla yazılan şiirlerin yerini tutamaz.

Divan Edebiyatıyla İlgili Bazı Terimler
•    Hamse: Divan edebiyatında 5 mesneviden oluşan eserler topluluğuna verilen ad.
•    Lugaz: Divan edebiyatında, şiir biçiminde oluşturulan bilmece.
•    Mazmun: Divan şiirinde birçok şairin ortaklaşa kullandığı kalıplaşmış söz, imge ya da benzetme.
•    Mecmua: Divan şairlerinin seçme eserlerinin yer aldığı elyazması defter, antoloji.
•    Münşeat: Divan edebiyatında, değişik konularda yazılan ve düz yazılardan oluşan eser.
•    Nazire: Bir şairin, başka bir şairin şiirine benzeterek aynı ölçüyle yazdığı şiir.
•    Tehzil: Ciddi bir esere gülmece (mizah) yoluyla nazire yazma.
•    Seci: Divan düz yazısında cümlelerin ortasında ve sonunda yapılan uyak
•    Sur-name: Sünnet, düğün, şenlik gibi sevinçli olayları anlatan eser.
•    Gazavat-name: Savaşta gösterilen yiğitlikleri anlatan eser.
•    Velayet-name: Ermiş kişilerin, evliyaların yaşamlarını anlatan eser.
•    Şehrengiz: Bir şehrin güzelliklerinden söz eden manzum eser.
•    Sefaret-name: Osmanlı döneminde elçilik göreviyle yabancı ülkelere gönderilen kişilerin, bu görevleri esnasında duyduklarım, gördüklerini ve yaşadıklarını yazmak suretiyle meydana getirdikleri eserler.
•    Tezkire: Divan edebiyatında şairlerin yaşamlanndan söz eden, eser bugünkü "biyografi" karşılığı sayılabilir.
•    Azade: Divan şiirinde bağımsız dizelere verilen ad. Azade, Divan şiirinde en küçük nazım biçimidir.
•    Mahlas: Şairlerin şiirde kullandıkları takma ad.
•    Siyer: Hazreti Muhammed'in yaşamını anlatan eser.
•    Tegazzül: Kaside veya mesnevi içine sıkıştırılan gazel.
•    Divan edebiyatında şiirler, işledikleri konuya göre şu adları alır:
Tevhid: Allah'ın birliğini işler. Genellikle kaside, terkib-i bent ve terci-i bent biçimiyle yazılır.
Münacaat: Allah'a yakarış bildiren şiirlerdir. Genelde kaside biçimindedir.
Naat: Peygamberi öven şiirlerdir. Genelde kaside biçimiyle yazılmıştır.

Medhiye: Padişahları, vezirleri gibi devlet büüyüklerini övmek için yazılan şiirlerdir. Kaside biçimiyle oluşturulur.
Hicviye: Birini yermek amacıyla yazılan şiirlerdir. Kaside biçimiyle yazılır.
Fahriye: Şairlerin kendilerini ve sanatlarını övdüğü şiirlerdir. Fahriyeler de kaside biçiminde oluşturulur.

Divan Edebiyatıyla İlgili Bazı Hususlar:
•    Anadolu sahası Türk edebiyatında mahlas kullanan ilk şairler Şeyhi ve Gülşehri'dir.
•    Kemalpaşazade ve Kadı Burhaneddin mahlas kullanmamışlardır.
•    Nazım, kıta, rubai; bu üç nazım biçiminde mahlas kullanılmaz.
•    Gazel ve kasideler mürettep bir divanın iki asli unsurudur. Fakat Hüseyin Baykara'ya ait divanda ve Kadı Burhaneddin Divanı'nda kasideye yer verilmemiştir.
•    Mürettep divanlar tevhid, münacat ve naat bölümleriyle başlarken Baki Divanı'nda tevhid ve mücanat bölümü yoktur. Yine aynı şekilde Nedim Divanı'nda tevhid, münacat, naat bölümleri yoktur.
•    Anadolu sahasında divan sahibi ilk şair Yunus Emre'dir.
•    Şiirleri en çok şerh edilen şair Yunus Emre'dir.
•    En hacimli divan sahibi sanatçı Edirneli Nazmi'dir.
•    Baki ve Nedim'in mesnevi türünde herhangi bir eseri yoktur.
•    Tezkire türünün ilk örnekleri sayılabilecek ürün nazire mecmuaları'dır.
•    Süleyman Peygamber'in meşhur yüzüğünü o uykudayken çalan mitolojik karakter Ehrimen'dir.
•    Hoca Dehhani divan şiirinin ilk ustasıdır fakat divanı yoktur.
•    Eski Türk edebiyatında estetik tavrın kaynağı Fars edebiyatı olmuştur. Divan şairleri mesnevide Nizami'yi ve Attar'ı; gazelde Hafız'ı; kasidede ise Selman'ı ve Enveri'yi model olarak almışlardır.
Gazel Nazım Şekli ve Özellikleri
Gazel, bir edebiyat terimi olarak, ilk beytinin mısraları birbiriyle, diğer beyitlerinin ikinci mısraları ilk beyitle kafiyeli, aynı vezinle söylenmiş, genellikle beş beyit ile dokuz beyit arasında şiirlerin yazıldığı bir nazım biçiminin adıdır. Bununla birlikte beyit sayısı 15'e kadar çıkan gazeller de görülür. Dört beyitli gazellere ise nadir olarak rastlanmaktadır.
Üç veya dört beyitli gazeller aslında eksik gazeller olduğundan bu manzumeler gazel-i nâ- tamâm (=eksik gazel) olarak adlandırılmıştır. Gazel genellikle 5 beyitle yazılmıştır. Gazelin bir diğer adının penç-beyt (=beş beyit) olması da gazelin daha çok beş beyitli bir nazım biçimi olarak kabul edildiğini göstermektedir. Fuzulî gibi bu kurala uymayan bazı şairler de olmakla birlikte,
Divan edebiyatında şairler daha çok beş beyitli gazeller yazmışlardır. 15 beyitten uzun gazellere gazel-i mutavvel (=uzun gazel) adı verilir.
Gazelde kafiye düzeni kasîdede olduğu gibidir: aa, xa, xa, xa, xa . . .

Gazelin başlıca konusu "aşk"tır. Ancak farklı konularda yazılmış gazeller de vardır. Birer edebiyat terimi olmamakla birlikte çeşitli araştırmalarda ve yazılarda aşkın verdiği mutluluk ya da acıyı dile getiren gazellere âşıkane gazel, dünya zevklerinden söz eden gazellere rindâne gazel, doğrudan sevgilinin güzelliğinden ve ona duyulan arzudan bahseden gazellere şûhâne gazel, tasavvufî düşüncenin hâkim olduğu gazellere sûfiyâne ya da ârifâne gazel, felsefî gazellere
de hikemî veya hakîmâne gazel adlarının verildiği görülmektedir.
Kasîdede olduğu gibi gazelin mısraları birbiriyle kafiyeli ilk beytine matla, matladan sonra gelen beytine hüsn-i matla, son beytine makta, makta beytinden önceki beyte de hüsn-i makta adı

verilmiştir. Matla beytinin maksada uygun, etkileyici ve güzel olması hâlinde böyle beyitlere hüsn- i matla, aynı şekilde etkileyici ve güzel makta beytine de hüsn-i makta adı verildiğini ileri süren kaynaklar da vardır.
Bir gazelde birden fazla matla beyti varsa, bu tür gazellere zü'l-metâli ya da zâtü'l-metâli; gazelin en güzel beytine de şâh beyt, şeh beyt ya da beytü'l-gazel denir. Fakat bir gazelin en güzel beyti kişiden kişiye değişebileceğinden gazelin bir beytini şâh beyt ya da beytü'l-gazel olarak seçmek oldukça göreceli bir değerlendirme olur.
Gazelde şairler mahlaslarını genellikle son beyitte kullanmışlardır. Bununla birlikte mahlasın son beyitten önce kullanılmış olduğu gazeller de vardır. Gazellerde şairlerin mahlas kullanmaları Divan şiirinde genel bir kural olmakla birlikte Kadı Burhaneddin (öl. 1398) ve Kemal Paşazade (öl. 1534) gibi şiirlerinde hiç mahlas kullanmamış şairler de görülmektedir. Şairlerin mahlaslarını kelimenin gerçek anlamını da çağrıştıracak biçimde kullanmalarına ise hüsn-i tahallus (=mahlası güzel kullanma) denilir. Bakî'nin şiirlerinde bu kullanımın çok güzel örnekleri vardır.
Şairler kasîdede olduğu gibi gazelde de ahengi artırmak amacıyla birtakım yollara başvurmuşlar; bunu sağlamak için de bazı gazellerde birden fazla matla beyti kullanmışlar ya da
şiirlerini musammat olarak yazmışlardır. Birden fazla matla kullanılmış gazellerin zü'l-metâli' ya da zâtü'l-metâli olarak nitelendiğini daha önce belirtmiştik. fiairlerin bu konuda başvurdukları bir başka yol da gazelin bütün mısralarında aynı kafiyeyi kullanmaktır. Divan şiirinde bütün mısraları kafiyeli gazellere müselsel gazel adı verilmiştir. Müselsel gazeller de musammat gazeller gibi âhenk değeri yüksek manzumelerdir. Matla beytindeki mısralardan biri gazel içerisinde tekrarlanmışsa, kasîdede olduğu gibi buna redd-i matla denir.
Gazelde konu bütünlüğü şart değildir; yani gazelin her beytinde farklı bir konu işlenmiş olabilir. Ancak bütün beyitlerde aynı konunun işlendiği gazeller de vardır. Beyitleri arasında konu bütünlüğü olan gazellere yek-âhenk gazel adı verilir. Bir gazelin bütün beyitleri her bakımdan aynı etkileyicilikte söylenilmişse bu tür gazeller de yek-âvâz olarak nitelenir.
Mahlas beytinden sonra birkaç beytin daha bulunduğu gazellere gazel-i müzeyyeldenir. Müzeyyel gazellerde zeyl (=ek) kısımların konusu genellikle övgüdür. Bu açıdan bakıldığında bu zeyiller, kısa medhiyeler gibidir. Mahlas beytinden önce medhiyenin bulunduğu gazeller de vardır. Divan şairlerinin çoğu Arapça ve Farsça bilmekte, Arap ve Fars edebiyatına ait eserleri okuyup anlamakta, hatta bir kısmı bu iki dille rahatlıkla şiir de yazabilmekteydi. İşte bu şairlerin, yazdıkları gazellerin beyitleri arasında Türkçe dışında bu iki dilden biri ya da ikisiyle yazılmış mısralar ya da beyitler varsa, bu tür gazellere mülemma' gazel denilmiştir. İki ayrı şairin birer mısra veya beyit yazarak, birlikte oluşturdukları gazele gazel-i müşterek (=ortak gazel) adı verilir. Bu gazellerde hangi mısraın ya da beytin hangi şaire ait olduğu genellikle bellidir. Karşılıklı konuşmanın nakledilmesi şeklinde, "dedim" ve "dedi" yüklemleriyle yazılan gazellere mürâca'a şiiri denir.
Konusu aşk olan bu şiirler sade bir dille yazılmışlardır ve konuşma havası taşırlar. En dikkat çekici örnekleri "dedim" ve "dedi" yüklemleri mısra başlarında olanlardır. Bu gazellere divan şiirinin hemen her döneminde rastlanmakla birlikte şairlerin bu tarza olan ilgisinin XVII. yüzyıldan itibaren gittikçe azalan bir seyir izlediği görülmektedir.
Gazel, Divan şairlerinin çok kullandıkları bir nazım biçimidir. Bu şairler arasındagazel yazmamış olanı yoktur. Yalnızca sanat yapmak için yazılan gazel, şairin yeteneğini rahatça gösterebildiği bir nazım biçimidir. Gazelin beyit sayısındaki sınırlama şairleri bu kısa nazım biçiminin dar sınırları içinde bütün sanat güçlerini, edebî yetenek ve hünerlerini ortaya koymak gibi oldukça zor bir sınavla karşı karşı ya bırakmıştır. Nazım biçiminin şairler için çizdiği bu sınırlar, gazelleri anlam yoğunluğu oldukça fazla şiirler hâline getirmiştir.

Halk edebiyatında da fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün vezniyle dîvân, fe'ilâtün, fe'ilâtün, fe'ilâtün, fe'ilün vezniyle selîs, mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün vezniyle kalenderî, mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün vezniyle de semâ'î adı verilen gazeller yazılmıştır. Bunların musammat olanları da vardır. Halk edebiyatında müfte'ilün müfte'ilün müfte'ilün müfte'ilün

vezniyle yazılan gazel biçimindeki şiirlere de satranç adı verilmiştir. Bu şiirlerin her beytinden musammat gazelde olduğu gibi dörtlükler çıkar.

Anadolu'da din dışı Divan şiiri;
13.    yüzyılda;
•    Hoca Dehhanî ile başlar; Dehhânî'den önce daha çok dinî-tasavvufi edebiyat ağırlıktadır.
•    Aynı yüzyılda Şeyyad Hamza,
14.    yüzyılda;
•    Kadı Burhaneddin,
•    Nesîmî,
•    Aşık Paşa,
15.    yüzyılda;
•    Ahmedî,
•    Şeyhî,
•    Ahmed Paşa,
•    Avnî (Fatih Sultan Mehmet),
•    Cem Sultan,
•    Necatî Bey ve
•    Çağatay Edebiyatı'nda yazdığı halde Anadolu'da da sevilen şair Ali Şir Nevâ'î sayılabilir.
16.    yüzyılda;
•    üç bin gazelle Zâtî,
•    Hayâlî,
•    Nevî,
•    Bağdatlı Ruhî
•    Bâkî ve
•    Fuzûlî vardır.
17.    yüzyılda;
•    Şeyhülislâm Yahya,
•    Nâ'ilî,
•    Neşâtî,
•    Nabî,
•    Nef'î ilk akla gelenlerdendir.
18.    yüzyılda;
•    Nedim,
•    Şeyh Gâlip ve
19.    yüzyılda; gazel eski önemini kaybeder.
•    Endurunlu Vâsıf,
•    Yenişehirli Avni,
•    Leskofçalı Galip,
•    Hersekli Arif Hikmet ise gazelin son uygulayıcılarıdırlar.
Tanzimat edebiyatında birkaç örneği daha verilen gazel, Serveti Funün edebiyatında hiç görülmez.

Gazel'in Özellikleri (Özet)
•    Beyit sayısı 5 ile 15 arasında değişir; ama genelde bu sayı 5, 7, 9 beyittir.
•    İlk beyit kendi arasında kafiyelidir. Gazelin kafiye düzeni (örgüsü) şöyledir; aa, ba, ca, da, ea, fa
•    Gazelin ilk beytine matla (doğuş yeri) denir.
•    Gazelin son beytine makta (bitiş, kesiliş yeri) denir.

•    Gazelin ilk beyitinden sonraki beyitine hüsn-i matla (doğuş yerinden sonraki) denir.
•    Gazelin son beyitinden önceki beyitine hüsn-i makta (bitiş, kesiliş yerinden önceki) denir.
•    Şairin isminin (mahlasının) geçtiği beyte taç beyit denir.
•    Gazelin en güzel beytine beytü'l-gazel denir. Bu beyte Şah beyit de denir.
•    Gazelde her beyit farlı bir konudan bahseder; konu birliği yoktur.
•    Bir gazelin bütününde aynı konu işleniyorsa, böyle gazellere yek-ahenk gazel denir.
•    Bütün bir şiirin aynı söyleyiş güzelliğine sahip olduğu gazellere yek-âvâz gazel denir.
•    Divan edebiyatı şairleri bütün maharetlerini gazelde ortaya koyarlar. Büyük şair olmanın en büyük ölçütü gazellerdir.
•    Gazelde konu aşk, şarap, güzellik ve aşkın ıstırabıdır.
•    Musammat gazel, dize ortalarında iç uyaklı olan ve dörlük haline getirilebilen gazelleridir.
•    Müşterek gazel, iki şairin birlikte yazdıkları gazellerdir.
•    Müraca'a gazel, dedim-dedi biçiminde yazılan gazellerdir.
•    Gazelller redifleriyle adlandırılır.
•    Konu bakımından Halk şiirindeki koşmaya benzer.
•    Aruz ölçüsüyle yazılır.
•    Fuzûlî, Bâkî, Nedim, Şeyh Galip, Taşlıcalı Yahya Bey vb. gazelin önemli isimleridir.
•    Âşıkâne gazel, aşk konusunu işleyen gazellerdir. Aşkın verdiği acı ya da mutluluk anlatılır. Bu gazelin temsilcisi Fuzuli'dir.
•    Rindâne gazel, içkiyi, içki zevkini, hayata karşı umursamazlığı, yaşamaktan zevk almayı anlatan gazellerdir. Bu gazelin temsilcisi Baki'dir.
•    Şuhâne gazel, kadını ve aşkı konu alan, zarif ve çapkın bir anlatımla söylenmiş gazellerdir. Bu
gazelin temsilcisi Nedim'dir. Bu tür gazellere Nedimane tarz gazel de denir.
•    Hâkimane (Hikemî) gazel, didaktik konuları işler. Ahlaki öğütler veren, özdeyiş niteliğindeki sözlerin ağır bastığı gazellerdir. Bu gazelin temsilcisi Nabi'dir. Bu tür gazellere Nabiyane tarz gazel de denir.
•    Sofiyâne gazel, din ve tasavvuf konularını işleyen gazellerdir. Bu gazelin temsilcisi Şeyh Galip'dir.
Gazel Örnekleri

Örnek-1
Aşağıdaki şiir XVI. yüzyıl şairlerinden Fuzulî (öl. 1555)'nin yedi beyitlik musammat bir gazelidir. Bu gazelin vezni 4 mefâ'îlün'dür. Gazelin matla dışındaki beyitleri mısraları eşit olarak ikiye ayrıldığında ilk üç mısra kendi arasında, dördüncü mısraı da matla beytiyle kafiyeli dörtlükler hâline dönüşürler.
GAZEL (Fuzuli)
1.    Benî candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı
2.    Kamû bîmârınâ cânan devâ-yî derd eder ihsan Niçin kılmaz manâ derman menî bîmâr sanmaz mı
3.    Gamım pinhan dutardım ben dedîler yâre kıl rûşen Desem ol bî vefâ bilmen inânır mı inanmaz mı
4.    Şeb-î hicran yanar cânım töker kan çeşm-i giryânım Uyârır halkı efgaanım karâ bahtım uyanmaz mı
5.    Gül'î ruhsârına karşû gözümden kanlu âkar sû Habîbım fasl-ı güldür bû akar sûlar bulanmaz mı
6.    Değildim ben sanâ mâil sen etdin aklımı zâil Bana ta'n eyleyen gaafil senî görgeç utanmaz mı

7.    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bû ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı
Gazelin düz yazıyla dil içi çevirisi
1.    Beni canımdan usandıran sevgili, cefa etmekten usanmaz mı? Âhımdan felekler yandı, hâlâ dileğimin mumu yanmaz mı (arzuma kavuşamayacak mıyım)?
2.    Sevgili bütün hastalarının (âşıklarının) dertlerine çare bulur (da) benim derdime niçin çare bulmaz, yoksa benim hasta (âşık) olmadığımı mı sanır.
3.    Ben gamımı (aşkımı) gizli tutuyordum; git bunu sevgiline söyle dediler; ama söylediğim zaman, bilmem o vefasız inanır mı, inanmaz mı?
4.    Ayrılık gecesinde canım yanar, gözlerimden kanlı yaşlar akar, feryadım halkı uyandırır da kara bahtımı bir türlü uyandıramaz mı?
5.    Gül yanağına karşı gözümden kanlı yaş akar; sevgilim, bu gül mevsimidir, bu mevsimde sular bulanık akmaz mı?
Açıklama: Şair bu beyitte sevgilisine, onun gül gibi yanağına karşı gözünden kanlı yaşlar akmasını doğal karşılamasını; çünkü, onun gül gibi yanağının kendisi için ilkbahar olduğunu, ilkbaharda da suların bulanık akmasının doğal karşılanması gerektiğini söyleyerek bu durum için şairce bir neden yaratmaktadır.
6.    Benim sana ilgim yoktu; aklımı başımdan sen aldın; beni kınayan gafil kişi, senin bu güzelliğini görünce beni kınadığı için utanmaz mı?
7.    Fuzulî çılgın bir âşıktır; bu yüzden herkesin diline düşmüştür; sorun ona, bu ne biçim sevgidir; bu sevdadan usanmaz mı?

Örnek-2
Aşağıdaki gazel XVI. yüzyıl şairlerinden Emrî (öl. 1575)'ye aittir. Emrî, bu gazelin bütün beyitlerinde Mecnûn'un Leylâ'ya olan aşkını dile getirmiştir. Gazelin vezni mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün'dür. Bütün beyitleri arasında anlam ve konu bütünlüğü olan bu gazel, bir yek- âhenk gazel örneğidir.
1.    Mecnûn ki mülket-i gam-ı Leylîde şâh idi Âhı duhânı başına çetr-i siyâh idi
2.    Mecnûna yolda nâka-i Leylînin izleri Gündüzle âfitâb idi giceyle mâh idi
3.    Mecnûn diyâr-ı gamda özin kılmış idi hâk Mûlar degüldi sînesi üzre giyâh idi
4.    Mecnûn ki cism-i zerdini ber-bâd kıldı âh Gûyâ ki hırmen-i gam-ı Leylîde kâh idi
5.    Mecnûna kamet ü ruh-ı Leylîsüz Emriyâ
Bâg-ı cihânda serv ile gül şekl-i âh idi    Emrî
Gazelin düz yazıyla dil içi çevirisi
1.    Mecnun Leylâ gamı ülkesinde padişah, (aşk acısı ile çektiği) âhın dumanı da başında siyah çadırdı.
2.    Leylâ'nın devesinin izleri Mecnun için gündüz güneş, gece de ay idi.
3.    Mecnun gam ülkesinde kendisini toprak etmişti; göğsünün üzerinde kıl değil (bu topraktan biten) otlardı.
4.    Ah, Leylâ gamı harmanındaki bir saman çöpü gibi olan Mecnun'un sararmış bedenini, rüzgârının önüne katıp aldı götürdü.
Açıklama: Beyitte Mecnun'un bedeni Leyla'nın aşkının gamından sararmış bir saman çöpüne; onun hasretiyle çektiği âh da bu saman çöpünü önüne katıp götüren rüzgâra benzetilmektedir.

5.    Ey Emrî! Leylâ'nın boyu ve yanağı olmayınca dünya bahçesindeki servi ve gül Mecnun için âh şekli gibidir.
Açıklama: Âh, eski yazıda "elif" ve "he" harşeriyle yazılır. Şair burada elif harfini biçim olarak serviye, he harfini de güle benzetmektedir.

Örnek-3
Aşağıdaki beş beyitlik gazel Bakî'ye aittir. Gazelin vezni fe'ilâtün fâ'ilâtün), fe'ilâtün fe'ilâtün, fe'ilün(fa'lün)'dür. Gazelin ilk iki beytinde aşk, diğer beyitlerinde de bahar konusunu işlemiştir.
1.    Serv ile kametüne kimse dimez hem-serdür Müntehâ kametün andan dahi bâlâ-terdür
2.    Gül derin gülmez açılmaz bana ol gonce-dehen Galibâ hep yüzine gül didügüme terdür
3.    Seyr-i deryâya ne hâcet dem-i sahrâ geldi Gûyiyâ sahn-ı çemen şimdi yem-i ahdardur
4.    N'ola gül şevkine çalup çağırursa bülbül Mutribâ ol dahi başka başına mehterdür
5.    Söyle şol kan olacağı bize sunsun Bâkî Nev-bahâr irdi gedâlar içecek demlerdür
Gazelin düz yazıyla dil içi çevirisi
1.    Kimse senin boyun serviyle aynıdır demez; (çünkü) son derece uzun boyun ondan da yüksektir.
2.    2 Gül derim, ama o gonca ağızlı bana gülüp açılmaz; galiba yüzüne her zaman gül dediğim için gücenmiştir.
3.    (Artık) ovalarda kırlarda gezip dolaşma vakti geldi; mesire yerleri yeşil bir deniz gibi; deniz gezintisine ne gerek var?
4.    Ey mutrib, bülbülün gül aşkıyla ötmesinde şaşılacak bir şey yok; o da (senin gibi) tek başına bir çalgı takımıdır.
5.    Bakî, sakiye söyle de kan olası şarabı bize sunsun; ilkbahar geldi, (bu mevsim) fakirlerin (âşıkların) içeceği zamanlardır.
Açıklama: Mutrib, meclislerde çalgı çalan ve şarkı okuyan kişi.

Örnek-4
Gazel (Ziya Paşa)



Kaside Nazım Şekli ve Özellikleri
Kasîde, bir edebiyat terimi olarak ilk beytinin mısraları birbiriyle, diğer beyitlerinin ikinci mısraları ilk beyitle kafiyeli, aynı vezinle söylenmiş, en az 15 beyit uzunluğundaki bir nazım biçiminin adıdır. Bu nazım biçimi Arap edebiyatında doğmuş ve oradan Fars ve Türk edebiyatlarına geçmiştir.
Kasîdenin beyit sayısının alt sınırı her ne kadar 15 olarak kabul edilmiş olsa da bu manzumelerin uzunluğu genellikle 31 beyit ile 99 beyit arasında değişmektedir. Ancak bu konuda kesin bir sayı yoktur. Beyit sayısı 31'den az ya da 99'dan fazla olan kasîdeler de vardır. Kasîdenin kafiye düzeni şöyledir: aa xa xa xa xa xa xa...

Kasîdeler dinî konulu olanlar dışında genellikle bir devlet büyüğünü ya da zamanın ileri gelenlerinden birini çeşitli münasebetlerle övmek ve yapılan övgü karşılığında da memdûhtan câ'ize almak amacıyla yazılmış manzumelerdir.
Ancak şairlerin kasîdede bu övgüye geçmeden önce ve sonra yerine getirmek zorunda oldukları birtakım biçim gereklilikleri vardır. Bu gereklilikler kasîde formunun bölümler hâlinde düzenlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Tam bir kasîdede 6 bölüm bulunur.

Kasidenin Bölümleri
1.    Nesib ya da teşbib:
Kasîdenin giriş bölümüdür ve genellikle 15–20 beyitten oluşur. Bu bölümde kasîdenin asıl konusuyla doğrudan ilgili olmayan aşk, kış, yaz, bahar, tabiat ve bayram gibi konular işlenir. Eğer bu bölümde aşk duyguları anlatılıyorsa nesib, aşk dışındaki konular ele alınıyorsa teşbib adını alır. Ancak uygulamada bu iki terimin zaman zaman birbirinin yerine kullanıldığı da görülür. Nesib ya da teşbib, kasîdenin edebî değeri en yüksek bölümlerinden biridir ve kasîdelerin çoğu, bu bölümde işlenen konuya göre adlandırılır.
2.    Girizgâh (Gürizgâh):
Şairin övgüye başlayacağını haber verdiği bir ya da iki beyitlik bölümdür. Nesib ya da Teşbib ile mehdiye arasındaki geçişin şairane bir tarzda yapılması gerekir. Şair bunu bazen ustalıkla yaparken bazen de üslupta bir kırılmayla doğrudan ifade eder.

3.    Medhiyye (maksad, maksûd):
Bu bölümde kasîdenin sunulduğu kişi övülür. Kasîdenin asıl yazılış amacının ifade edildiği bölüm, şiirin merkezidir. Genellikle önemli bir kişinin ya da değerli bir varlığın övüldüğü bu kısımda şair sanatının bütün inceliklerini kullanarak memduhunu över. Medhiyede asıl amaç övgü olmakla

birlikte şairin bölümdeki başarısı, övgüde ne kadar ileri gittiğine değil, sanat gücünü ne oranda gösterdiğine bağlıdır. Bu bölümün dili genellikle nesibden daha ağırdır.

4.    Tegazzül:
Kasîde içindeki gazeldir. Kasîdedeki yeri tam olarak belirlenmiş değildir. Nesibden hemen sonra gelebileceği gibi medhiyeden sonra da yer alabilir. Tegazzül her kasîdede görülmez. Bazı kasîdeler doğrudan tegazzülle başlar ve hemen ardından medhiyeye geçilir. Böyle kasîdelerde nesib bölümü bulunmaz. Kasîde uzun bir manzume olduğu için beyit sonlarındaki kafiye ile sağlanan ses tekrarları bu nazım biçimiyle yazılmış manzumelerde bir süre sonra bir tekdüzeliğin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Tegazzül ise musarra bir beyitle başladığı ve bu bölümde genellikle farklı bir konu işlendiği için kasîdede tekdüzeliği kırmakta ve okuyucunun şiire olan ilgisinin devamını sağlamaktadır.

5.    Fahriyye:
Şairlerin şiirdeki yetenekleriyle övündükleri bölümdür. Bu bölümde şairler memduhun erdemleri yanında kendilerinin de sahip oldukları özellik ve yetenekleri ona hatırlatırlar. Fahriyede şairler genellikle kendilerini diğer kasîde şairleriyle karşılaştırarak onlardan daha güçlü ve yetenekli şairler olduklarını iddia etmişlerdir.

6.    Du'â:
Şairin memduha dua ettiği bölümdür. Aynı zamanda bu bölümde kasîdenin tamamlanması dolayısıyla Allah'a şükredilir ve memduhun içinde bulunduğu iyi durumun devamı için dua edilir. İlk kasîde örneklerinde görülmeyen bu bölüm kasîde formuna sonradan eklenmiştir.

Kasîdenin bu kompozisyonu kuramsal açıdan klâsik bir kasîdede uyulması gerekli bir düzen olarak kabul edilmiş olsa da her zaman bu düzene uyulmuş olduğunu söylemek mümkün değildir. Mevcut kasîde örneklerinin pek azında bu 6 bölüm tam olarak bulunmaktadır. Bugün elimizde nesib ve tegazzül bölümleri olmayan ya da tegazzül bölümü yukarıdaki sıralamadan farklı bir yerde bulunan çok sayı da kasîde örneği vardır. Ayrıca, doğrudan fahriye ya da medhiye ile başlamış veya medhiye ile başlamış ve bitmiş kasîdelere de rastlanmaktadır.

Kasîde şairleri mahlaslarını medhiyeden sonraki bölümlerden birinde kullanmışlardır. Bu nazım biçiminde şairin mahlasını söylendiği beyte tâc beyt, en güzel beyte de beytü'l-kasîde denir.
Kasîdede matla beytinden sonraki beyte hüsn-i matla, makta beytinden önceki beyte de hüsn-i makta adı verilmiştir.
Hüsn-i matlaın sıradan bir matladan öte; etkileyici, söz ve anlam ilişkisi sağlam ve güzel olan matla, anlamına geldiğini; aynı şekilde söz ve anlamın titizlikle seçildiği, şiiri okuyanı ya da dinleyeni etkileyecek, onda hoş duygular bırakacak bir biçimde sonlandıran beyte de hüsn-i makta adının verildiğini ileri süren kaynaklar da vardır. Bazı kasîdelerde şairler, şiirin ahengini artırmak ve tekdüzeliği kırmak için tecdîd-i matla (=matla'ı yenileme) denilen bir yola başvurmuşlardır.
Tecdîd-i matla' kasîdede yeni bir matla beyti söylemektir.

Şairlerin bu nazım şeklinde ahengi artırmak için zaman zaman başvurmuş oldukları bir başka yol da kasîdelerini musammat olarak yazmalarıdır.
Musammat kasîdeler, 4 mefâ'îlün ya da 4 müstef'ilün gibi tef'ileleri aynen tekrarlanan vezinlerle ve her mısraın ikinci tef'ilesinin sonunda bir iç kafiye kullanılarak yazılmışlardır. Ancak bu manzumelerin ilk beytinde genellikle iç kafiye bulunmaz. Bu tür kasîdelerde birinci beyit dışındaki beyitler ortadan ikiye bölünerek dört mısralı nazım biçimleri hâline getirildiklerinde dörtlüklerin ilk üç mısraı kendi arasında, dördüncü mısraı da matla beytiyle kafiyeli olur.

Kasîdede şairler bazen matlaın bir mısraını manzumenin herhangi bir yerinde aynen tekrar ederler. Bu tekrara redd-i matla' (=matlaı tekrarlama) denir. Ancak redd-i matla, kafiye tekrarı demek olduğundan pek hoş karşılanmamıştır.

Klâsik tertibe uyularak düzenlenmiş divanlarda kasîdeler, en başta "kasâ'id (=kasîdeler)" başlıklı bölümde yer alırlar. Divanların tertibinde şiirlerin uzunluk ve kısalıklarının dikkate alındığı ve kasîdelerin ilk sırada yer almasında diğer şiirlere göre daha uzun manzumeler olmalarının etkili olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca divanların kasaid bölümlerinde kasîdelerin kendi içlerinde de bir sıralamaya tabi tutulduğu görülmektedir. Bu sıralamada dinî konulu kasîdeler başta yer almakta, bunları padişahlar, sadrazamlar, vezirler ve şeyhülislamlar için yazılmış olanlar izlemektedir. Bu da kasîdelerin sıralanışında beyit sayılarının çokluğu ya da azlığı yanında övgüsü yapılan kişilerin önem sıralarının da göz önünde bulundurulduğunu göstermektedir.

Dinî konular dışındaki kasîdelerin önemli bir kişiyi övmek ve ondan caize almak amacıyla yazılmış manzumeler olduğu daha önce ifade edilmişti. Ancak şairler memduhlarına kasîde yazmak ve bu kasîdeleri onlara sunmak için her zaman uygun fırsatı bulamamışlar; bunun için sürekli en uygun zamanı kollayıp durmuşlardır. Padişahların tahta çıkışı, önemli bir kişinin yeni bir göreve gelişi, bayramlar, nevruzlar, düğünler şairlerin kasîdelerini memduhlarına sunmak için bekledikleri bu eşsiz fırsatı ele geçirdikleri günler olmuştur. İşte kasîdeler yazılış nedenleri, buna bağlı olarak "nesib" ya da "teşbib" bölümlerinde işlenen konular göz önünde bulundurularak çeşitli adlarla anılmışlardır. Kasîdelerin "redif"leri ya da "revî" harfleri ile adlandırılması da bu konuda izlenilen başka bir yoldur.

Kasîdelerin adlandırılmasında başvurulan yolları başlıca üç gruba ayırmak mümkündür:
1.    Konularına Göre Kasideler:
•    Medhiye bölümüne göre,
•    Tevhid, Allah'ın yüceliğini ve birliğini konu alan kasidelerdir.
•    Münacaat, Allah'a yakarışta bulunan kasidelerdir.
•    Naat, Hz. Muhammed ve onun Çâr Yâr (Dört Halifesini) ve On iki imam için yazılan övgü kasideleridir.
•    Mersiye, ölüm konusunu işleyen kasidelerdir.
•    Hicviye, eleştiri için yazılan kasidelerdir.
•    Nesib-Teşbib bölümüne göre,
•    Şitaiye, kış mevsimini anlatan kasidelerdir.
•    Hazaniye, sonbaharı anlatan kasidelerdir.
•    Temmuziye, yaz mevsimini anlatan kasidelerdir.
•    Sûriye, düğünleri anlatan kasidelerdir.
•    Nevruziye, nevruzu anlatan kasidelerdir.
•    Rahşiye, atların anlatıldığı ve övüldüğü kasidelerdir.
•    Dariye, devlet büyüklerinin yaptırdıkları köşkleri anlatan kasidelerdir.
•    Cülusiye, padişahın tahta çıkışını anlatan kasidelerdir.
•    Bayramiye, bayramları anlatan kasidelerdir.
•    Îdiyye, bayramları anlatan kasidelerdir.
•    Sünbüliyye, sümbülleri anlatan kasidelerdir.
2.    Rediflerine Göre Kasideler:
Kasîdelerin bazıları da redifleri dikkate alınarak adlandırılmıştır. Ahmed Paşa'nın "Güneş" ve "Kerem" kasîdeleri, Fuzulî'nin "Su" kasîdesi bu adlandırma çeşidinin örneklerindendir. Aynı şekilde "Hançer", "Tîğ", "Gül" gibi redifleriyle adlandırılmış ünlü kasîdeler de vardır.

3.    Kafiyelerine Göre Kasideler:
Bazı kasîdelerin kafiyelerinin "revî" (=kafiyeyi meydana getiren asıl harf) harfine göre adlandırıldıkları da görülmektedir. Bir kasîde "r" harfiyle bitiyorsa, "kasîde-i râ'iyye"; "mîm" harfiyle bitiyorsa "kasîde-i mîmiyye"; "nûn" harfiyle bitiyorsa "kasîde-i nûniyye" adını almıştır. Ancak kafiye ve redifleriyle adlandırılmış kasîdelerin yazıldığı dönemde beğenilmiş ve ün kazanmış bir kasîde olması lazımdır. Revî harflerine göre adlandırılmış kasîdeler İran ve Türk edebiyatlarında da görülmekle birlikte bu adlandırma biçimine Arap edebiyatında daha fazla rastlanmaktadır.
Klâsik dönem Türk edebiyatında hicv (=hiciv, yergi) ve mersiye (=ağıt) konulu kasîdeler de yazılmıştır. Ancak hiciv ve mersiye, yalnızca kasîdelere özgü konular değildir. Divan şiirinde bu iki konuda diğer nazım biçimleriyle de yazılmış çok sayıda manzume vardır.

Kasîdeler diğer şiir türlerine göre yazıldıkları döneme ait daha fazla tarihî ve sosyal bilgi içeren manzumelerdir. Padişahların tahta çıkışları, savaşlar, barışlar, düğünler, fetihler, önemli binaların yapılışları vb. münasebetlerle yazılmış kasîdelerde dönemlerine ışık tutabilecek bazı bilgiler yer alır.

Bir devlet büyüğünü ya da toplumda önde gelen birini övmek için yazılmış kasîdeler ya memduhun huzurunda bizzat şair tarafından okunmuş ya da bir aracı ile o şahsa sunulmuştur. Kasîdelerin sunulduğu padişah ve devlet adamları da kendi konumları, şiir ve sanata olan ilgileri oranında bu şairlere caizeler vermişlerdir.

Caizeyi devletin sanat ve sanatçıya verdiği önemin bir göstergesi olarak da değerlendirmek mümkündür. Şairler, bu tür kasîdelerde övdükleri kişilerin çeşitli erdemlerinden, onların cömertliklerinden, adaletlerinden, cesaretlerinden, iyi huylarından söz edip durmuşlardır. Ancak bunları her zaman övülen kişinin sahip olduğu erdemler ya da özellikler olarak anlamak ve kabul etmek yerine, şairlerin övülen kişinin sahip olması gereken erdemler ya da özellikleri ona hatırlatması olarak değerlendirmek de mümkündür.

Osmanlı döneminde kasîde yazmış şairler arasında birçok devlet adamı da vardır. Yazdıkları kasîdelerin onların devlet kademelerindeki yükselişlerinde önemli bir etken olduğu düşünülebilir. Ancak bu etkiyi çoğu şair olan padişahların ya da sadrazam, vezir gibi önde gelen devlet adamlarının birini belli bir konuma getirirken onun zaten sahip olduğu özellikleri yanında şairlik yönüne de dikkat ettikleri şeklinde değerlendirmek daha uygun olur.

Kasîde tarzı –XVII. yüzyılda Nef'î (öl. 1635) gibi büyük bir temsilci yetiştirmiş olmasına rağmen- Divan şiirinin genel çizgisi içinde XVIII. yüzyıl şairlerinden Nedim (öl.1730)'e kadar köklü bir değişikliğe uğramadan varlığını sürdürmüştür. Nedîm'den itibaren kasîdelerin özellikle nesib kısımları şairlerin kendilerini rahatça ifade edebildikleri zeminler olmuştur. Zaman zaman karşılıklı konuşma üslubuyla kaleme alınmış olan bu bölümler kasîdeye bir canlılık, bir hareketlilik kazandırmıştır.
Tanzimat sonrası Türk edebiyatında kasîdenin gerek iç düzeni ve buna bağlı olarak kompozisyonu, gerekse içeriği önemli değişikliklere uğramıştır. Bu dönem kasîdelerinde klâsik kompozisyonun bir tarafa bırakılarak yalnızca nazım biçimi ve kafiye düzeninin korunduğu, doğrudan konuya girildiği ve övgüde daha gerçekçi bir zemine yaslanıldığı görülmektedir. "Adem (=yokluk)" ve "hürriyet (=özgürlük)" gibi soyut kavramların övgüsüne ayrılmış olmaları da bu dönem kasîdelerinde görülen bir özelliktir.

Namık Kemal'in "Hürriyet Kasîdesi" bu tip kasîdeler için güzel bir örnektir.

Örnek-1
Aşağıdaki beyitler, XVI. yüzyıl şairlerinden Bakî (öl. 1600)'nin Sadrazam Semiz Alî Paşa (öl.1565)'ya sunduğu bir kasîdeden seçmeler yapılarak alınmıştır. Burada bölümlerine göre ayrılmış olan kasîde, "nesib" ya da "teşbib"inde bahar tasviri yapıldığı için Kasîde-i Bahâriyye, kafiyesi "r" sesiyle bittiği için de Kasîde-i Râ'iyye olarak adlandırılmıştır.
Kâsîde-i Bahâriyye-Kasîde-i Râi'yye
Der-sıfat-ı bahâr ve midhat-i Alî Paşa-yı kâmkar
Nesib ya da Teşbib
1    Rûh-bahş oldı Mesîhâ sıfat enfâs-ı bahâr Açdılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr
2    Tâze cân buldı cihân irdi nebâtâta hayât Ellerinde harekât eyleseler serv ü çenâr
3    Döşedi yine çemen nat'-ı zümürrüd-fâmın Sîm-i hâm olmış iken ferş-i harîm-i gül-zâr 4 Yine ferrâş-ı sabâ sahn-ı ribât-ı çemene Geldi bir k file kondurdı yüki cümle bahâr 5 Leşker-i ebr çemen mülkine akın saldı Turma yağmâda yine niteki bâğî Tâtâr
........
22    Dehen-i gonce-i ter dürlü letâ'if söyler Gülüp açılsa aceb mi gül-i rengîn-ruhsâr
23    Güher-i fursatı aldurma sakın devr-i felek Sîm ü zerle gözüni boyamasun nergis vâr
24    Câm-ı mey katreleri sübha-i mercân olsun Gelünüz zerk u riyâdan idelüm istiğfâr
25    Lâle sahrâyı bu gün kân-ı Bedahşân itdi Jâle gül-zâra nisâr eyledi dürr-i şeh-vâr Girizgâh
26    Dâmenin dürr ü cevâhirle pür itdi gül-i ter Ki ide hâk-i der-i Hazret-i Pâşâ'ya nisâr Medhiyye
27    Sâhib-i tîg u kalem mâlik-i câm u hâtem Âsaf-ı Cem-azamet dâver-i Cemşîd-vek r 28 Âsmân-pâye hümâ-sâye Alî Pâşâ kim İremez tâk-i celâline kemend-i efkâr
29    fiâh-ı gül neşv ü nemâ bulsa nem-i lutfından Ola her gonce-i ter bülbül-i şîrîn-güftâr

30    Âb u gil müşk ü gül-âb ola çemen sahnında Bûy-ı hulkıyla güzâr itse nesîm-i eshâr
........
38 Serverâ cânı mı var devletün eyyâmında Sünbülün turrasına el uzada şâh-ı çenâr
39 Eylemez kimse bu gün kimse elinden nâle Bezm-i işretde meger mutrib elinden evtâr
40 fier'a uymaz n'idelüm nâle vü zâr eyler ise Gerçi k nûna uyar zemzeme-i mûsîk r
41 Geşt ederken çemen-i medh u senânı hâtır Lâyih oldı dile nâ-gâh bu şi'r-i hem-vâr Tegazzül 42 Gül gibi gülşene kılsan n'ola arz-ı dîdâr
Hayli dökildi saçıldı yoluna fasl-ı bahâr 43 Reşk-i dendânun ile hançere düşdi jâle Berg-i sûsende gören itdi sanur anı karâr
44 Geçemez çenber-i gîsû-yı girih-gîrinden Gerçi kim za'f ile bir kılca kalupdur dil-i zâr 45 Turralar milket-i Çîn nâfe-i müşkîn ol hâl Gözün âhû-yı Hoten gamzeleründür Tâtâr 46 Dil-i mecrûha şifâ-bahş ruh u la'lündür Gül-be-şekkerle bulur kuvveti tab'-ı bîmâr 47 Degme bir gevheri kirpigine salındurmaz Göreli la'l-i revân-bahşunı çeşm-i hûn-bâr Tâc Beyt
48 Koma Bâkî kulunı cür'a sıfat ayakta
Dest-gîr ol ana ey dâver-i âlî-mikdâr
Fahriyye
49 Bâğ-ı medhünde olur cümleye g lib tenhâ Bahs içün gelse eger bülbül-i hoş-nagme hezâr 50 Puhtedür gayrılar eş'ârı velî puhte piyâz Hâm anberdür eğer hâm ise de bu eş'âr
51 Hâm var ise eger micmere-i nazmumda Dâmen-i lutfun anı setr ider ey fahr-i kibâr Du'â
52 Bahr-i eş'âr yeter urdı sütûr emvâcın Demidür k'ide du'â dürlerini zîb-i kenâr


Örnek-2
Aşağıdaki beyitler XVII. yüzyıl Divan şairlerinden Nef'î (öl. 1635)'nin IV. Murâd'ı övmek ve baharın gelişini kutlamak için yazdığı, tamamı 39 beyitlik musammat bir kasîdesinden alınmıştır. Kasîde müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün vezniyle yazılmıştır.
Birinci beyit dışındaki beyitlerin her mısraında ilk iki tef'ileden sonra iç kafiye kullanılmıştır. Beyitlerdeki iç kafiyeler ve tef'ilelerin aynen tekrarlanması, bu kasîdeyi âhenk değeri oldukça yüksek bir şiir hâline getirmiştir. Mısralar ilk iki tef'ilenin sonunda "/" işaretiyle gösterilen yerden ikiye ayrıldığında birinci beyit dışındaki beyitler ilk üç mısraları birbiriyle, dördüncü mısraları da matla beytiyle kafiyeli dörtlükler hâline gelmektedir:

Der-Medh-i Sultân Murâd Hân Aleyhi'r-Rahmetü ve'l-Gufrân
1 Esdi nesîm-i nev-bahâr / açıldı güller subh-dem Açsun bizüm de gönlümüz / sâkî meded sun câm-ı Cem 2 İrdi yine ürdibihişt / oldı havâ anber-sirişt
Âlem bihişt-ender-bihişt / her gûşe bir Bâğ-ı
3 Gül devri îş eyyâmıdur / zevk u safâ hengâmıdur Âşıklarun bayramıdur / bu mevsim-i ferhunde-dem 4 Dönsün yine peymâneler / olsun tehî hum-hâneler Raks eylesün mestâneler / mutribler itdükçe negam
5 Bu demde kim şâm u seher / mey-hâne bâğa reşk ider Mest olsa dilber sevse ger / ma'zûrdur şeyhü'l-Harem 6 Yâ neylesün bî-çâreler / âlüfteler âvâreler
Sâger suna meh-pâreler / nûş itmemek olur sitem 7 Yâr ola câm-ı Cem ola / böyle dem-i hurrem ola Ârif odur bu dem ola / ayş u tarabla mugtenem
8 Zevki o rind eyler tamâm / kim tuta mest ü şâd-kâm Bir elde câm-ı lâle-fâm / bir elde zülf-i ham-be-ham 9 Lutf eyle sâkî nâzı ko / mey sun ki kalmaz böyle bu Dolsun sürâhî vü sebû / boş durmasun peymâne hem 10 Her nev-resîde şâh-ı gül / aldı eline câm-ı mül Lutf it açıl sen dahi gül / ey serv-kadd ü gonce-fem


Örnek-3
Aşağıda Fuzulî' nin "Kaside der na't-ı hazret-ı nebevi" başlıklı kasidesinde (Su kasidesi adıyla da bilinir) "Tînet-i pâkini" sözcükleriyle başlayan beyte kadar nesib bölümü sürmekte bu sözlerle girizgâh'tan sonra "Seyyid-i nev'i beşer"le medhiyye başlamaktadır. "Yümn-i na'tinden" tamlamasıyla fahriyye'ye girilmekte, son olarak dua beytiyle kaside bitirilmektedir.

KASÎDE DER NA'T-I HAZRET-I NEBEVÎ (Fuzuli)
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
Zevk-i tiğından aceb yok olsa gönlüm çâk çâk Kim mürûr ilen bırakır rahneler dîvâre su
Suya versin bağ-ban gülzar-ı zahmet çekmesin Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin-gülzâre su

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattına Hâme tek bakmaktan inse sözlerine kare su

Arızın yâdiyle nem-nâk olsa müjgânım n'ola Zayi olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su

Gam günü etme dîl-i bîmardan tiğin diriğ Hayrdır vermek karanû gecede bîmâre su

İste peykânın gönül hecrinde şevkim sâkin et Susuzum bu sahrede benim'çün âre su
Ben lebim müştâkıyım zühhâd kevser tâlibi Nitekim meste mey içmek hoş gelir huş-yâre su

Ravza-ı kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr Âşık olmuş gâlibâol serv-i hoş reftâre su

Su yolun ol kûydan toprağ olup tutsam gerek Çün rakîbimdir dahi ol kûya koyman vare su

Dest-bûsı arzûsiyle ger ölsem dostlar Kûze eylen toprağım sunun aninle yâre su

İçmek ister bülbülün kanın meğer bir reng ile Gül budağının mîzacına gire kurtâre su

Tînet-i pâkini rûsen kılmış ehl-i âleme İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr'e su

Seyyid-i nev;i beser dervâ-vi dürr-i istifâ Kim sepiptir mu'cizâtı âteş-i eşrâre su

Kılmak için taze gül-zâr-i nübüvvet revnakın Mu'cizinden eylemiş izhar seng-i hâre su

Mu'ciz-i bir bahr-i bî-pâyan imiş âlemde
Kim Yetmiş andan bin bin âteş-hâne-i küffâre su
Hayret ilen parmağın dişler kim etse istima Parmağında verdiği şiddet günü Ensâr'e su
Eylemiş her katrede bin bahr-i rahmet mevc-hîz El sunup urgaç vuzu-ı için gül ruhsâre su

Hâk-i pâayine yetem der ömrlerdir muttasıl Başını taştan taşa vurup gezer âvâre su

Zerre zerre hâk-i der-gâhına ister salar nûr Dönmez ol der-gâhdan ger olsa pâre su

Zikr-i na'tın virdini derman bilir ehl-i hatâ Eyle kim def-i humar için içer mey-hâre su

Yâ Habîbâ'llah yâ Hayr'el-beşer müştâkınım Eyle kim leb-teşneler yanıb diler hem vâre su

Şensin ol bahr-i kerâmet kim Şeb-i Mi'rac'da Şeb-nem-i feyzin yetirmiş sâbit ü seyyâre su

Çeşm-i hûr-şidden her dem zülâl-i feyz iner Hâcet olsa merkâdin tecdîd eden mi'mâre su Bîm-i dûzah nâr-i gam salmış dîl-i sûzânıma Var ümîdim ebr-i ihsanın sepe ol nâre su

Yûmn-i na'tinden güher olmuş Fuzûlî sözleri Ebr-i nîsandan dönen tek lü'lü-i şeh-vâre su

Hâb-ı gafletten olan bîdâr olanda rûz-ı haşr Hâb-i hasretten dökende dîde-i bîdâre su

Umduğum oldur ki Rûz-i Haşr mahrûm olmayam Çeşm-i vasim vere ben teşne-i dîdâre su

Fuzuli

Mesnevi Nazım Şekli ve Özellikleri

Mesnevi: Divan edebiyatının nazım şekillerinden birisi olan mesnevinin sözlük anlamı "ikişer, ikişerli" demektir. Edebiyat terimi olarak anlamı ise, her beyiti kendi arasında kafiyeli iki beyitten binlerce kadar uzanan bir nazım şeklidir. "aa bb cc dd vs." şeklinde kafiyelenir.
Beyitlerin ayrı ayrı olması yanında, her beyitin anlamının kendi içinde tamamlanması ve öteki beyitlere geçmemesi mecburidir. Beyitler arasında yalnızca konu bütünlüğüne dikkat edilmiştir.

Mesnevi aruzun kısa kalıplarıyla yazılır; daha çok şu kalıplar kullanılmıştır:
•    mefâ'îlün mefâ'îlün fe'ûlün
•    mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün
•    fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
•    Fe'ilâtün Fe'ilâtün Fe'ilün
Hamse Nedir?
Aynı şair tarafından kaleme alınmış beş mesneviye hamse denir.
Hamse geleneğini başlatan sanatçı Genceli Nizami'dir. Nizami, mesnevide Azerbaycan edebiyatının en büyük şairlerinden biridir.
Nizami'nin hamsesini oluşturan beş mesnevi:
1.    Mahzenü'l-Esrâr
2.    Leylî vü Mecnûn
3.    Hüsrev ü Şirin
4.    Heft-peyker
5.    İskender-nâme
Hamse Sahibi Olan Şairler
•    Nizami Gencevi
•    Ali Şîr Nevaî
•    Hamdullah Hamdi
•    Nevizade Atayi
•    Lâmiî Çelebi
•    Taşlıcalı Yahya
•    Hayati
•    Nergisi
•    Behişti Ahmet Sinan Çelebi
•    Bosnalı Sabit/Bostanlı Sabit/Alâaddin Ali
•    Bursalı Celilî/Hamizade Celilî
•    Ahmed Rıdvan
•    Kara Fazlı
•    Fikrî/Fikrî Derviş Çelebi/Mâşî-zâde Dervîş
•    Kalkandelenli Muîdî
•    Subhizade Feyzi
Mesnevinin ana bölümler hâlinde kurgulanmış kendine özgü bir mimarisi vardır. İlk döneme ait Türkçe mesnevîlerde her şairin riayet ettiği bir mesnevî formundan söz etmek mümkün değildir. Nazım biçiminin kullanımı edebiyatta yaygınlaştıkça mesnevi formu da belli bir sistematik kazanmıştır.

Klasik mesnevi formunun unsurları şu şekildedir:

1.    Besmele
2.    Dibâce (ön söz)
3.    Tevhîd
4.    Münâcât
5.    Mi'râciye (Mi'râc-ı Nebi)
6.    Medh-i Çihâr-Yâr-ı Güzîn
7.    Sebeb-i te'lîf (eserin yazılış sebebi)
8.    Âgâz-ı Dâstân (konuya başlangıç),
9.    Hâtime (sonuç).
Bu unsurlara dair bazı açıklamalar:
Sebeb-i te'lîf: Eserin yazılış nedeninin anlatıldığı bölümdür. Bu bölüm için "sebeb-i nazm-ı kitâb" şeklinde adlandırmalar vardır.
Âgâz-ı dâstân: Esas konunun işlendiği bölümdür. Mesnevinin en hacimli bölümüdür. Bu bölüm için âgâz-ı kitâb, âgâz-ı kıssa şeklinde adlandırmalar da vardır.
Hâtime: Mesnevilerin bitiş bölümüdür. Bu bölümün edebiyat tarihi açısından en önemli yönü, mesnevinin adı, kaç beyit olduğu, nerede ve ne zaman yazıldığı gibi birçok birincil derecede önemli bilgileri içermesidir.
Konu ne olursa olsun bir mesnevide bu bölümlerin pek çoğu bulunur.

Mesnevide olaylar bir masal anlatımı ile sürer. Anlatış ve tasvirler akıl ve mantık sınırından taşarlar. Yer ve zaman belirsizdir. Tasvirlerde aşırı abartmalar göze çarpar. Hikâye kahramanları olağanüstü davranışlarda bulunurlar. Ağırlık merkezi aşk olan mesnevilerde cin, peri, dev, cadı, ejderha gibi masal motifleri çok bulunur. Bazan bu aşk ve imajlar, tasavvufi veya alegorik- sembolik nitelikler gösterebilirler.

Mesnevilerde konu değişik olabilir:
•    Aşk (msl. Leyla ile Mecnun),
•    din-tasavvuf (msl. Mevlid),
•    didaktik-ahlaki (msl. Hayriyye-i Nabi),
•    savaş ve kahramanlık (msl. Gazavatname),
•    bir şehir ve güzel anlatımı (msl. Şehrengiz),
•    mizah (msl. Harname),
•    ilim (msl. kıyafetname),
•    sözlük bilgisi (msl. Tuhfe-i Vehbi) ve
•    tarih (msl. Muradname) bunlardan birkaçıdır.
Mesnevilerde her beyitin ayrı kafiyeli olması nedeniyle büyük bir yazma kolaylığı vardır. Bu yüzden anlatım esasına dayanan, hikâye niteliği taşıyan destanlar, uzun aşk hikâyeleri, şehrengizler, didaktik(öğretici), dini-ahlaki konular mesnevi nazım şekliyle kaleme alınmıştır. Bunun yanında divan şairleri arasında mesneviye hiç iltifat etmeyenler de vardır (msl. Bakî, Nedim).

Eski edabiyatımızda mesnevi asla gazel ve kaside gibi ön planda tutulmamış, hatta yalnızca mesnevi yazan şairlerin sanatı küçümsenmiştir.
Mesnevilere Dair Bazı Notlar
•    Türk edebiyatındaki ilk mesnevi örneği; Kutadgu Bilig adlı eserdir.

•    Anadolu sahasında hamse sahibi ilk şair, Hamdullah Hamdi'dir.
•    Tüm Türk edebiyatı genelinde bakıldığında hamse sahibi ilk şair; Ali Şir Nevai'dir.
•    Fuzuli, hamse sahibi bir şair değildir.
•    Baki ve Nedim mesnevi türünde herhangi bir eser kaleme almamıştır.
•    En çok mesnevi kaleme alan sanatçı Lamii Çelebi'dir.
•    Aşık Paşa'nın Garip-name adlı eseri Türk edebiyatındaki ilk büyük teli'f Türkçe mesnevidir.
•    Özellikle aşk konulu mesnevilerde sonuç hicran (ayrılık) ile biterken Nabi'nin Hayrabad adlı mesnevisi bir vuslatla (kavuşma, mutlu son) sonuçlanmaktadır.
•    Dibâce: Mesnevinin ön sözüdür. Manzum veya mensur olabilir.
•    Tevhid: Allah'ın birliği ve bütünlüğü anlatılır.
•    Münacaat: Allah'a yalvarış ve yakarışlarda bulunulur.
•    Naat: Hz. Muhammed ve onun Çâr Yâr (Dört Halifesi) ve On iki imam övülür.
•    Miraciye: Miraç olayı anlatılır.
•    Medh-i Çehar-yâr-i Güzîn: Genellikle dört halife övülür. Dört halife dışında devrin büyükleri de övülebilir.
•    Medhiye: Yapıtın sunulacağı kişiye övgüler bulunur
•    Sebeb-i Telif: Mesnevinin yazılış nedeni belirtilir.
•    Âğâz-ı Dâstan: Mesnevinin asıl konusunun bulunduğu bölümdür.
•    Hatime: Mesnevinin bittiğini belirten bölümdür.
•    Hamse: Aynı şairin yazdığı beş mesneviye hamse denir.
Yüzyıllara Göre önemli mesneviler ve müellifleri (Yazarları):
Türk edabıyatıjnda ilk büyük mesnevi, Yusuf Has Hacip'in 12.yy.da kaleme aldığı, 6 bin beyitten oluşan "Kutadgu Bilig"dir. Sonra sırayı 13.yy.da Mevlana'nın 25618 beyitten oluşan "Mesnevi"si alır. Yine bu yüzyılda Şeyyad Hamza'nın 1500 beyitlik "Yusuf u Züleyha" adlı mesnevisi edabiyatımızda ilk manzum aşk hikâyesidir.
14.    Yüzyıl Mesnevileri:
•    Kutb: Hüsrev ü Şirin
•    Yunus Emre: Risaletün Nushiyye (Nasihatlar Kitabı)
•    Gülşehri: Mantıkut-Tayr (Çeviridir.)
•    Âşık Paşa: Garipname
•    Hoca Mesud: Süheyl ü Nevbahar
•    Erzurumlu Kadı Darir: Kıssa-i Yusuf
•    Şeyhoğlu Mustafa: Hurşidname
•    Ahmedi: İskendername
•    Ahmed: Işkname
15.    Yüzyıl Mesnevileri:
•    Ahmed Dai: Çengname
•    Süleyman Çelebi: Vesiletü'n Necat (Mevlid olarak bilinir.)
•    Şeyhi: Hüsrev ü Şirin, Harname
•    Cem Sultan: Cemşid ü Hurşid
•    Hamdullah Hamdi: Hamse
•    Ali Şir Nevai: Lisanüt-Tayr, Hamse
16.    Yüzyıl Mesnevileri:
•    Mesihi: Edirne Şehrengizi
•    Cafer Çelebi: Hevesname

•    Revani: İşretname
•    Lamiî: Camî'den çeviri hamse
•    Kemalpaşazade: Yusuf u Züleyha
•    Zati: Şem ü Pervane, Ahmed ü Mahmud, Şehrengiz
•    Fuzuli: Leyla vü Mecnun, Beng ü Bade, Sohbetül-Esmar
•    Kara Fazlı: Gül ü Bülbül, Hüma, Hümayun
•    Taşlıcalı Yahya: Hamse
•    Hakani: Hilye
17.    Yüzyıl Mesnevileri:
•    Gânizade Nadiri: Hamse
•    Nevizade Atai: Hamse
•    Edirneli Güfti: Teşrifatü'ş-Şuara
•    Nabi: Hayriyye, Hayrabat , Sûrname
•    Sabit: Zafername, Edhem ü Hüma, Berbername ,Derename, Amr u Leys
18.    Yüzyıl Mesnevileri:
•    Nahifi: Mesnevi tercümesi
•    Şeyh Galip: Hüsn ü Aşk
•    Vehbi: Lütfiyye
19.    Yüzyıl Mesnevileri:
•    Fazıl: Hubanname, Zenanname, Defter-i Aşk
•    İzzet Molla: Mihnetkeşan, Gülşen-i Aşk
Tanzimat döneminde ise Ziya Paşa'nın Harabat Mukaddimesi, Namık Kemal'in Tahrib-i Harabat'ının bir kısmı ve Abdülhak Hamid'in Manzum tiyatroları mesnevilerin en son örnekleri olmuştur.
Mesnevi (Açıklama-2)
Mesnevî bir edebiyat terimi olarak aynı vezinde ve her beyti diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi arasında kafiyeli bir nazım biçiminin adıdır. Bu nazım biçimine mesnevî adının veriliş nedeni, her beytin mısralarının diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi içinde ikişer ikişer kafiyelenmiş olmasıdır. Diğer nazım biçimleri için konulmuş olan beyit sayısı sınırlaması bu nazım biçiminde yoktu.

Mesnevîde beyitlerin diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi içinde kafiyelenmesi ve beyit sayısı için bir sınırlama konulmamış olması, diğer nazım şekillerinde olduğu gibi şairleri kafiye bulma ve sayısı önceden belli birkaç beyit ile düşüncelerini ifade etme sıkıntısından kurtarmış; bu nedenle de uzun, bazen binlerce beyit tutan manzumeler bu nazım biçimiyle yazılmıştır.

Mesnevîlerde genellikle mefâ'îlün mefâ'îlün fe'ûlün; mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün; fâ'ilâtün fâ'ilatün fâ'ilün; fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün gibi kısa vezinler kullanılmış; bu da şairler için anlatımı kolaylaştıran başka bir etken olmuştur.

Divanlarda beyit sayısı en fazla otuza kadar çıkmış kısa mesnevîlere de rastlanmakla birlikte bu nazım biçimiyle genellikle "Leylâ ve Mecnun", "Husrev ve Şîrîn", Yûsuf ve Zelîhâ" gibi edebî değer taşıyan uzun aşk hikâyeleri, destânî konular ile öğretici yönü ağır basan dinî, tasavvufî, ahlakî eserler ve manzum sözlükler yazılmıştır.

Aynı şair tarafından yazılmış beş mesnevîye hamse denir.

İran edebiyatında ilk hamse sahibi şair Genceli Nizâmî (öl. 1214 ?)'dir. Genceli Nizamî, mesnevîde İran edebiyatının en büyük şairidir. Hamse'sindeki mesnevîler Mahzenü'l-Esrâr, Leylî vü Mecnûn, Husrev ü fiîrîn, Heft-peyker ve

Mesnevînin bölümler hâlinde düzenlenmiş kendine özgü bir kompozisyonu vardır. İlk dönem Türkçe mesnevîlerde her şairin uyduğu bir mesnevî formundan söz etmek mümkün değildir. Ancak bu edebiyatın tarihî gelişimi içinde mesnevî formu da bir düzen kazanmış ve mesnevîler bu düzene uyularak yazılır olmuşlardır. Yaygın olarak uyulan bu düzene göre genellikle bir mesnevîde bulunması gereken bölümleri şu üç başlık altında toplamak mümkündür:

1.    Giriş:
Mesnevî şairinin biçim gerekliliklerini yerine getirdiği kısımdır. Bu başlık altında sırasıyla tevhîd, münâcât ve na't gibi bölümler vardır. Bu üç bölümden sonra bazı mesnevîlerde mi'râciyye, mu'cizât-ı nebevî ve medh-i çehâr-yâr adlı kısımlar da yer alır.

Mesnevî eğer bir devlet büyüğü ya da toplumda ileri gelen bir kişi adına yazılmış ve ona sunulmuşsa, bu kişi için yazılmış olan; onun cömertliği, cesareti ve erdemlerinden söz edilen bir övgü kısmı yer alır. Bunu sebeb-i te'lîf, sebeb-i nazm-ı kitâb gibi bir başlığın bulunduğu, eserin yazılış nedeninin anlatıldığı bir bölüm izler. Bu bölümde şairler genellikle eseri rüyalarında duydukları ya da sahibini görmedikleri bir sesle (=hâtif); yani, manevi bir işaretle ya da samimi bir dostlarının isteği üzerine kaleme aldıklarını söylerler. Bu kısımda aynı konuda daha önce eser yazmış mesnevî şairleri ve eserleri hakkında edebiyat tarihimiz açısından önemli olabilecek bilgiler de bulunabilir.

2.    Konunun İşlendiği Bölüm:
Âğâz-ı dâstân, âğâz-ı kitâb, âğâz-ı kıssa gibi bir başlıkla başlayan bu bölüm, asıl konunun işlendiği bölümdür. Mesnevîlerde bu ana başlığa bağlı olarak çok sayıda alt başlık kullanılmıştır. Bu bölüm mesnevîlerin konusuna göre farklılık gösterir. Mesnevîlerde ana konu işlenirken bazen bir münasebetle ana konuyla bir şekilde bağlantılı başka konular da kısaca anlatılır; sonra tekrar asıl konuya dönülür. Mesnevînin tekdüzeliğini kırmak için bu bölümde şairler kahramanların ağzından gazel, musammat vb. nazım şekilleriyle şiirler de söylemişlerdir. şairler bu manzumelerde çoğunlukla mahlas kullanmamışlardır. Bu, mesnevî içindeki diğer nazım şekilleriyle yazılmış manzumelerin bağımsız bir şiir olmaktan çok, o eserin bir parçası olarak değerlendirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Mesnevîlerde arasöz olarak kullanılmış olan bu manzumelerin bir kısmının bir mesnevînin parçası oldukları unutularak tek başlarına meşhur oldukları da görülür.
Fuzulî'nin Leylâ vü Mecnun'undaki bazı gazeller bu nitelikteki şiirlerdendir.

3.    Bitiş Bölümü:
Mesnevîlerin sonuna doğru ayrı bir başlık altında eser için bir bitiş bölümü yazılmıştır. Genellikle hâtime başlığını taşıyan bu bölümün başında tevhîd, münâcât ve fahriyye içerikli beyitlerin bulunduğu da görülür. Mesnevînin adı, bazen şairi, kaç beyit olduğu, nerede ve ne zaman yazıldığı gibi bizzat şairi tarafından verilmiş edebiyat tarihimiz açısından son derece önemli bilgiler de genellikle bu bölümlerde yer alır. Bu kısımlar, bazen şairlerin eser hakkındaki değerlendirmelerini de içerdiği için ayrı bir değer taşırlar.

Kaynakça: Prof.Dr. M.A. Yekta SARAÇ, Eski Türk Edebiyatında Biçim ve Ölçü, Açıköğretim Yay.

Örnek 1.

Kısa Mesnevî

Dîbâce-i Eş'âr-ı Gül-i Sad-Berg

1.    Seherden seyre vardum murgzâra Hezârân murg gördüm geldi zara
2.    Gül ü lâleyle zeyn olmış çemenler Oyuna girdi gönlekcek semenler
3.    Çü gördüm nakş-ı Erjeng oldı sahra Edüp bir nice rengîn şi'r peyda
4.    Kadem basdum izâr-ı mihr ü mâha Ki tâ erdüm cenâb-ı Pâdişâha
5.    Yüzüm sürüp çemenler gibi hâke Du'âlar eyledüm ol zât-ı pâke
6.    Oluban bîd bergi gibi lerzân Nihâl-i erguvan-veş derledüm kan
7.    Sunup bu nazmı dest-i Şehriyâra Gül-i sad-bergi irgürdüm bahara
(Hayalî Bey)

Örnek 2.
Kısa Mesnevî. Küçük Hikâye Hikâyet-i Leylî vü Mecnûn
1.    Meğer bir gün ki âteş-i pâre-i Necd Şerer pervanesi Mecnûn-ı pür vecd
2.    Siyeh-mest-i şarâb-ı hayret olmış Kararmış gözleri Leylî'yle dolmış
3.    Dolaşdurmış perîşân seyr-i râha Tutulmış kendüsi çün dâm-ı mâha
4.    Dönüp ol şu'le-i cevvâle-i gam Yanup durmakda olmış şem'a hemdem
5.    Düşüp çün mûy-ı zengî pîş ii tâba Bozulmuş genc-i târ-ı ıztıraba
6.    Katup seyl-i sirişkin bahr-ı hûna Sükûn el vermiş ol cûy-ı cünûna
7.    Olup hoşnûd kendü âteşinden Şikâyet etmez olmış mâhveşinden
8.    Cefâdan nây gibi zâr etmez olmış Varup Leylîyi bîzâr etmez olmış
9.    Olup fariğ dil-i dîvânesinden Usanmış vaz'-ı küstâhânesinden
10.    Duyup ol berk-i sâmân ya'nî
Leylî Gazabnâk eylemiş Kays'a tecellî

11.    Demiş etdünse feryadı ferâmûş Gerekmez bana artık gûş u mengûş
12.    Perîşân olmağı edüp tahayyül Senün-çün şânelenmişdür bu kâkül
13.    Bu suretler senün-çün rû-nümâdur Nazar âyineye sanma sanadur
14.    Hemân yan ağla Mevlâyı seversen Koma feryadı Leylâyı seversen
15.    Meğer dîvâneye taş atdı Leylâ Komadı urmadık baş seng-i hârâ
16.    Olur ma'şûk dâğ u zahme tâlib Nişan lâzımdır âşıklarda Gâlib
17.    Mülevvendür hemîşe kâr-ı uşşak Meğer imdâd ede Hunhâr-ı uşşak
18.    Kerem-hâhum cenâb-ı mevlevîden Vere bir neş'e şûr-ı ma'nevîden
(Şeyh Gâlib)

Müstezat Nazım Şekli ve Özellikleri
Müstezâd, kelime anlamı olarak çoğalması istenilen, artmış anlamına gelir; bir edebiyat terimi olarak ise gazelden türemiş, her dizesine bir küçük dize eklenmiş, belli vezinlerde yazılmış Divan Edebiyatı nazım biçiminin adıdır.
Genellikle mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün vezniyle yazılmış olan gazellerden türetilmiş ve beyitlerin mısra aralarına mef'ûlü fe'ûlün cüzleriyle yazılan kısa mısralar eklenmiştir.

Sayıları az da olsa başka vezinlerle yazılmış müstezâdlar da vardır. Bu vezinler şunlardır:

Son vezinle yazılmış olan müstezadlar mefâ'ilün vezni altı defa tekrarlanmış olduğu için müstezâd-ı südâsiyye (=altılı müstezâd) olarak adlandırılmıştır.
Eklenen kısa mısralar ziyâde (=fazla) adını alırlar. Bu kısa mısraların vezinleri uzun mısraların vezinlerinin ilk ve son tef'ilelerinin bir araya getirilmesiyle elde edilmiştir . Müstezâdlar dört ayrı kafiye düzeninde yazılmışlardır:
1.    a(a) a(a); b(b) a(a); c(c) a(a) . . . 2. a(a) a(a); x(x) a(a); x(x) a(a) . . .
3. a(b) a(b); c(c) a(b); d(d) a(b) . . . 4. a(b) a(b); x(x) a(b); x(x) a(b). . .
Harflerle sembolleştirilen kafiye düzeninde ilk harfler uzun mısraları, ayraç içine alınan ikinci harfler de kısa mısraları göstermektedir.

Ziyâdeleri ya da uzun mısraları tekrarlanan müstezâdlara mütekerrir müstezâd, ziyâde mısraı uzun mısraların başında tekrarlanan müstezâdlara da müdevver müstezâd denilir.

Müstezâdlar en fazla gazelden türetilmiş olmakla birlikte, az sayıda da olsa; rübâ'î, kıt'a ve kasîdeden türetilmiş olanları da vardır.

Müstezâdların konuları gazel ile benzerlik gösterir. Aşk, şarap, ayrılık, tabiat gibi konular bu şiirlerde sıkça işlenmiştir.

Bunların dışında dinî, tasavvufî konularda yazılmış olanlarına da rastlanır.

Müstezâdlar, anlam bütünlüğü bakımından diğer nazım şekillerinden farklı bir özelliğe sahiptir. Bir müstezâdda ziyade mısralar çıkarıldığı zaman şiirde anlamın bozulmaması gerekir.

Bilindiği kadarıyla Anadolu'da yazılmış ilk müstezâd örnekleri XIV. yüzyıl şairlerinden Seyyid Nesîmî (öl. 1404 ?)'ye aittir. Yeni edebiyat anlayışı çerçevesinde de müstezada önem
verilmiş, Servet-i Fünûn şairleri bu nazım biçiminin bilinen vezin ve kafiye sisteminde birtakım değişiklikler yaparak serbest müstezâd adı verilen yeni bir şekil denemişlerdir. Müstezâd halk edebiyatında yedekli, ayaklı adlarıyla çok kullanılmış bir nazım biçimidir.

Müstezat Nazım Şekli Özellikleri
1.    Her beyitte uzun mısraların sonuna eklenen ve ziyâde mısra da denilen kısa mısralar yer alır.
2.    Gazelden türemiştir.
3.    Genellikle divanların gazelleri ve kasideleri arasında yer alır..
4.    Müstezatta gazelde olduğu gibi aşk, şarap, güzellik ve aşkın ıstırabı gibi konular işlenir.
5.    Divan şiirinin sanatlı ve artistik şekillerindendir. Kısa dizeler okunsa da okunmasa da beytin anlamı bir bütünlük oluşturur.

Örnek 1
Aşağıdaki müstezâd XVIII. yüzyıl Divan şairlerinden Nedîm (öl. 1730)'e aittir.
Müstezâdın uzun mısralarının vezni mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün, ziyadelerinin vezni de mef'ûlü fe'ûlün'dür.

Kafiye düzeni şöyledir: a(b) a(b), x(x) a(b), x(x) a(b). .



Günümüz Türkçesiyle:
1    Ey âlicenap şuh, zavallı gönlüm senindir; hiç minnet etme ve ey mücevher madeni, bu gönüldeki gizli açık ne varsa, hepsi senindir.
2    Sen meclise gelirsin de bir yer mi bulunmaz; yerin baş üzerindedir; çünkü, gül goncasısın, senin yerin sarığın köşesidir, gel ey ra'nâ gül!
Açıklama: Gül-i ra'nâ yaprakları sarı ve kırmızı olan iki renkli güldür.
3    Ey gönül, ne yaparsan yap, bir iki gün cefa yüküne sabret; sonra kadeh de ev de sevgili de senindir; hem de yalnız senin!
4    Ey çılgın âşık, eğer o güzel razı olursa, ölülere can veren bir öpücüğü karşılığında bütün ömrünü ver; bu sözüm sana, ama yine de sen bilirsin.
5    Ey Nedîm, gözleri zilzurna zulüm sarhoşu, kâkülü kıvrım kıvrım, kaşları çatık bu güzelin senin zalim sevgilin olduğu anlaşılıyor; bunda hiç şüphe yok.

Örnek- 2

Örnek- 3



Kıt'a Nazım Şekli ve Özellikleri
Kıt'a bir edebiyat terimi olarak genellikle iki veya iki beyitten uzun, matla ve mahlas beyti olmayan bir nazım biçiminin adıdır. Bir başka ifadeyle kıt'alar kasîde ve gazel gibi musarra (iki dizesi de kafiyeli olan beyit) bir beyitle başlamayan ve mahlas kullanılmamış manzumelerdir.
Kıt'ada beyitlerin ilk mısra'ları serbest, ikinci mısraları birbiriyle kafiyelidir. Kafiye düzeni şöyledir: xa, xa, xa, xa . . .
Divan şiirinde daha çok iki beyitli kıt'alar yazılmışsa da bu nazım biçimiyle yazılmış manzumelerin beyit sayısının otuza kadar çıktığı görülür. İki beyitten uzun olan böyle
kıt'alara kıt'a-i kebîre (=büyük kıt'a) denilir. Uzun kıt'aları kasîdeden ayıran en önemli özellik, bu manzumelerde matla ve mahlas beyitlerinin bulunmamasıdır.
Kıt'alarda her türlü konunun işlendiği görülmektedir. Çeşitli olaylara ebcedle tarih düşürmede en fazla bu nazım biçimi kullanılmıştır. Beyitleri arasında konu birliğinin ve anlam bütünlüğünün bulunması bu nazım şeklinin başka bir özelliğidir.

Kıt'a, az ya da çok her şairin divanında yer alan bir nazım şeklidir. Övgüler ve tarihlerde kullanılan kıt'alarla, kıt'a-i kebireler divanlarda genellikle kasidelerden sonra, öteki kısa kıt'alar ise divan sonlarında "mukatta'ât" adı altında toplanmışlardır.

En çok kıt'ası olan şairler arasında;

•    69 kıt'a ile Necâti Bey (ölm. 1508-09),
•    42 kıt'a ile Fuzûlî (ölm. 1556),
•    64 kıt'a ile Nev'î Yahyâ (ölm. 1599),
•    27 kıt'a ile Bâkî (ölm. 1600),
•    33 kıt'a ile Rûhî-i Bağdâdî (ölm.1605) sayılabilir.
XVII. yüzyıl sonlarında;
•    Nâbî (ölm. 1712), bir kısmı tarih ve kıt'a-i kebire olmak üzere 150'den çok,
•    Sabit (ölm. 1712), 70 ve
•    Beylikçi Abdülbaki Ârif (ölm. 1713), 68 kıt'a yazmışlardır.
XVIII. yüzyılda;

•    Nedîm (ölm. 1730)'in 26 kıt'ası ile pek çok tarih kıt'ası,

•    Mehmet Emin Belîğ (ölm. 1758)'in 58,
•    Galib Dede (ölm. 1799)'in dördü kıt'a-i kebîre olmak üzere 49 ve
•    Enderunlu Fâzıl (ölm. 1810)'ın 31 kıt'ası vardır.

Kıt'a Özellikleri (Özet)
•    Genelde 2-12 beyitten oluşur. Beyit sayısı ikiden fazla olan kıt'alara kıt'a-ı kebir (büyük kıt'a) denir.
•    Matla beyti olmayan bir nazım şeklidir.
•    Kafiye düzeni xa, xa, xa, xa . . .
•    Mahlasız şiirlerdir.
•    Mısralar arasında anlam bütünlüğü bulunur.
•    Kıt'alarda her türlü konu işlenmiştir.
Kıt'a Örnekleri

Örnek 1.
Aşağıdaki iki beyitli felsefî şiir Fuzulî'nin ünlü bir kıt'asıdır. Kıt'anın vezni fe'ilâtün (fâ'ilâtün), mefâ'ilün, fe'ilün (fa'lün); kafiye düzeni de "xa xa"dır.

Kıt'anın düz yazıyla dil içi çevirisi: İlim yoluyla yücelmek, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arzuymuş; bu dünyada her ne var ise aşk; ilim de yalnızca boş bir lafmış.

Örnek 2.
Aşağıdaki felsefî şiir Fuzulî'ye ait dört beyitlik bir kıt'adır. Kıt'anın vezni fe'ilâtün (fâ'ilâtün), fe'ilâtün , fe'ilâtün, fe'ilün (fa'lün), kafiyesi düzeni de "xa xa xa xa"dır. Kıt'a, matla ve mahlassız bir gazel gibidir.



Kıt'anın düz yazıyla dil içi çevirisi:
1.    Karakterinde kötülük küfrü bulunan kişi birtakım dinî terimleri kullanmakla Müslüman olmaz.
2.    Kara taşı kızıl kanla boyasan; bu, doğasını değiştirip onu Bedahşan yakutu yapmaz.
3.    Papağana konuşmayı öğretsen, sözü insan sözü olur ama, özü insan olmaz.
4.    Her uzun ağacın salınan servi olmadığı gibi, her uzun boylu da cesaret davasına kalkışamaz.

Örnek 3.
Aşağıdaki nazım XVIII. yüzyıl Divan şairlerinden Şeyh Gâlib'e aittir. Konusu aşk olan bu nazmın vezni fe'ilâtün (fâ'ilâtün), fe'ilâtün, fe'ilâtün, fe'ilün (fa'lün), kafiye düzeni de "aa xa"dır.
Nazımın düz yazıyla dil içi çevirisi: Ey felek, senin maksadın dostluk mudur, düşmanlık mıdır? Yoksa o ay parçası gibi güzel ile âşıklara felâket getirmek midir? Sevgiliye kavuşamadan, ondan ayrıldı k; bari, şu kadarını anlasam, bu işin başlangıcı mı; yoksa sonu mudur?

Örnek 4.

Örnek Kıt'a 5. ⇒ Fuzûlî (Kıt'a-i kebîre)
1.    Ey vücûd-ı kâmilün âyinedâr-ı feyz-i Hak Âsitânun kıble-i hâcât-ı erbâb-ı yakîn
2.    Ey kemâl-i re'fetün sermâye-i emn ü emân V'ey cemâl-i şevkettin pîrâye-i dünye vü dîn

3.    Hüsn-i re'yün âfıtâb-ı âlem-i sıdk u safâ Hâk-i pâyün menşe'-i cem'iyyet-i rûy-ı zemîn

4.    Gelmemiş bir sen kimi pâkîze-tıynet âleme Tâ binâ-yı âlem etmiş nakş-bend-i mâ u tîn

5.    Mesned-i Nûşirevândur buk'a-i Dârü's-selâm Sensen istihkak ile Nûşirevâna câ-nişîn

6.    Cismdür ma'nîde burc-ı evliya sen rûh-ı pâk Bî-nigîndür hıtta-i Bağdad sen nakş-ı nigîn

7.    Serverâ yüz şükr kim feyz-i kemâl-i re'fetün Evliya burcını kılmış reşk-i fırdevs-i berîn

8.    Hâs u âm olmış nevâl-i ni'metünden behre-mend Aferin ey şehriyâr-ı mülk-perver âferîn

9.    Men ki bir kemter du'â-gûyem nazar saldım mana Koymadım hâk-i mezelletde kalam zâr u hazîn

10.    Zayi' iken kadrümi bildürdün ehl-i âleme Tîre iken eyledün hâk-i vücûdum anberîn

11.    Ebr-i lutfun kıldı hâr-ı huşkumı gülbergi ter Feyz-i cûdun kıldı eşk-i hârumı dürr-i semîn

12.    Ni'metün şükri mana farz kıldı ızhâr-ı sena Şefkatün tavkı meni kıldı gulâm-ı kemterîn
13.    Gam degül ehl-i garaz eylerse menden men'-i hayr Gam degül ehl-i hased men miskîne bağlarsa kîn

14.    Rüzgâr ile menüm maksûdumı hâsıl kılup Ol ki men' eyler olur bedhâh-ı Rabbü'l-âlemîn

15.    Hîç şek yok kim yeter maksûda kalmaz nâ-ümîd Hırmen-i eltâfun etrafında olan hûşe-çîn

16.    Var ümîdüm mihr ü mâh etdükçe devrân olasan Kâmyâb u kâmrân u kâmbahş u kâmbîn.
(Fuzûlî)

Rubai Nazım Şekli ve Özellikleri
Rubai'nin Özellikleri:
1.    Kafiye düzeni aaxa ya da aaaa biçimindedir.
2.    Rubailerde aşk, şarap, dünyanın türlü nimetlerinden yararlanma, hayatın anlamı ve hayat felsefesi, tasavvuf ve ölüm gibi konular işlenir.
3.    Rubai diğer nazım şekillerinden farklı olarak özel bir ölçüyle yazılır. 24 kalıbı vardır.
4.    Rubaide ilk iki dize fikrin hazırlayıcısıdır. Asıl söylenmek istenen düşünce 3. veya 4. dizede ortaya çıkar.
5.    Genelde mahlasız şiirlerdir.
6.    Rubai Edebiyatımıza İran Edebiyatından geçmiştir.
7.    Rubai'nin en büyük şairi İranlı Ömer Hayyâm (XII. yy)'dır. Türk edebiyatının en usta şairleri Kara Fazlî, Azmizâde Haletî, Nâbî ve son dönemde de Yahya Kemâl'dir.

Rubai bir edebiyat terimi olarak özel vezinlerle yazılmış dört mısralı bir nazım biçiminin adıdır. Bu nazım biçimi İran edebiyatında doğmuş; Türk edebiyatına da bu edebiyattan geçmiştir.
Rubainin kafiye düzeni iki beyitlik nazımlarda olduğu gibi genellikle "a a x a"dır. Bunun yanında kıt'a gibi "x a x a" şeklinde kafiyelenmiş ve dört mısraı da birbiriyle kafiyeli "a a a a" şeklinde Rubailer de vardır. Dört mısraı birbiriyle kafiyeli Rubailere rubâ'-i musarra veya terâne adı verilmiştir.
Rubai, bu nazım biçimine özgü ahreb ve ahrem adları verilmiş iki grup vezinle yazılır. Aslında Rubaiyi nazım ve kıt'adan ayıran da budur. Rubai vezinlerinin sayısı 24'e kadar ulaşır. Bunlardan mefûlü ile başlayan 12 vezin kalıbına ahreb, mefûlün ile başlayan 12 vezin kalıbına da ahrem adı verilmiştir.

Türk şairlerinin Fars şiirinde diğer nazım biçimleri için kullanılmış olan bütün vezinleri kullanmadıkları ve bunlar arasında bir seçme yaptıkları bilinmektedir. Bu şairler Rubai vezinlerinde de aynı yola başvurmuşlar ve Fars şiirinde kullanılmış Rubai vezinleri arasında da bir seçme yapmışlardır.

Ahrem kalıplarında açık hece sayısı daha az olduğu; dolayısıyla bu gruptaki vezinler Türkçenin ses sistemine uygun olmadığı için Türk şairler Rubaide daha âhenkli olan ahreb kalıplarını kullanmayı tercih etmişlerdir.

Rubainin kendine özgü vezinlerle yazılmak dışında bir başka özelliği de bu nazım biçiminde her mısrada farklı bir veznin kullanılabilmesidir. Ancak bir Rubaide kullanılan farklı vezinler aynı gruptan olmak zorundadır. Bu zorunluluktan dolayı bir Rubaide ahrem grubundan bir vezin kullanılmışsa, dört mısrada da ahrem, ahreb grubundan bir vezin kullanılmışsa dört mısrada da ahreb grubundan vezinler kullanılmıştır.

Türk edebiyatında en çok kullanılmış Rubai vezinleri (kalıpları) şunlardır:

Rubai dört kısa mısradan ibaret bir nazım biçimi olduğu için şair, söyleyeceği sözü bu dört kısa mısra içinde söyleyip bitirmek zorundadır. Bu nedenle de Rubai nazım biçimiyle daha çok felsefî düşünceler ifade edilmiştir. Rubailerde farklı konular da işlenmiş olmakla birlikte gazelde olduğu gibi, sanat ve üslup kaygısı bu nazım biçiminde ifade edilmek istenen düşüncenin önüne geçemez. Bu dörtlüklerde genellikle ilk üç mısrada okuyucu söylenmek istenen düşünceye hazırlanmış; son mısrada da bu düşünce etkileyici bir şekilde ifade edilmiştir.

Divan edebiyatının yetiştirdiği en ünlü Rubai şairi Azmîzâde Hâletî (öl. 1631)'dir. Türk edebiyatı Batı edebiyatının etkisi altına girdikten sonra Türk şairleri ünlü İranlı Rubai şairi Ömer

Hayyam (öl. 1123)'ın Rubailerini manzum olarak Türkçeye aktarmak dışında bu tarza fazla ilgi göstermemişlerdir. Bu dönem Türk şairleri içinde Rubai tarzının en önemli şairi Yahya Kemal (öl. 1958)'dir.
Rubailerde genellikle mahlas kullanılmamıştır. Bir şairin yazmış olduğu Rubai sayısı fazla ise, bunlar divanların sonunda kafiyelerinin son harflerine göre sıralanmıştır.

Rubai Örnekleri
Örnek:
Aşağıdaki dört mısraı da birbiriyle kafiyeli Rubai, rubâ'î-i musarra' ya da terâne olarak adlandırılmış olan Rubailerdendir. Ayrıca bu Rubainin her mısra'ı ahreb grubundan farklı bir vezinle yazılmıştır. Mısraların vezinleri sırasıyla mefûlü mefâ 'ilün mefâ'îlün fâ' / mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlünfâ' / mefûlü mefâ'ilü mefâ'îlün fâ' / mefûlü mefâ 'ilün mefâ 'îlün fâ dır.

Rubâ'înin düz yazıyla dil içi çevirisi: Seni görünce elimden iradem; boyuna bakınca da sabrım kararım gitti. Sonunda toprak oldum ve zerrelerim her yana dağıldı; kısacası kapında itibarım gitti.

Örnek:
Aşağıdaki Rubai Azmîzâde Hâletî'ye aittir. Bu Rubainin kafiye düzeni bir önceki Rubaiden farklıdır. Rubaide üçüncü mısra dışındaki mısralar kendi aralarında kafiyeli, üçüncü mısra' ise serbesttir. Birinci, ikinci ve dördüncü mısralar mef'ûlü mefâ'ilün mefâ'îlüfe'ûl, üçüncü mısraı ise mefûlü mefâ'ilün mefâ'îlünfâ'vezinlerindedir.

Rubâ'înin düz yazıyla dil içi çevirisi: Gönül sakladığı sırları zaman zaman söylenmiş; üzgün zamanlarında ise destan gibi söylenmiş; âşık olup da ayrılık çilesine "sabrederim" diyen yalan söyler imiş.

Diğer Örnekler:



Ömer Hayyam'dan Rubailer
1.
Ey özünün sırlarına akıl ermeyen; Suçumuza, duamıza önem vermeyen; Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık; Umudumu rahmetine bağlamışım ben.
2.
Büyükse de isyanım, kötülüklerim, Yüce Tanrı'dan umut kesmiş değilim; Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.
3.
Tanrım bir geçim kapısı açıver bana; Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana; Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni Haberim olmasın gelen dertten başıma. 4.
Rahmetin var, günah işlemekten korkmam; Azığım senden, yolda çaresiz kalmam; Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.
5.
Derde gama yatkın yüreğime acı; Bu tutsak cana, garip gönlüme acı; Bağışla meyhaneye giden ayağımı, Kızıl kadehi tutan elime acı.
6.
Akıl bu kadehi övdükçe över; Alnından sevgiyle öptükçe öper;

Zaman Usta'ysa bu canım nesneyi Hem yapar hem kırıp bin parça eder. 7.
Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri? Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
Alçakları besler, yoksulları ezer durursun: Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri. 8.
Her sabah yeni bir gün doğarken, Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir Elinde bir fenerle gelen.
9.
Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim; Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim; Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler, Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.
10.
Yaşamanın sırlarını bileydin Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok: Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
11.
İçin temiz olmadıksan sonra Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel; Ama Tanrı kanar mı bunlara?
12.
Var mı dünyada günah işlemeyen söyle: Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle; Bana kötü deyip kötülük edeceksen, Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle. 13.
Felek ne cömert ne aşağılık insanlara! Han hamam, dolap değirmen, hep onlara. Kendini satmıyan adama ekmek yok: Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya! 14.
Bilgenin yüreğinde her dilek, Anka kuşu gibi gizli gerek.
Damla nasıl inci olur denizde:
Sedefler içinde gizlenerek. 15.
Ovada her kızıl lalenin teni Bir padişahın kanıyla beslendi.
Yerden biten şu mor menekşe yok mu? Bir güzelin yanağındaki bendi.
16.
Maziyi (geçmiş günü) beyhûde (boş) yere yâd etme Bir gelmemiş ân için de feryâd etme

Geçmiş, gelecek, masal bütün bunlar Şen ol, ömrünü berbâd etme
17.   
Bir kalb ki onun sevmesi, aldanması yok. Tutkunluğu yok, bir güzele yanması yok. Bin kez yazık olsun sevisiz bir yüreğe, Aşksız geçecek günlerin faydası yok.
18.   
Çekmeyiz aşağılık dünyanın gamını Özleriz gül rengi şarabın canını
Şarap dünyannın kanı dünya ise kanlımız Niçin içmeyelim kanlımızın kanını
19.   
Geldimse bu dünyaya ne bulmuş dünya Gitsem de eğer kıymeti eksilmez ya!
Bir kimse çıkıp da anlatıp söylemedi Gelmekte ve gitmekteki hikmet ne ola? 20.
Ey kör! bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş! Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende Bir nefestir alacağın, o da boştur boş! 21.
Adil davranmadıktan sonra Hacı, hoca olmuşsun kaç para?
Hırka, tesbih, post, seccade güzel ama; Tanrı kanar mı bunlara?
22.
Kim demiş haram nedir bilmez Hayyam Ben helali haramı karıştırmam
Seninle içilen şarap helaldir Sensiz içtiğimiz su bile haram 23.
Kul olup bir güzele gönülden Geçtik her bağdan, her tövbeden Herkes koyu müslüman döner Biz putperest döndük kabeden 24.
Leyla isteyen, Mecnun olmalı Kendinden de dünyasından da geçmeli Âşıklar sofrasına dâvet edildiginde Ben körüm, ben tokum diyebilmeli.
25.
Madem bizler çamurdan halk edildik, Sebep ne ki; Hak tanısın eksik, gedik? Kusursuzsak neden bizi kırıp döker? Kusurluysak acep kimde bu eksiklik?! 26.
Hep bir çember dolanıp durduğumuz, Ne önümüz belli, ne sonumuz.

Kim varsa bilen, çıksın söylesin, Nerden geldik, nereye gidiyoruz? 27.
Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz? 28.
Ben olmayınca bu güller bu selviler yok, Kızıl dudaklar mis kokulu şaraplar yok, Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok, Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok 29.
Felek ne cömert aşağılık insanlara
Han, hamam, dolap, değirmen, hep onlara Kendini satmayan adama ekmek yok
Sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya! 30.
Kim senin yasalarını çiğnemedi ki söyle Günahsız bir ömrün tadı ne ki söyle Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödersen sen Sen ile ben aramda ne fark kalır ki söyle
Tuyuğ Nazım Şekli ve Özellikleri
Tuyuğ, edebiyat terimi olarak dört mısralı bir nazım biçiminin adıdır. Eski Türk şiirinin dörtlüklerinden doğmuştur. Tuyuğun Oğuz Türklerinin Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Irak'a yerleşmeleriyle kendi edebiyatlarında kullandıkları dört mısralık halk şiirlerinin bu bölgede aruzla yazılan ve Fehleviyyât denilen bestelenmiş rübâ'îlerden etkilenmesiyle ortaya çıktığını ileri sürenler de vardır.
Kafiyelenişi rübâ'îde yaygın olarak görülen "a a x a" düzenindedir. Bunun dışında "x a x a" şeklinde; yani, kıt'a biçiminde kafiyelenmiş olanları ve bütün mısraları birbiriyle kafiyeli tuyuğlar da vardır. Tuyuğlar cinaslı kafiyelerin çok kullanıldığı bir nazım biçimidir. Ancak çok sayıda cinassız tuyuğlara da rastlanmakta; bu örnekler de tuyuğda cinaslı kafiye kullanmanın genel bir kural olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla cinaslı olma özelliğinin tuyuğun tanımına eklenmesi doğru değildir.
Tuyuğ, genellikle fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün vezniyle yazılır. Az sayıda da olsa bu vezin dışındaki vezinlerle de yazılmış tuyuğ örnekleri vardır.

Tuyuğ daha çok Çağatay ve Azerî edebiyatlarında görülür. Anadolu'da ilk tuyuğ örneklerini Kadı Burhaneddin (öl. 1399) ve Seyyid Nesimî (öl. 1404)'de görüyoruz.
Kadı Burhaneddin'in Divan'ında 100'den, Hurûfî bir şair olan Nesimî'nin Divan'ında da 350'den fazla tuyuğ vardır.

Kadı Burhaneddin tuyuğlarında dikkati çekecek kadar çok cinaslı kafiye kullanmıştır. Bu iki şair Azerî edebiyatının Anadolu'da yetişmiş iki temsilcisi olduğu için tuyuğa oldukça fazla ilgi gösterdikleri anlaşılmaktadır. Divan şairleri ise, bu nazım biçimine pek ilgi göstermemişlerdir.
Tuyuğ Nazım Şekli ve Özellikleri
1.    Divan Edebiyatına Türklerin kazandırdığı bir nazım şeklidir.
2.    Kafiye düzeni aaxa, xaxa ya da aaaa şeklindedir. (manide de öyle)

3.    Tuyuğ, genellikle aruz ölçüsünün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün kalıbıyla yazılır.
4.    Dört dizeden oluşur.
5.    Tuyuğlarda genellikle cinaslı kafiye kullanılır.
6.    Tuyuğda, mani ve rubaide olduğu gibi önemli bir fikir söylenmeye çalışılır. Bu nedenle zor söylenen şiirlerden sayılır.
7.    Mahlassız bir şiirdir.
8.    Kadı Burhaneddin ve Nesimî bu türün ustalarıdır. Not: Halk Edebiyatındaki maninin karşılığıdır.
Tuyuğ Örnekleri:

Örnek 1:
Aşağıdaki tuyuğ Kadı Burhaneddin'e aittir. Tuyuğun vezni fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilündür; kafiye düzeni de "a a x a"dır.

Tuyuğun düz yazıyla dil içi çevirisi: Güzelin işi azarlama ve nazdır; gözü cadı, gamzesi fitne çıkarıcıdır; ey gönül, sabret, onun yaptıklarına tahammül et; sevgiliye kavuşma yavaş yavaş, zamanla olur.

Örnek 2:
Aşağıdaki tuyuğ Seyyid Nesimî'ye aittir. Tuyuğun vezni fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilündür, kafiye düzeni de "a a a a"dır.

Tuyuğun düz yazıyla dil içi çevirisi: Uçsuz bucaksız bir denize dalmış; tükenmeyecek bir hazineye gömülmüş; hiçbir zaman eksilmeyecek bir dolunay bulmuş; asla viran olmayacak bir şehre girmişim.
Açıklama: Ay yalnızca bir gün dolunay hâlinde kalır; diğer günler eksiktir.

Örnek 3:
Aşağıdaki tuyuğ XIV. yüzyıl şairlerinden Nesimî'ye aittir. Tuyuğun vezni fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün'dür. Nesimî bu tuyuğunda cinaslı kafiye kullanmıştır. Cinaslar 1 ve 2. mısralardaki

"pervânedür" ile "pervâ nedür" ve 3 ve 4. mısralardaki "yanadur" ile "ya nedür" arasında yapılmıştır.
Tuyuğun düz yazıyla dil içi çevirisi: Gönül senin aşk ateşinin pervanesidir; gücüm kalmadı, bilmiyorum çekinecek ne var? Gönül sen fırsat buldukça yanıp yakılmaya devam et; âşıkın âdeti bundan başka ne olabilir?
Açıklama: Pervâne geceleri mumun etrafında dönerek uçan küçük kelebektir. Divan şiirinde pervane âşığın, şem' (=mum) de ma'şûk (=sevgili)un sembolü olarak kullanılmıştır.
Murabba Nazım Şekli ve Özellikleri
Murabba, bent adı verilen dört dizelik kıt'alardan oluşan şiir türüdür. Kelime anlamı "dörtlük" demektir. Aynı ölçüde dörder dizelik bentlerden oluşan nazım şeklidir. Uyak düzeni genelde aaaa/bbba/ccca/ddda/. şeklinde olmakla beraber, ilk bendi kafiyeli olmayan ya da sonraki bentlerde kafiyesi tekrarlanmayan murabbalar da vardır.
Çoğu zaman üç ila yedi bentten oluşur. Divan edebiyatında 15. yüzyılda sultanü'ş-şuara (şairler sultanı) unvanlı Ahmed Paşa tarafından kullanılmıştır. Tanzimat edebiyatında da Namık Kemal bu türün başarılı örneklerini vermiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şarkı şeklinde bestelenen eserlerin büyük bir kısmı murabba tarzında yazılmıştır.

Murabba'nın Özellikleri

1.    Nazım birimi dörtlük olan nazım şekillerinden biridir.
2.    Kafiye düzeni aaaa, bbba, ccca ...
3.    Genellikle 4 ile 8 dörtlükten oluşur.
4.    Her konuda murabba yazılabilir. Ancak dini ve didaktik konular ile övgü, yergi, manzum mektup, mersiye vs. türlerde murabba nazım şekli daha çok kullanılmıştır.
5.    Aruz ölçüsüyle yazılır.
6.    Önemli murabba şairleri Aşki, Muhubbi, Hayreti, Taşlıcalı Yahya Bey, Fuzuli sayılabilir.
Murabba Örnekleri

Örnek Murabba-1
Gül yüzünde göreli zülf-i semensây gönül Kuru seydâda yiler bîser ü bîpay gönül Demedim ben sana dolaşma ana hây gönül
Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vây gönül Bizi hâk etdi hevâ yoluna sevdâ n'idelim

Pâymâl eyledi bu zülf-i semensâ n'idelim Kul edinmezdi güzeller bizi illâ n'idelim
Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vây gönül Ben demezdim ki hevâ yoluna serbâz gelem

Ney-i aşkınla gamın çengine demsâz gelem Der idim aşk kopuzun uşadam vâz gelem
Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vây gönül Dil dilerken yüzünün vaslını cândan dahi yeğ

Bir demin görür iken iki cihândan dahi yeğ Akdı bir serve dahi âb-ı revândan dahi yeğ
Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vây gönül Ahmed'em kim okunur nâmım ile nâme-i aşk
Germdir sözlerimin sûzile hengâme-i aşk Dil elinden biçilipdir boyuma câme-i aşk
Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vây gönül Ahmed Paşa

Örnek Murabba -2:
Geçti cânânın firâkı cânıma Tîr-i cevri gibi girdi kanıma
Nâleden bir kimse gelmez yanıma Söyle ey bâd-ı sabâ cânânıma

Bahr-i aşkına olal'dan âşinâ Yad oluptur cümle-i âlem bana Yalınız kaldım garîb ü mübtelâ Söyle ey bâd-ı sabâ cânânıma
Yaktı yandırdı beni nâr-ı firâk İşidenlerden ırak olsun ırak
Hey ne müşkil derd olur bu iştiyâk Söyle ey bâd-ı sabâ cânânıma

Derd-i mendine şefâat eylesin Hâtırım sorsun inâyet eylesin Bî-vefâlıktan ferâgat eylesin Söyle ey bâd-ı sabâ cânânıma
Âşık olal'dan ana leyl ü nehâr Aşkım artar eksilir sabr u karâr Olmasın Yahyâ gibi mahzûn u zâr Söyle ey bâd-ı sabâ cânânıma

(YAHYA BEY)

Aruz Kalıbı: Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün

Kelimeler:
•    âhu: Ceylan.

•    âşinâ: Bildik, tanıdık; bilen, tanıyan.
•    bâd-ı sabâ: Sabah yeli.
•    cânân: Sevgili.
•    derdmend: Dertli.
•    feragat: Vazgeçme, el çekme; istirahat, dinlenme; vazgeçecek kadar zengin olma.
•    firâk: Ayrılık, ayrılık acısı.
•    inâyet etmek: Yardım etmek.
•    iştiyâk: Özlem, arzu, istek.
•    leyl ü nehâr: Gece ve gündüz.
•    mahzun: Hüzünlü.
•    mihnet: Eziyet, sıkıntı.
•    nâle: İnleme, feryat.
•    nâr-ı firâk: Ayrılık ateşi.
•    şefaat: Birinin suçundan geçilmesi veya dileğinin yerine getirilmesi için edilen aracılık.
•    tîr-i cevr: Eziyet oku.
•    yad: Yabancı.
•    zâr: Ağlayan.

Günümüz Türkçesiyle Söylenişi
Sevgiliden ayrılığım canıma yetti. Eziyet okları kanıma girdi. İnlememden kimse yanıma gelmez. Ey sabah rüzgârı sevgilime bunları söyle.

Aşk deniziyle tanıştığım zamandan beri bütün insanlar bana yabancı olmuştur. Garip ve tutkulu bir şekilde yalnız kaldım. Ey sabah rüzgarı sevgilime bunları söyle.

Beni ayrılık ateşi yaktı, yandırdı. Bu arzu çok zor bir derttir. Duyanlardan bu uzak olsun. Ey sabah rüzgarı sevgilime bunları söyle.

Sevgili ben dertliye şefaat eylesin. Hatırımı sorsun, bana yardım etsin. Vefasızlıktan vazgeçsin. Ey sabah rüzgarı sevgilime bunları söyle.

Ona âşık olduğum zamandan beri gece gündüz aşkım artar, fakat sabrım ve kararlılığım azalır. O sevgili Yahya gibi hüzünlü ve feryat dolu olmasın. Ey sabah rüzgarı sevgilime bunları söyle.

Metin Üzerine Araştırmalar 1- Şiirin teması nedir?
Şiirin teması ayrılıktır. Şair sevgiliden ayrı olduğu için eziyet oklarının kanına girdiğini ve devamlı inlemesinden dolayı kimsenin yanına gelmediği söylüyor.

2-    Şiirde, halk şiiriyle benzerlik gösteren yönler nelerdir?
Şiir nazım biriminin dörtlük olması, sabah rüzgarından sevgiliye haber gönderilmesi, kafiye şemasının aaaa, bbba, ccca, ddda, eeea şeklinde yani koşma gibi olması, şairin mahlasının son dörtlükte geçmesi bakımından halk şiirine benzemektedir.

3-    "Bâd-ı sabâ"nın şiirdeki görevi nedir? Halk şiirinde buna benzer söyleyişler var mıdır? Araştırınız.
"Bâd" kelimesi "yel" anlamıyla Divan şiirinde oldukça geniş bir kullanım bulmuştur. Sevgilinin saçlarındaki koku rüzgârda daima mevcuttur. Sabah vakti esen rüzgârda bu özellik daha belirgindir. Bazen bu şiirde de olduğu gibi rüzgarı bir postacı, bir ulak olarak görürüz. Bu durumda sevgiliden âşıka koku, âşıktan sevgiliye özleyiş, niyaz, ah u feryat getirip götürür.
Şair sevgiliye kendisine şefaat etmesini, vefasızca davranmaktan vazgeçmesini, âşık olduğundan beri gece gündüz aşkının arttığını fakat sabrının ve kararlığının azaldığını söylemesini istiyor.

Şarkı Nazım Şekli ve Özellikleri
Şarkı, Divan şiirinde bestelenmek için yazılan uygun ölçü kalıpları ile yazılan ve çoğunlukla 4 dizelik bendlerden oluşan nazım birimidir.
Kafiye düzeni; x: değişken aa xa şeklindedir. Türk Edebiyatında bestelenmek amacıyla yazılan milli bir nazım biçimidir. Halk edebiyatındaki türkünün karşılığıdır.
Aruz ölçüsünün her kalıbı ile kullanılır.Dörtlüklerden kurulan musammat da denebilir. Murabbaya benzer. 5 ya da 6 dizelik bendlerden de oluşabilir. Üçüncü dizeye meyan, dördüncü
dizeye nakarat denir. Aşk, sevgili, ayrılık, içki ve eğlence konularında yazılır. Divan edebiyatının ilk şarkı yazarı Nail-i Kadim'dir. Lale Devrinde ise en önemli temsilcisi Nedim dir. En çok şarkıyı ise Enderunlu Vasıf yazmıştır.
Şarkı çeşitli ses sanatçıları tarafından söylenerek Türk toplumunun musikisinde önemli bir yer tutmaktadır. Şarkıda şair son bendde mahlasını söyler. Şarkıda her bentin üçüncü mısrası miyan(orta)miyanhanedir. Miyan daha çok şarkının en güzel ve dokunaklı bölümüdür.Bestenin en önemli bölümüdür. Şarkıların konusu genellikle aşk,sevgilinin güzelliği ,eğlence ve içkidir. Halk edebiyatında türkü türünün divan edebiyatına yansıması gibidir.

Divan şiirine Türkler'in kazandırdığı bir nazım şeklidir. Şarkıda ilk bendin dördüncü mısraı bütün bentlerde tekrarlanmaktadır. Nazım birimi, kafiye şeması bakımından koşmaya benzer. Ölçü, beste, dil ve anlatım yönünden koşmadan ayrılır. Buna nakarat denir. Şarkılar bestelenmek üzere yazılır. Bu sahanın ustası Nedim'dir.
Şarkı Nazım Şeklinin Özellikleri:
1.    Halk edebiyatındaki türkünün karşılığıdır.

2.    Kuruluşu ve kafiye düzeni yönüyle murabbaya benzer. aaaa, bbba, ccca.

3.    Bestelenmek için yazıldığından fazla uzun değildir.

4.    Dörtlüklerden oluşur ve dörtlük sayısı üç ile beş arasında değişir.

5.    Şarkının konusu genellikle aşk, sevgili, ayrılık, içki ve eğlencedir.

6.    Geniş halk kitlelerine hitap ettiğinden dili genelde sadedir.

7.    Şarkının en önemli isimleri Nedim, Enderunlu Vasıf'tır. Yakın dönem şairlerinden olan Yahya Kemâl'in de pek çok şarkısı vardır.
8.    Günlük dile ait söyleyişler ve halk deyişleri vardır.

Örnek Şarkı-1 (Nedim)

(O sine, acaba bu gece kimlerin gözüne nur oldu? Acaba, o sebatsız, o ay parçası nereye gitti? O, kimlerin yarasına kafur merhemi oldu? O zalim, o sitemkâr neredelerdedir?)

(İçki meclisi kurulduğundan beri elbet Kadehten sonra birer öpücük vermek olmuştur adet. Ey hasretli bakış! Bari sen edip cüret Sakiye şunu söylesen olmaz mı acaba?)


Örnek Şarkı-2 (Enderunlu Vasıf)

Örnek Şarkı-3 (Yahya Kemal)


Musammat Nazım Şekli ve Özellikleri Bendlerden Oluşan Nazım Biçimleri: Musammatlar
Musammat sözcüğünün asıl anlamı "ipliğe dizilmiş inci"dir. Bendlerden oluşan nazım biçimleri genel bir adlandırma ile "Musammatlar" olarak adlandırılmaktadır.
Bend, edebiyat terimi olarak en az üç mısradan oluşan bir nazım biriminin adıdır. Bend kelimesinin "bağ, boğum, rabıta" gibi sözlük anlamları vardır.

Divan şiirinde bendlerden oluşan nazım biçimleri:
•    müselles,
•    murabba',
•    terbî',
•    muhammes,
•    tahmîs,
•    müseddes,
•    tesdîs,
•    müsebba',
•    tesbî',
•    müsemmen,
•    tesmîn,
•    mütessa',
•    mu'aşşer,
•    ta'şîr,
•    terkîb-i bend (=terkîb-bend) ve
•    tercî'-i bend (=tercî'-bend)dir.
Bu nazım biçimlerinin ortak özellikleri birden fazla bendden meydana gelmeleri ve bütün bendlerinin aynı vezinle yazılmış olmasıdır.

Terkîb-i bend ve tercî'-i bend dışındaki musammatlar bendlerindeki mısra sayısının değişkenliği dışında benzer özelliklere sahiptir. Bu nazım biçimlerinin bir bendindeki mısra sayısı en az "üç", en fazla "on" olabilir ve her bendindeki mısra sayısı birbirine eşittir; yani, bir musammatın ilk bendinde üç mısra varsa, diğer bendlerinde de üç; beş mısra varsa, diğer bendlerinde de beş mısra

vardır. Aynı gruptaki musammatların nazım biçimini belirleyen de bu musammatların bendlerindeki birbirine eşit olan mısra sayılarıdır.
Buna bağlı olarak söz konusu nazım şekillerinin adlandırılmasında da Arapça sayılardan türemiş sözler kullanılmıştır:

•    Müselles "üçlü",
•    murabba' "dörtlü",
•    terbî' "dörtlü yapma";
•    muhammes "beşli",
•    tahmîs "beşli yapma";
•    müseddes "altılı",
•    tesdîs "altılı yapma";
•    müsebba' "yedili",
•    tesbî' "yedili yapma";
•    müsemmen "sekizli",
•    tesmîn "sekizli yapma";
•    mütessa' "dokuzlu";
•    mu'aşşer "onlu",
•    ta'şîr "onlu yapma" demektir.
Musammatlarda genellikle ilk bend kendi içinde, diğer bendlerin son ya da son iki mısra dışında kalan mısraları yine kendi içinde, son ya da son iki mısra ise ilk bendle kafiyelidir. Ancak, az sayıda da olsa bu genellemeden farklı kafiye düzenleriyle yazılmış musammatlara da rastlanmaktadır. Bazı musammatlarda ilk bendin son ya da son iki mısraı her bendin sonunda aynen tekrarlanmıştır. Eğer bir musammatın ilk bendinin son ya da son iki mısraı her bendin sonunda aynen tekrarlanmışsa, bu musammat mütekerrir; tekrarlanmamışsa, müzdevic olarak nitelenir.

Terkîb-i bend ve tercî'-i bend ise, kafiye düzeninde ve bu düzene bağlı olarak bendleri oluşturan nazım biriminde gösterdikleri farklılık nedeniyle diğer musammatlardan ayrılırlar. Bu iki nazım biçiminde her bend son beyitler dışında diğer musammatlar gibi değil, kaside ya da gazel gibi kafiyelenmiştir. Dolayısıyla bu gruptaki musammatlarda bendler; mısralardan değil, beyitlerden oluşur. Terkîb-i bend ve tercî'-i bendlerde her bendin sonunda birbirinden farklı vâsıta ya da bendiyye denilen kendi içinde kafiyeli bir beyit bulunur. Bu beytin kafiyesinin genellikle ilk bend de dahil olmak üzere terkîb-i bendin ya da tercî'-i bendin kafiyesiyle bir ilgisi yoktur. Terkîb-i bend ve tercî'-i bend arasındaki en önemli fark ise vâsıta beytinin terkîb-i bendlerde her bendin sonunda değişmesi; tercî'-i bendlerde ise aynen tekrarlanmasıdır.
Musammatlar hemen her konudaki şiirlerin yazıldığı nazım biçimleridir. Ancak bu nazım biçimlerinde bendlerde anlam bütünlüğü, şiirin tamamında da konu birliği bulunmasına büyük özen gösterilmiştir. Şairler musammatlarda mahlaslarını genellikle son bendde kullanmışlardır.

Divan şiirinde 4 mefâ'îlün ya da 4 müstef'ilün gibi tef'ileleri aynen tekrarlanan vezinlerle yazılan ve genellikle birinci beyit dışındaki beyitlerin her mısraında bir iç kafiye bulunan gazel ve kasideler de musammat olarak nitelenmiştir.

Örnek:
Aşağıdaki 2 bend Bakî'nin 5 bendlik bir tahmîsinin ilk ve son bendleridir. Tahmis,
şiirlerinde Muhibbî (öl.1566) mahlasını kullanmış olan Kanunî Sultan Süleyman'ın ünlü bir gazeli üzerinde yapılmıştır. Tahmîsin vezni fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün'dür. Metinde koyu dizilmiş olan beyitler Muhibbî'nin gazeline aittir.

Tahmis
1 Câme-i sıhhat Hudâ'dan halka bir hil'at gibi Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi Var iken baht u sa'âdet kuvvet ü kudret gibi
Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
...
5 Menzil-i âsâyiş-i ukbâya istersen vusûl Hubb-ı dünyâdan ferâgat gibi olmaz doğru yol Şâdmân erbâb-ı uzletdür hemân Bâkî melûl
Ger huzûr itmek dilersen ey Muhibbî fârig ol Olmaya devlet makamı gûşe-i uzlet gibi
Bâkî
Tahmisin düz yazıyla dil içi çevirisi
1 Sağlık, Tanrı'nın insanlara giydirdiği güzel bir giysi gibidir; beden için o elbiseden daha güzel ve değerli bir kıyafet bulmak mümkün değildir; güç ve kudret gibi bir talih ve mutluluk varken, yine de "insanlar arasında devlet makamı kadar değer verilen bir şey yoktur; oysa, bu dünyada bir anlık sağlıktan daha değerli bir şey bulmak mümkün değildir.
5 Ahiretin huzur dolu konağına erişmek istersen dünya sevgisinden vazgeçmekten daha doğru bir yol yoktur; bu dünyada bir köşeye çekilip ibadetle meşgul olanlar mutlu, diğerleri ya da Bakî ise sıkıntı ve keder içindedir; "ey Muhibbî, eğer huzur ve mutluluk içinde yaşamak istiyorsan, dünya işlerinden vaz geç; çünkü, bir köşeye çekilip ibadetle meşgul olmak, devlet makamından yeğdir."

Açıklama: Son bendde geçen "bâkî" sözü şairin mahlası olmakla birlikte asıl anlamını da çağrıştıracak biçimde kullanılmıştır. Divan şiirinde mahlası bu şekilde kullanmaya hüsn-i tahallus denir. (Prof.Dr.M.A.Yekta SARAÇ, Eski Türk Edebiyatında Biçim ve Ölçü)
Müselles Nazım Şekli ve Özellikleri Müselles Nedir? Özellikleri, Örnekleri
•    Müselles, bentlerle oluşturulan Divan Şiiri nazım şekillerindendir. Müselleslerde bentler üçer mısradan oluşur.
•    Müselleslerde ilk bendin mısraları kendi içinde kafiyelidir.
•    Diğer bentlerin ise ilk iki mısrası birbiriyle kafiyelidir. Son mısra ise ilk bendle kafiyelidir.
•    Müsellesin kafiye düzeni şu şekildedir: aaa/ bba/cca
•    Bu kafiye düzenine sahip olan müselleslere müzdeviç müselles de denir.
•    Edebiyatımızda çok az kullanılmış bir nazım biçimidir.
Mütekerrir Müselles Nedir?
•    Bir müselleste ilk bendin son mısrası bütün bendlerin sonunda birebir tekrarlanmışsa buna mütekerrir müselles adı verilir.
•    Mütekerrir müsellesin kafiye düzeni şu şekildedir: aaA, bbA, ccA
•    A: Bentlerin sonunda birebir tekrarlanan bölüm.
Örnek:
Ey fâtih-i Hayber Alî ve'y melce'-i ahkar Alî Kerrâr hem Hayder Alî Mevlâ-yı her Kanber Alî Ey sâkî-i Kevser Alî dâmâd-ı Peygamber Alî

Oldum yine nefse esîr ahvâlime sensin habîr Âsîlere lütfün kesîr Leylâ'ya sen ol dest-gîr Ey sâkî-i Kevser Alî dâmâd-ı Peygamber Alî Leylâ Hanım

Terbi Nazım Şekli ve Özellikleri
Sözlük anlamı "dörtleme, dörtlü duruma getirme" demektir. Bir gazelin beyitlerinin üstüne başka bir şair tarafından aynı ölçü ve uyakta ikişer dize ekleyerek yazılan murabba'ya denir.
Gazelin kafiye düzeni aa, ba, ca, da, ea... olduğuna göre üstüne konulacak iki dizenin murabba' oluşturması için gazelin 1. dizeleriyle kafiyeli olması gerekir. Eklenen bu iki dizeye zamîme denir. O zaman terbi'nin uyak düzeni şöyle olur: aaaa, bbba, ccca, ddda...
Koyu-kırmızı yazılmış harfler sonradan eklenen dizelerdir. Bu zamîmelerin, eklendiği beyitlerle anlam bakımından kaynaşması gerekir. Edebiyatımızda az kullanılmış bir nazım şeklidir.

Muhammes Nazım Şekli ve Özellikleri
Beşer mısralık bendlerle kurulan nazım şeklidir. En az 4, en çok 7 bend olurlar. İki çeşidi vardır. Birinci bendin mısraları kendi aralarında, diğer bendlerin ilk dört mısraı, hepsi ayrı ayrı kendi içinde, beşinci mısraları da birinci bend ile kafiyeli olan muhammeslere müzdevic muhammes denir (aaaaa-bbbba-cccca-...).

İlk bendin dört ve beşinci ya da yalnız beşinci mısraının öteki bendlerin sonunda tekrarlanması ile yapılan muhammeslere de mütekerrir muhammes adı verilir. (aaaan-bbban-cccan-dddan-...) aaaan- bbban-cccan-...dddan-...)

Bu nazım şekli her konu için kullanılır.

•    Beş dizelik bentlerden oluşan bir nazım biçimidir.
•    Bent sayısı 4 ile 8 arasında değişmektedir.
•    Muhammes nazım biçimiyle her konu ele alınabilir; çoğunlukla felsefî düşünceler, tasavvuf konuları ele alınır.
•    Uyak düzeni "aaaaa / bbbba / cccca..." şeklindedir.
•    Bu türde en çok Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman) eser vermiştir.
•    Son bir ya da iki dize, her bendin sonunda aynen tekrarlanıyorsa bu muhammese "muhammes-i mütekerrir", bu dizelerin ilk bend ile yalnızca uyak yönünden uyuştuğu muhammeslere ise "muhammes-i müzdeviç" adı verilir.
Örnek 1:



Örnek 2:

Tardiyye kafiyeli
aaaaa / bbbaa / cccaa
Son iki mısrası nakarat olan muhammeslere edebiyatımızda çok az rastlanmıştır.

Bu kafiye şekilleri dışında, daha çok Tanzimattan sonra görülen değişik kafiye düzenlerinde:

"aaaaa / b b b a a / c c c a " kafiyeli,

"aaaav / b b b b v / ccccv" tardiyye kafiyeli ya da murabbâlarda da olduğu gibi "aaaaa bbbbb ccccc" şeklinde de her bendi ayrı kafiyeli muhammesler de yazılmıştır.

Örnek 3:

————————————————————–

Uyarı: Beş dizeli bentlerden oluşan "tardiyye, tahmis, taştir" adlı nazım biçimleri de vardır: Tardiyye: Muhammesten farkı, başka bir aruz kalıbıyla yazılması ve uyak düzenidir. Tardiyeler "aaaab/ccccb/ddddb..." şeklinde uyaklanır.
Tahmis: Bir gazelin beyitleri önüne üçer mısra ilave edilerek oluşturulan nazım biçimidir. Uyak düzeni "aaaAA/bbbBA/cccCA..." şeklindedir.
Taştir: Genellikle bir gazelin beyitlerinde mısralar arasına üç dize getirilerek oluşturulan nazım biçimidir. Uyak düzeni "AaaaA/BbbbA/CcccA..." şeklindedir.
•    MÜSEDDES: Bentleri altı mısradan oluşan nazım biçimidir.
•    MÜSEBBA: Bentleri yedi mısradan oluşan nazım biçimidir.
•    MÜSEMMEN: Bentleri sekiz mısradan oluşan nazım biçimidir.
•    MÜTESSA: Bentleri dokuz mısradan oluşan nazım biçimidir.
•    MU'AŞŞER: Bentleri on mısradan oluşan nazım biçimidir.

Tahmis Nazım Şekli ve Özellikleri

"Beşleme" anlamında olan tahmis aslında bir muhammestir. Bir gazelin ya da bir kasidenin her beyitinin önüne aynı vezin ve kafiyede üç mısra' eklenerek muhammes haline getirmeğe "tahmîs etme" ve ortaya çıkan muhammese de tahmis denir.
Tahmîs kafiyeleri şu şekilde gösterilebilir: aaa (aa) bbb (ba) ccc (ca) (Örnek 1)
Tahmîs'de de terbî'de olduğu gibi tahmîs edilen beyitle eklenen mısra'lar arasında bir anlam kaynaşması olması zorunludur. Yoksa yapıhan tahmîs başarılı sayılmaz.

Tahmîs edebiyatımızda çok kullanılmıştır. İlk yüzyıllardan başlayarak hemen her şairin divanında bir ya da birkaç tahmîs bulunur.

Şairler, devlet büyüklerinin ya da beğendikleri şairlerin gazellerine, bazan da kendi gazellerine pek çok tahmîs söylemişlerdir.

•    Fuzûlî (ölm. 1566)'nin Lutfî ve Habîbi'ye",
•    Hayalî Bey (ölm. 1577)'in Zatî, Ca'fer Çelebi ve Muhibbî'ye,
•    Nev'i (ölm. 1599)'nin kendi gazeline,
•    Bakî (ölm. 1600)'nin Necâtî Bey, Muhibbî, Sultan Selim, Sultan Murad ve kendi gazeline,
•    Rûhî-i Bağdadi (ölm. 1605-06)'nin Nev'î, Abdî, Ulvî, Rahmî, Hükmî, Hâletî ve Sultan Murad'a,
•    Hayretî (ölm. 1534)'nin Nesîmî ve Ahmet Paşa'ya,
•    Cevrî (ölm. 1654)'nin Nâdirî, Yahya Efendi, Fuzûlî, Makâlî, Nev'î ve Arif Çelebi'ye tahmîsleri vardır.

Şeyhülislâm Yahya (ölm. 1644), Nâ'ilî birer, Nâbî (ölm. 1712) 3, Nedîm (ölm. 1730) 3, Esrar Dede (ölm. 1797), Pertev Paşa (ölm. 1837) tahmîs söylemişlerdir.
En çok tahmîsi olan şairler Beylikçi Ârif, Şeyh Galib, İzzet Molla, Leylâ Hanım ve Şeref Hanım'dır.
Beylikçi Abdülbâkî Arif (ölm. 1713)'in 13, Galib (ölm. 1798-99)'in Mevlânâ'dan
başlayarak Fuzûlî, Hayalî Bey, Nef'î, Râşid ve Pertev Paşa'ya kadar 17 tahmîsi vardır. İzzet Molla (ölm. 1829) 12, Leylâ Hanım (ölm. 1848) 12 ve Şeref Hanım (ölm. 1861) 15 tahmîs yazmışlardır. Tahmis Örnekleri
Nâ'ilî'nin Şeyhülislâm Bahâyî'yi tahmisi 1
Hirâs-ı fitne saldun dehre ey bîdâd neylersün Kopardun yer yer âşub-ı kıyâmet-zâd neylersün Perişanlıklar etdün nev-be-nev îcâd neylesün "Tağıtdun hâb-ı nâz-ı yârı ey feryâd neylersün" "Edüp fitneyle dünyayı harâb-âbâd neylersün" 2
Bulup pervâza ruhsat rüzgâra işveler satdun Perişan etmeğe cem'iyyet-i uşşâkı cân atdun Ne âl etdünse etdün murg-ı canı dama uğratdun "Varup giysû-yı zülf-i yârı biribirine katdun"
"Yine bir fitne tahrik eyledün ey bâd neylersün" 7
Olursun Nâ'ilî-veş gördüğün mahbûba efgende Metâ'-ı sabrunı tâlân eder her tıfl-ı nâzende Mahabbet gam-fezâ esbâb-ı cem'iyyet perakende

"Bahâyî-veş degülsün kâbil-i feyz-i safa sen de" "Tekellüf ber-taraf ey hâtır-ı nâşâd neylersün" Nâ'ilî
Kaynak: Haluk İpekten, Eski Türk Edebiyatı Nazım Şekilleri

    Müseddes Nazım Biçimi ve Özellikleri   
Asıl anlamı "altılı" olan müseddes, her bendi altı mısradan oluşan nazım şeklidir. Bend sayısı 5-7 arasında değişir.

Müseddes-i mütekerrir: Bir müseddeste ilk bendin son veya son iki mısraı diğer bütün bendlerin sonunda tekrarlanıyorsa buna mütekerrir müseddes denir.
1-    a a a a a A    b b b b b A  c c c c c A
2-    a a a a A A b b b b A A c c c c A A
Müseddes-i müzdevic: İlk bendin son mısraı diğer bendlerin sonunda tekrarlanmıyorsa buna müzdevic müseddes denir.
1-    a a a a a a    b b b b b a    c c c c c a
2-    a a a a a a    b b b b c c    d d d d e e


Örnek: Müzdevic müseddes
Menem ki kâfile-sâlâr-ı kârbân-ı gamem Müsâfir-i reh-i sahrâ-yı mihnet-ü elemem Hakîr bahma mana kimseden sağınma kemem Fakîr-i pâdişeh âsâ gedâ-yı muhteşemem Sirişk taht-ı revândur mana vü âh alem
Cefâ vü cevr mülâzım belâ vü derd haşem
......................

Fuzulî eyledügün ahdüne vefâ kılgıl Yeter şikâyet idüp şerh-i mâcerâ kılgıl Vücûdunu hedef-i nâvek-i belâ kılgıl Kamu ezâlara sabr eyleyüp duâ kılgıl Kim ola dost rızâsı hemîn sana hâsıl Rızâ-yı dosttur asl-ı temettu' ey gâfil
mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün

Fuzulî

Açıklaması:
Ben gam ülkesine giden kervanın kafile başı ve mihnet ve elem sahrası yolunun yolcusuyum. Beni başkalarından aşağı sanıp da hor görme, ben padişah gibi bir fakir, muhteşem bir dilenciyim.
Gözümden akan yaşlar bana tahtırevan, ah sancak, cevr ü cefa yardımcı, dert ve bela da teb'amdır (benim boyunduruğum altındadır).
Fuzulî, verdiğin sözde dur. Şikayet edip maceranı anlattığın yeter. Varlığını bela okuna hedef et. O

dostun hoşnutluğunu elde edebilmek için her türlü eziyete sabredip dua et. Ey gafil, hayatın amacı dostu hoşnut etmektir.
Tesdis Nazım Biçimi ve Özellikleri

Asıl anlamı "altılama" olan tesdis, daha önceden yazılmış bir gazelin her beytinin baş tarafına, bu beyitle aynı vezinde ve bu beytin ilk mısraı ile kafiyeli dörder mısra eklenerek meydana getirilmiş ve bendlerden oluşmuş nazım biçimidir. Kafiye dizilişi    "a a a a (a a ), b b b b (b a), c c c c (c a)" şeklindedir.


Örnek: 16. yüzyıl şairlerinden Fevrî'nin (öl. 1571), Şemsî'nin (öl. 1580) bir gazeline yaptığı 5 bendlik tesdisin ilk bendi. Şiirde koyu renk yazılmış beyitler Şemsî'nin gazeline aittir.
Güller açıldı sahn-ı çemen sebze-zârdur Devrân-ı lâle mevsim-i zülf-i nigârdur Hengâm-ı şevk u zevk u kenâr u bahardur Vakt-i cünûn u şevk-i mey-i hoş-güvârdur Bülbül terâne başladı evvel bahardur Şeydâlığum benüm yine bî-ihtiyârdur
Fevrî

Açıklaması:
Güller açıldı, bağlar, bahçeler yemyeşil oldu. Lale zamanı, güzelin zülfünü ele alma mevsimi, neşe ve zevk sürme, güzeli kucağa alma ve çiçek vaktidir. Lezzetli şarap içme isteğinin ve çılgınlığın arttığı vakittir. Bülbül nağmeye başladı, ilk bahardır. Yine elimde olmadan kendimi duygularımın coşkunluğuna bıraktım.

    Müsebba Nazım Biçimi ve Özellikleri   


Yârân idi ki her biri rind-i cihân idi Devrân-ı lâle idi dem-i gülsitân idi Hengâm-ı îş ü vakt-i mey-i ergavân idi Şevk-i cüvân ile bu gönül kâm-rân idi Demler o demler idi zaman ol zaman idi

mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün
Fevrî (öl. 1571)

Açıklaması:
Bir zamanlar ben fakirdim, o da benim can dostum idi. Şarap sunardı, nazikti, nüktedandı. Her biri birer dünya rindi (rind: içi çok bilgili, dış görünüşü kötü olan) olan dostlar vardı. Lale, gül bahçesi, eğlence, erguvan renkli şarap zamanı idi. Genç güzellerin arzusuyla bu gönül mutlu idi. Demler o demler, zaman o zaman idi.
Tesbi Nazım Biçimi ve Özellikleri
Asıl anlamı "yedili" olan tesbî', daha önceden yazılmış bir gazelin her beytinin baş tarafına, bu beyitle aynı vezinde ve bu beytin ilk mısraı ile kafiyeli beşer mısra eklenerek meydana getirilmiş ve bendlerden oluşmuş nazım biçimidir. Kafiye dizilişi    "a a a a a (a a ), b b b b b (b a), c c c c c (c a)" şeklindedir.

Müsemmen Nazım Biçimi ve Özellikleri

Her bendi sekiz mısradan oluşan nazım şeklidir.
Müsemmen-i mütekerrir: Bir müsemmende ilk bendin son veya son iki mısraı diğer bütün bendlerin sonunda tekrarlanıyorsa buna mütekerrir müsemmen denir.
1-    a a a a a a a A    b b b b b b b A    c c c c c c c A
2-    a a a a a a A A b b b b b b A A c c c c c c A A

Müsemmen-i müzdevic: İlk bendin son mısraı diğer bendlerin sonunda tekrarlanmıyorsa buna müzdevic müsemmen denir.
a a a a a a a a    b b b b b b b a    c c c c c c c a


Örnek: Nev'î'nin (öl. 1599) 5 bendlik bir mütekerrir müsemmeninin ilk ve son bendleri.
Bu aşk-ı mecâzun gam-ı hicrânına la'net Dünyada vü ukbâdaki hüsranına la'net Erbâb-ı gamun nâliş ü efgânına la'net Dilberlerinün va'de-i ihsanına la'net Yok yerlere itdükleri peymânına la'net Ol tâifenün gerçek ü yalanına la'net
Bu san'atı icâd idenün cânına la'net Ecdâdına vü aslına erkânına la'net

...........

Yüz hayf bizüm çekdügümüz renc ü anâya Hep sa'y-i belîğ itdügümüz gitdi hebâya Nev'îden irişsün bu nasihat zurefâya
Dil virmeyenler her sanem-i mâh-likaya Tuş olmayalar gaflet ile tîg-i belâya Âmin diyeler hâzır olanlar bu duâya
Bu san'atı icâd idenün cânına la'net Ecdâdına vü aslına erkânına la'net

mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün
Nev'î (öl. 1599)

Açıklaması:
Bu mecazi aşkın ayrılık gamına, dünya ve ahiretteki hüsranına, aşıkların feryat ve inleyişine, güzellerinin "bir gün sana aşkımı bağışlayacağım" diye verdikleri söze, bunun için boş yere ettikleri yemine, onların verdiği sözün gerçeğine de yalanına da lanet olsun. Bu sanatı (mecazi aşk- kul aşk) icat edenin canına, soyuna, sopuna, adet ve usulüne lanet olsun.
Çektiğimiz eziyetlere, sıkıntılara yazıklar olsun, hem de yüzlerce. O güzel çabalarımız hep boşa gitti. Bu öğüt Nev'î'den zarif, kibar kişilerin kulağına erişsin, her ay yüzlü güzele gönül vermesinler, kendilerini yanılıp da bela kılıcının önüne atmasınlar. Burada hazır bulunanlar bu duaya amin desinler. Bu sanatı (mecazi aşk-kul aşk) icat edenin canına, soyuna, sopuna, adet ve usulüne lanet olsun.

Tesmin Nazım Biçimi ve Özellikleri

Asıl anlamı "sekizli" olan tesmin, daha önceden yazılmış bir gazelin her beytinin baş tarafına, bu beyitle aynı vezinde ve bu beytin ilk mısraı ile kafiyeli altı mısra eklenerek meydana getirilmiş ve bendlerden oluşmuş nazım biçimidir. Kafiye dizilişi    "a a a a a a (a a ), b b b b b b (b a), c c c c c c (c a)" şeklindedir. Tesmin edebiyatımızda çok az kullanılmış bir nazım şeklidir.


Mütessa Nazım Biçimi ve Özellileri
Her bendi dokuz mısradan oluşan nazım şeklidir. Bilindiği kadarıyla bu nazım şeklini hiçbir meşhur Divan şairi kullanmamıştır.
Muaşşer Nazım Biçimi ve Özellikleri
Asıl anlamı "onlu, on köşeli" olan mu'aşşer, her bendi on mısradan oluşan nazım şeklidir. Bu nazım biçimi edebiyatımızda müsemmen ve mütessa'a göre daha fazla kullanılmıştır.
Kafiye düzeni:
1-    a a a a a a a a a A    b b b b b b b b b A    c c c c c c c c c A
2-    a a a a a a a a A A b b b b b b b b A A c c c c c c c c A A


    Bir güzel gördüm ki reşk-i sûret-i büt-hânedür

    Kendüsinden gayrıya âteş gibi bîgânedür
    Kim zebanından gelen efsûn ile efsânedür
    Mü'min ü küffâr ile hem-sohbet ü hem-hânedür
    Câm-ı zerrîn nûş ider bir bî vefâ mestânedür
    Nûş iden bir cür'asın bin yıl yeri mey-hânedür
    Tuğ çekmiş bir dilâverdür ki kasdı cânedür
    Nûr-ı tab'umdan çerâğın yakmamışdur yâ nedür
    Rastı ben şem'-i dil-sûzam adû pervanedür
    Kim dolaşsa ateşe pervane yâ divânedür

    ..................
    Ey Hayâlî tâ ki gördüm ol kamer-ruhsârumı
    Mihr-i âlem-tâbdan germ eyledüm bâzârumı
    Vuslatı hicrâna satdum aldılar ikrarumı
    Deyr-i aşkın râhibiydüm kesdiler zünnârumı
    Hâsılı asnâmdan pâk itdiler Ferhâr'umı
    Aldı bir şâh-ı cihân gönlüm ile esrârumı
    Nâr-ı aşkıyla yanup yakılma itdüm kârumı
    Mâh-rûlar şevkine nûr eyledüm destârumı
    Rastı ben şem'-i dil-sûzam adû pervanedür
    Kim dolaşsa ateşe pervane yâ divânedür
fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün

Hayâlî (öl. 1557)
Açıklaması:
Öyle bir güzel gördüm ki, bu güzelin güzelliği puthanedeki resimleri, heykelleri kıskandırır. Ateş gibi kendisinden başka herkese ilgisizdir. Söylediği her şey ya büyü ya da efsanedir. Hem müminler hem de kafirler ile yatar, kalkar, sohbet eder. O, altın kadehten şarap içen vefasız bir sarhoştur. O kadehten bir yudum içenin yeri bin yıl meyhanedir. Canımı almak maksadıyla bayrak açmış bir yiğittir. Çırasını benim nurumdan yakmamıştır da nedir? Doğrusu ben gönüller yakan bir mum, düşman da o mumun etrafındaki pervanedir. Ateşin etrafında dolaşan da ya pervane ya da deli divanedir.
Ey Hayalî, o ay yüzlümü görünce pazarlığım öyle kızıştı ki güneşten de kızgın bir hale geldi.
Sonunda vuslatı (kavuşmayı) hicrana (ayrılığa) sattım, ikrarımı aldılar. Aşk manastırının rahibiydim, zünnarımı kestiler. Kısacası Ferhar'ımı (gönlümü) putlardan temizlediler. Bir dünya şahı gönlümü de sırlarımı da aldı. İşim onun aşkının ateşiyle yanıp yakılma oldu. Ay yüzlü güzeller arzusuyla başımdaki sarığı nur ettim, yaktım. Doğrusu ben gönüller yakan bir mum, düşman da o mumun etrafındaki pervanedir. Ateşin etrafında dolaşan da ya pervane ya da deli divanedir.
Taşir Nazım Biçimi ve Özellikleri
Asıl anlamı "onlama" olan ta'şir, daha önceden yazılmış bir gazelin her beytinin baş tarafına, bu beyitle aynı vezinde ve bu beytin ilk mısraı ile kafiyeli sekiz mısra eklenerek meydana getirilmiş ve bendlerden oluşmuş nazım biçimidir. Kafiye dizilişi    "a a a a a a a a (a a ), b b b b b b b b (b a), c c c c c c c c (c a)" şeklindedir. Ta'şir edebiyatımızda çok az kullanılmış bir nazım şeklidir.

Terbi, Terci, Terkib Kavramları ve Özellikleri
📌 1. TERBÎ'
✅ Tanım
•    Bir şiirin (çoğunlukla gazelin) her beytine iki mısra eklenerek dörtlük (4 mısra) hâline getirilmesidir.
•    Ortaya çıkan yapı murabba düzenindedir.
📐 Yapı
•    Bent sayısı: Gazel beyit sayısı kadar
•    Her bent: 4 mısra
•    Düzen:
o    2 ek mısra
o
�    gazelin asıl beyti (2 mısra)
◻ Kısa Kod

Terbî' = gazeli 4'lü yapmak



📌 2. TERCÎ'
✅ Tanım
•    Bentlerin sonunda aynı mısranın aynen tekrar edilmesi esasına dayanan yapım yoludur.
•    Bu tekrar edilen mısraya vasıta mısrası denir.
📐 Yapı
•    Bent sayısı: Değişken
•    Her bent:
o    4–10 mısra olabilir
o    Son mısra her bentte aynıdır
◻ Kısa Kod
Tercî' = aynı mısra tekrar ediyorsa



📌 3. TERKÎB
✅ Tanım
•    Bentlerin sonunda vasıta mısrası vardır,

•    fakat bu mısra her bentte değişir.
•    Bentler anlamca birbirine bağlıdır.
📐 Yapı
•    Bent sayısı: Değişken
•    Her bent:
o    5–10 mısra
o    Son mısra → vasıta (ama her seferinde farklı)
◻ Kısa Kod

Terkîb = vasıta var ama her bentte değişir
Terkibi Bent Nazım Biçimi ve Özellikleri
Terkib-i Bent, bentlerle kurulan uzun bir nazım biçimidir. Yaşamdan, talihten şikayet; felsefi düşünceler, dini, tasavvufi konular ve toplumsal yergilerin işlendiği şiirlerdir.
En az 3 en fazla 12 bentten oluşur. Her bent genellikle 6 ila 10 beyitten oluşur.
Bentlerin kafiye düzeni gazele benzer. Her bendin (terkib-hane, kıta) sonunda vasıta beyti denen bir beyit vardır.
Her bendin sonunda farklı vasıta beyitleri kullanılır. Bunlar bentlerden ayrı olarak kendi aralarında uyaklanır.

Bentlerin kafiyelenişi gazeldeki gibidir. aa xa xa xa xa xa bb cc xc xc xc xc xc dd . (aa aa aa aa aa aa bb cc cc cc cc cc cc dd).

Edebiyatımızda Bağdatlı Ruhi ve Ziya Paşa bu türün iki önemli şairidir. ikisi de toplumsal konularda yazmıştır.
Terkib-i Bent Özellikleri
1.    Terkib-i bent, bentlerden oluşmuş bir nazım şeklidir.
2.    Her bent 6 ile 10 arasında beyitten oluşur.
3.    Bentlerin sayısı 3 ile 12 arasındadır.
4.    Bentlerin kafiye düzeni gazeldeki gibidir.
5.    Her bentin sonunda "vasıta beyti" adı verilen bir beyit bulunur. Vasıta beyti her hanenin sonunda değişir. Eğer değişmiyorsa terci-i bend olur.
I.    Bend: aa ba ca da ea . vv
II.    Bend: bb cb db eb fb . yy
6.    Hemen her türlü konunun ele alınabildiği terkibi bend edebiyatımızda çok kullanılmıştır.

7.    Özellikle naat, mehdiye, hicviye vb. nazım türleri, sosyal konular, din, tasavvuf ve felsefe konuları, terkib-i bent nazım şekli ile rahatlıkla anlatılmıştır. Ancak terkib-i bendin başlıca konusu mersiyedir. (Bâkî'nin Kanunî Mersiyesi, Şeyh Gâlib'in Esrâr Dede Mersiyesi)
8.    Aruz ölçüsüyle yazılır.
9.    En önemli terkib-i bent üstadı Bağdatlı Ruhi'dir. Tanzimat şairi Ziya Paşa da önemli bir isimdir. Terkib-i Bent Örnekleri
Terkib-i Bend 10 (Ziya Paşa)


(Yükselmek, iyi bir mevkiye gelmek için dostlarını çekiştirmek yeni çıktı, önceleri bu beceriksizliği bilmezdik, bu da yeni çıktı)

(Hırsızlık çoğalıp sadakat sözü moda haline geldi, namusu bitirdik, hamiyet yeni çıktı)

(Düşmanlara dostları yermek bir incelik oldu; başkalarına gönül dostlarından şikayet yeni çıktı)

(Sâdık kişileri aşağılama, reddetme benimsenir oldu; hırsızlara ikram ve yardım yeni çıktı)

(Her ne kadar doğruyu söyleyenler de önceleri nefretle karşılanmışsa da ancak hainlere uyma yeni çıktı)

(Bütün düzenlemeler bazı kâğıtlar ile ilan olunur, söz ile halkın refaha eriştirilmesi ise yeni çıktı)

(Güçsüz olanın en belirgin hakkı saklı tutulur, himaye görenleri her yerde korumak yeni çıktı)

(Gayretli kişiler taassubla suçlanırken dinsizlere özgü derin düşünce yeni çıktı)

(Devletin yükselmesine engel olan İslamiyet imiş, önceleri yoktu, bu rivayet yeni çıktı)

(Her işimizde millî benliğimizi unutarak Batı düşüncesine körü körüne bağlılık yeni çıktı)


(Eyvah bu oyunda bizler yine yandık, çünkü zarar ortada bu konuda bilmem biz ne kazandık). (Ziya Paşa)

Terkib-i Bend / Bağdatlı Ruhi

1.    bent
Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz Biz ehli harâbâtdanız mest-i elest'iz Ter-dâmen olanlar bizi âlûde sanır lîk Bizi mâil-i bûs-ı leb-i câm ü kef-i destiz
Sadrın gözedüp neyliyelim bezm-i cihânın Pây-ı hum-ı meydir yerimiz bâde-perestiz Mâil değiliz kimsenin âzârına ammâ
Hâtır-şirken-i zâhid-i peymane-şikestiz Erbâb-ı garaz bizden irâğ olduğu yeğdir Düşmez yere zîrâ okumuz sâhib-i şastız Bu âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyız Âlâlara âlâlanırız pest ile pestiz
Hem-kâse-i erbâb-ı diliz arbedemiz yok Meyhânedeyiz gerçi velî aşk ile mestiz Biz mest-i mey-i meygede-i âlem-i cânız Ser-halka-i cem'iyyet-i peymâne-keşânız
6. bent
Vardım seher-i taât içün mescide nagâh Gördüm oturu halka olup bir nica gümrâh Girmiş kimisi vahdete almış ele tesbih Her birisinün vir-i zebânı çil ü pencâh Didüm ne sayarsız ne alırsuz ne satarsız K'asla dilinüzde ne nebi var ne hod Allah Didi biri kim şehrimizün hâkim-i vakti
Hayretmek için halka gelür mescide her gâh İhsânı ya pencâh u ya çildür fukarâya Sabreyle ki demdür gele ol mir-i felek-câh Geldiklerini mescide bildüm ne içündür
Yüz döndürüb andan dedüm ey kavm olun âgâh


1. bent
Bizi şarapla sarhoş olmuş sanmayın. Biz elest sarhoşuyuz. Meyhaneye devam edenlerdeniz. Tasavvufun eylemli yönü, dergâhlarda gerçekleşir. Kendisi mutasavvıf bir şair olan Bağdatlı Ruhi de "harabat, meyhane" kelimelerini bu anlamda kullanmaktadır.

Şair biz içki sarhoşu değil, bezm-i eletsin (aşk) sarhoşuyuz demektedir. Şair bu hanede hep "biz" sözünü kullanacaktır ki, tasavvuf ustaları (uzman) anlamındadır. İffetsiz olanlar, bizi namussuzlukla vasıflandırırlar. Oysa biz avuç ve kadehin kenarını öpmek isteyenleriz. Şair harabati bir görünüş içinde kendisini ayıplayanlara cevap vermektedir. Biz aşk kadehinden çekenler ve kadehi sunanların avuçlarını öpen rintleriz demektedir. (Eskiden töre gereği elle ikramda bulunanların avucu öpülürdü.) Kadeh aşk olduğuna göre, saki de mürşid-i kâmildir. Dünya meclisinin başköşesine bakıp da neyleyeyim? Yerimiz içki küpünün dibidir, biz onu sevenlerdeniz.

Şair bu beyitte gözümüz sadarette değil, harabattadır demektedir. Biz aşka kul oluruz, ona diz çökeriz. "Sadr" ile "pây" (baş ve ayak) arasında "Tezat" sanatı vardır. Biz kimseyi incitmeyi sevmeyiz ama kadehi kıran zahidin gönlünü de kırarız. Sert yaptırımları olan zühdi inanışa karşı, şair aşkı savunuyor. Hiç kimseyi incitmeyen bir kişi de olsa, aşkı küçümsediği zaman karşısında şairi görüyor.
Bu beyit, "hane"nin hemen hepsine baskın, mağrur bir eda göstermektedir. Şaire bu duyguyu veren, aşktır. Kötü niyetli kişilerin bizden uzak olması iyidir. Zira parmağımızda şast (yatkınlık, ustalık) vardır, okumuz yere düşmez (hedefine varır). Şair kötü niyetli kimselerin kendisinden uzakta kalmasını hem onlar, hem de kendi namına daha hayırlı buluyor. Çünkü onun attığı oklar, şast sayesinde isabet kaydedecektir. Okun yere düşmemesi, şair için bir üstünlük olarak ele alınmaktadır. Bu ölümlü dünyada biz ne fakiriz, ne zenginiz. Yalnız bize yükseklik taslayanlara biz de yüksekten bakarız, alçak gönüllerle alçak gönüllü oluruz. Şair burada dünyevi bir iddiasının olmadığını ortaya koyarken, her şeyin karşılıklı olduğunu da ileri sürüyor.

Burada "mîr" ile "âlâ" ve "gedâ" ile "pest" arasında leff ü neşir sanatı vardır. Gönül ehli kişilerle arkadaşlık ediyoruz, kavgamız yok. Gerçi meyhanedeyiz fakat aşk ile sarhoşuz. Meyhane içki içilen yerdir ve arbedesi eksik olmaz. Biz aynı meyhanede, aynı aşk kadehini paylaşan, gönül arkadaşlarıyız. Biz can alemi meyhanesinin içkisiyle sarhoş olmuşuz. Kadeh çekenler topluluğunun da baş halkasıyız. Şair bir halkanın etrafında oturup da elden ele kadeh devretme durumunu, bütün dünyayı içine alan bir zincire, kendisini de bu zincirinin baş halkasına benzetmektedir. Şair aynı zamanda bu devri (elden ele dolaşma) ilk başlatan biri olmanın zevk ve gururu içindedir.
Bu şiir 17 benttir. İlk hane ve vasıtasında şair ilâhi aşkı konu olarak ele almakta, diğer hanelerde de başka konuları anlatarak uzun manzume örneği vermektedir.

6. bent
Bir sabah vakti ansızın ibadet etmek için mescide gittim. Yoldan çıkmış kimselerin halka şeklinde oturduklarını gördüm. (Bu beyit bir hikâyenin başlangıcıdır.) Bu topluluktan kimisi vahdete dalmış, eline tespih almış, hepsinin dilinde kırk veya elli sözü var. "Ne alıyorsunuz, ne satıyorsunuz, ne sayıyorsunuz? Dilinizde ne nebi, ne Allah var." dedim.

Biri; "Şehrimizin valisi her zaman hayırda bulunmak üzere mescide gelir." dedi. "O ikbali gökyüzü kadar yüksek olan mürüvvetli kişinin lütufları kırk veya elli akçedir. Bekle, şimdi onun gelme zamanıdır." Buraya kadar olan mısralarda şair, mescidi dolduran ve asıl amaçtan sapmış olan kişiler topluluğunu kınamakta, onları komik ve zavallı bir tablo içinde anlatmaktadır. Kırk elli sözünün ne anlama geldiğini anladıktan sonra: "Mescide gelişlerinin amaçlarını anladım. Onlardan yüz çevirerek, ey cemaat biliniz ki dedim." "Sizden kim uzak olduysa o, Hakk'a yakındır. Sizin tuttuğunuz yol yanlıştır. Sizler dalâlet yolundasınız." "Doğrusu bu ki bütün işimiz iki yüzlülüktür. İbadetlerimizin hepsi (böyle yapınca) boşunadır."

İki örneği verilen bu 17 bentten oluşan terkib-i bent'in baskın fikri; din namına yapılan safsata, riya gibi iki yüzlülüklere ait yergilerdir. Şair bu yergi fikrinden hemen hiç ayrılamamış, daha çok aşk konusunun işlendiği gazellerinde bile toplumun her türlü aksayan yönlerini kınamıştır.

Terbi-i Bent Nazım Şekli ve Özellikleri
Sözlük anlamı "dörtleme, dörtlü hâle getirilmiş bent" demektir.
Terbî'-i bend, her biri dört dizeden oluşan bentlerle kurulan, bağımsız bir nazım biçimidir. Başka bir şiirin üzerine yazılmaz; gazelden türetilmez.
Bentler aynı ölçüyle yazılır ve genellikle murabba düzeninde kafiyelenir. En yaygın kafiye düzeni şu şekildedir:
aaaa / bbba / ccca / ddda ...
Burada her bent kendi içinde kafiyelidir; bentlerin son dizeleri çoğu zaman birbirine bağlanarak bütünlük sağlar. Ancak tekrar eden sabit bir dize (vasıta mısrası) yoktur. Terbî'-i bendde zamîme bulunmaz; dizeler sonradan eklenmiş değildir. Bentlerin dizeleri, ilk yazılış anından itibaren bir bütün hâlindedir. Bentler anlam bakımından birbirine bağlıdır ve şiir baştan sona tek bir konu etrafında gelişir. Edebiyatımızda az kullanılan bir nazım şeklidir.
Terci-i Bent Nazım (Şiir) Biçimi ve Özellikleri
Terci-i Bent, her bendindeki beyit sayısı genellikle 4 ile 10 arasında olan ve en az üç bendden meydana gelen bir nazım biçimidir. Tercî'-i bendde de terkîb-i bendde olduğu gibi
bendlere hâne ya da tercî'-hâne, bendleri birleştiren beyitlere de vâsıta yahut bendiyye denir. Bu terimlerin yerine yalnızca bendin kullanıldığı da görülmektedir.
Bu nazım biçiminde vasıta beyitleri dışında her bend kendi içinde diğer bendlerden bağımsız olarak kaside ya da gazel gibi kafiyelenmiştir. Vasıta beyti ise bendlerden bağımsız olarak kendi içinde kafiyelidir ve her bendin sonunda aynen tekrarlanır.
Kafiye düzeni şöyledir: aa, xa, xa, xa, xa... ZZ; bb, xb, xb, xb, xb... ZZ, ...
Tercî-i bendde bendlerdeki beyit sayıları genellikle birbirine eşittir. Ancak beyit sayıları birbirinden farklı bendlerden oluşmuş tercî'-i bendlere de rastlanmaktadır. Terkîb-i benden tek farkı vasıta beytinin bend sonlarında aynen tekrarlanması dır. Tercî'-i bendler mersiye, övgü, yergi, sosyal eleştiri gibi çok farklı konularda yazılmıştır.

Tercî-i bend, Türk edebiyatında XIV. yüzyıldan itibaren görülen bir nazım biçimidir. Ziya Paşa'nın tercî'-i bendi bu nazım şeklinin edebiyatımızdaki en başarılı örneklerindendir. (Prof.Dr.M.A. Yekta SARAÇ, Eski Türk Edebiyatında Biçim ve Ölçü)
Terci-i Bent Özellikleri:
1.    Bentlerden oluşmuş bir nazım şeklidir.
2.    Her bent 4 ile 10 arasında beyitten oluşur.

3.    Bentlerin sayısı 5 ile 12 arasındadır.
4.    Bentlerin kafiye düzeni gazeldeki gibidir.
5.    Her bentin sonunda "vasıta beyti" adı verilen bir beyit bulunur, bu beyit hiç değişmez; eğer değişirse terkib-i bent olur.
I.    Bend: aa ba ca da ea . vv
II.    Bend: bb cb db eb fb . vv
6.    Terci-i bentlerde vasıta beyti her bendin sonunda aynen tekrarlandığı için, aynı fikir çerçevesinde toplanan bir konu bütünlüğü vardır. Vasıta beyti şiire monotonluk vermeyecek şekilde güzel olmalıdır. Bu sebeple zor yazılan bir şiirdir.

7.    Terci-i bendin konuları arasında felek, Allah'ın kudreti, kainatın sonsuzluğu, hayatın zorlukları, dünyadan şikayet vb. soyut konular ile mersiye, mehdiye, tevhid gibi nazım türleri ilk sırayı alır.

8.    Aruzla yazılır.

En önemli terci-i bent sanatçıları: Ziya Paşa ve Şeyh Galip'tir. Terci-i bent örnekleri
Tercî'-i Bend Örneği-1



Terci-i Bent Örneği-2
Terci-i benci der-sitâyiş-i Sultân Murâd ibn-i Süleyman Hân / Baki aa xa xa ... VV bb xb xb ... VV



Terci-i bend Örneği-3 (Ziya Paşa)


Kesb-i yakîne âdem için yoktur ihtimâl, Her i'tikâd akla göre gâibânedir.
Yârab! Nedir bu keşmekeş-i derd-i ihtiyâç? İnsanın ihtiyâcı ki bir lokma nânedir.
Yoktur siper bu kubbe-i fîrûze-fâmda, Zerrât cümle tîr-i kazâya nişânedir.
Asl-ı murâd hükm-i ezel bulmadır vücûd, Zâhirdeki savâb ü hatâ hep bahânedir.
Bir fâilin meâsiridir cümle hâdisât,
Ne iktizâ-yı çerh ü ne hükm-i zamânedir. Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl. – II –

Ecrâm-ı bî-nihâye ile pürdür âsmân, Nisbet olunsa zerre değildir bu hâk-dân. Bin şems-i tâbdâr ü hezârân meh-i münîr, Yüz bin sevâbit ü nice seyyâre-i ıyân.
Her şems eder tevâbi-i mahsûsasiyle seyr, Her tâbie tevâbi-i uhrâ eder kırân.
Her şems eder levâhikına neşr-i feyz-i hâs, Her lâhikın tabiatı emsâline nihân.
Her cümle merkezinde eder seyr-i bî-vukûf, Her kıt'a mihverinde bulur feyz-i câvidân. Her cümle-i vesîada mebsût bin vücûd,
Her kıt'a-yı fesîhada meşhûd bin cihân. Her bir vücûd masdar olur bin vücûd için, Her bir cihân hezâr cihândan verir nişân. Her zerrede tarîka-i mahsûsa üzre feyz, Her cismde tabîat-ı mahsûsa üzre cân.
Her âlemin sinîn ü tevârîhi muhtelif,
Her bir zemînde başka hisâb üzeredir zaman. Peyvestedir sevâhili girdâb-ı hayrete,
Bir bahrdır ki hâsılı bu bahr-ı bî-kerân. Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl. – III –

Bir zerredir ki zerre-i nâ-müntehâ-yı hâk, Bir zerre hârice edemez andan infikâk.
Lübbü lehîb-i nâr ile bir gûy-ı âteşîn, Kışrı mecâri-i yemm ü nehr ile çâk çâk. Nisbetle kışrı hacmine ol lübb-i âteşin, Şol kubbedir ki ferş oluna anda berg-i tâk. Bu kışrdır ki cümle-i hayvâna rûz u şeb, İhzâr-ı rızk u tûşe için eyler inhimâk.
Gâhî teneffüs eyleyicek ejder-i zemîn, Kûh-ı şerer-feşânlar eder arzı lerze-nâk. Ol zerre-i cesîmeyi fânûs-ı şem'-vâr, Olmuş muhît tûde-be-tûde nesîm-i pâk. Kim rûz u şeb o sofra-i âlem-şümûlden, Her nefs rızkın almada ber-vech-i iştirâk. Bu noktadır yemîn ü şimâli beyân eden, Eyler cihâta akl bu merkezden insilâk.
Zerrât-ı kevn bunda bulur neşve-i hayât, Efrâd-ı halk bunda çeker cür'â-yı helâk. Husbîde-i firâş-ı emândır nüfûs hep,
Bir top-ı şû'le-nâkde bî-kayd-ı vehm ü bâk. Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl.
– IV –

Dendân-ı şîre lokma olur âhuvân-ı zâr, Bir gûsfendi tû'me kılar gurk-i cân-şikâr. Bî-cürm iken gıdâ-yı anâkib olur meges, Mâ'sum iken kebûteri şâhin eder şikâr.
Âciz iken ukâba giriftâr olur keşef, Gûk-ı zaîfi kût edinir bî-vesîle mâr.
Bî-cünha mâkiyân-beçeyi çâk eder zagan, Bî-sâbıka dü pâre eder mûşu mûş-hâr.
Güncişk-i zâr-ı bâşe-i perrân helâk eder, Eyler tezervi pençe-i gadrinde bâz hâr. Mâr-ı zemîne lokma olur mürg-i tîz-per, Mürg-i hevâya tu'me olur mâhî-i bihâr.

Gavvâsı hırs-ı gevher eder lokma-i neheng, Kebgi ümîd-i dâne eder teleye şikâr.
Dürdâne-i derûnu için çâk olur sadef, Âvâzıdır kafesde eden bülbülü nizâr. Bîdesterin helâkine hayye olur sebeb, Katl-i samûr-ı zâra olur postu medâr. Gâlib zebûnu kâidedir eylemek telef, Yerde, hevâda, bahrde cârî bu gîrûdâr. Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl. – V –

Gâh âfitâb u gâh kevâkib gehi cemâd, Oldu ilâh-ı mu'tekad-ı zümre-i ibâd. Geh icl ü gâh âteş ü Yezdân u Ehrimen, Geh nûr u zulmet oldu kazâyâ-yı i'tikâd. Akl u cemâl ü aşk ilâh oldu bir zaman, Bütlerle doldu bir nice yıl cümle-i bilâd. Encâm erdi nevbet-i tevhîd-i zât-ı Hak,
Geldi zuhûra bunda da bin fitne bin fesâd. Geh ayn u gâh gayr sanıp halk u hâlıkı, Geh cem'e gâh farka ukûl etti i'timâd.
Oldu hezâr zât denip geh sıfâta ayn, Bir aslda gehî nice asl etti ittihâd.
Her şahs nefs unsuruna nisbet eyleyip, Aklınca bir ilâh-ı müşahhas eder murâd. Yek-dîgere ne rütbe muhâlifse şahs u akl, Âlemde ol kadar mütehâliftir i'tikâd.
Hikmet budur ki âherine hasm olur bilip, Her kavm kendi mesleğini menhec-i sedâd. Ammâ bu ihtilâf ile maksûdu cümlenin, Bir hâlıka hulûs ile etmektir inkıyâd.
Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl. – VI –

Güller güler figânla geçer ömr-i andelîb, Bîmâr ihtizârda ücret diler tabîb.
Mânend-i lâşe nâ'ş-ı tüvanger zelîl ü hâr, Kerkes misâl vâris ü gassâl nâ-şekîb.
Bâlîn-i nâza hâce-i şehr eyler ittikâ, Hâk-i mezellet üzre yatır aç bir garîb.
Pertev-fürûz-ı bezm-i tarab şem-i hande-rîz, Pervâne-i şikeste-per üftâde-i lehîb.
Sûm ü basal çü nergis ü lâle güşâde-leb, Mahbûs künc-i mahfaza-i tengnâda tîb. Bister-nevâz-ı izz ü safâ ahmak-ı hasîs, Külhan-nişîn-i züll ü hevân âkıl-i hasîb. Geh devlet-i cihândan eder cehl behre-yâb, Geh lokma-i aşâdan eder akl bî-nasîb.
Makbûl-i bezm-i sohbet olur müfsid-i leîm, Menfûr-ı tab'-ı âlem olur nâsih-i musîb.
Gâhî muhakkar-ı cühelâ şâir-i beliğ, Gâhî musahhar-ı humakâ fâzıl-ı edîb. Bir âcizin maîşeti noksan-pezîr olur, Bir zâlimin umûru eder kesb-i fer ü zîb.
Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl. – VII –

Yârab! Nedir bu dehrde her merd-i zû-fünûn, Olmuş belâ-yı akl ile ârâmdan masûn!
Yârab! Niçin bu arsada her şahs-ı ârifin Mikdâr-ı fazlına göre derdi olur füzûn? Her hangi sûya atf-ı nigâh etse bî-huzûr, Her hangi şey'e sarf-ı hayâl etse aklı dûn.
Mümkün müdür ki hakîkat-i eşyâyı vezn ü derk? Mîzan-ı akla dirhem-i tâdil iken zunûn.
Güncîde-i basîret olur mu bu acz ile? Haysiyyet-i havâdis ü keyfiyyet-i şuûn. Gûyâ ki bunca mihnet ü gam az gelip olur, Bir de tahakküm-i cühelâ ile bağrı hûn.

Bilmem ki muktezâ-yı nizâm-ı cihân mıdır? Dâim cihânda câhil olur mes'adet-nümûn! Cârî cihân cihân olalıdır bu kâide,
Bir akmak-ı denîye olur ehl-i dil zebûn. Nâdânı firâz-ı izz ü saâdette ser-firâz, Dânâ hazîz-i acz ü mezellette ser-nigûn. Nâdânı kâm-perver eder tâli'-i bülend, Ehl-i kemâli sâil eder baht-ı vajgûn.
Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl. – VIII –

Düştü cüdâ naîm-i safâdan Ebü'l-beşer, Oldu Halîl'e tecrübe-geh gerden-i beşer. Yâkûb'u kıldı firkat-i ferzend eşk-bâr, Oldu cenâb-ı Yûsuf'a çâh-ı belâ makarr. Eyyûb'u illet-i beden inletti zâr zâr, Minşâra eyledi Zekeriyyâ fedâ-yı ser.
Başı kesildi gadr ile Yahyâ-yı mürselin, Çıktı semâya zulm ile İsî-i bî-peder.
Tâif'de nâ'li lâ'le dönüp oldu hem şikest, Yevm-i Uhud'da dürre-i nâb-ı Peygamber. Taş bağladı mecâ' ile batn-ı pâkine, Dünyâya rağbet eylemedi seyyidü'l-beşer. Te'sîr-i semm ile eyledi Sıddîk irtihâl, Oldu şehîd-i tîg-i kazâ âkıbet Ömer.
Encâm erdi câmi-i Kur'ân şehâdete, Âhir cenâb-ı Haydar'a da etti tîg eser.
Mesmûmen etti zât-ı Hasan Adn'e intikâl, Mazlûmen oldu Şâh-ı şehîdân bürîde-ser. Her kimde aşk gâlib ise kurb-ı Hazret'e, Ol denli andadır elem ü derd-i bîşter.
Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl. – IX –

Kimdir bu aczi hâss kılan nev'-i âdeme? Kimdir bu nev'i eşref eden cümle âleme? Şeytân u nefsi kimdir eden âlet-i şürûr?
Kimdir koyan zebûn-ı hevâyı cehenneme? Mansûr'u kim düşürdü Ene'l-hak diyârına? Kim verdi hükm katli için şer'-i erkeme?
Kimdir şarâbı hurmet ile telh-kâm eden? İ'mâl-i câm ü bâdeyi kim öğreten Cem'e? Kimdir Yehûd'u münkir-i i'câz-ı Hakk eden? Kimdir Mesîh'i nefh kılan zât-ı Meryem'e?
Kimdir veren cesâret-i şerr ü fezâhati? Süfyân'a, Ca'de'ye, Şemr'e, İbn Mülcem'e? Kimdir Nasîr-i Tûs'u Hülâgû'ya sevk eden? Musta'sım'ı kim etti karîn İbn-i Alkem'e?
Kimdir veren alîle tedâvîye ihtiyâç? Kimdir koyan meziyyet-i ıslâhı merheme? Zenbûr kimden eyledi tahsîl-i hendese?
Bülbüllere kim eyledi ta'lîm-i zemzeme? Kimdir bu kârgâha çeken perde-i hafâ?
Kimdir veren tasavvur-ı teftîş âdeme? Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl. – X –

Etmiş kimisi râhatın ikbâl için fedâ, Olmuş kimi beliyye-i idbâra mübtelâ. Olmuş kimi tüvanger-i devrân iken zelîl, Olmuş kimine serveti sermâye-i anâ.
Toplar kimisi vâris ü hâdis için nukûd, Eyler kimisi servet için ömrünü hebâ. Düşmüş kimi tecessüs-i kibrît-i ahmere, Olmuş kimine mûcib-i iflâs kimyâ.
Etmiş kimin harîs-i kıtâl arzû-yı şân, Kılmış tama' kimisini can-dâde-i vegâ. Olmuş kimi musahhar-ı efsûn-ı çeşm-i yâr, Olmuş kimi mukayyed-i gîsû-yı dil-rübâ.

Etmiş hevâ-yı lâle kimin dâğdâr-ı gam, Olmuş kimine derd-i gül ü yasemen belâ. Tefrîk için kimisi okur rukye-i füsûn, Teshîr için kimisi yazar nüsha-i duâ.
Olmuş kimi safâ ile rind-i piyâle-keş, Olmuş kimisi hırs ile üftâde-i riyâ.
Etmiş hulâsa bir emel-i hâs-ı bî-lüzûm, Her şahs-ı hürü kayd-ı esâretle mübtelâ. Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl. – XI –

Mazlûma zâlim eyler iken zulm ü gadr ü âl, Kârında âsim olduğunu eylemez hayâl.
Emvâl-i halkı sârik alıp sârikim demez, Kâtil vebâl-i katle dahî vermez ihtimâl. Ber-vech-i hak beyân eder elbette fi'line, Her hangisinden eyler isen ayrıca suâl.
Bir memlekette salb olunur kâtı'-ı tarîk, Bir yerde mûcib-i şeref ü fahr olur bu hâl? Bir beldede hicâb-ı zenân ayb olur yine, Bir şehrde bu hâlet olur bâis-i cemâl.
Meşreb olur şarâbı içip hurmetin bilir, Mezheb olur hukûk-ı ibâdı görür helâl.
Bir âkıl-i müsellemetü'l-etvâra mahrem ol, Mişvâr u tavrını nazar-ı î'tibâra al.
Seyret ne denlü vaz'-ı garîbi eder zuhûr, Kim her biri cünûna olur başka başka dal. Vâbestedir hayâline ef'âli herkesin, Kimse umûruna edemez nisbet-i dalâl.
Akl ü cünûnu, bâtıl u hakkı beyân için, Yoktur cihânda hayf ki mîzân-ı i'tidâl. Subhâne men tahayyera fî sun'ihi'l-ukûl, Subhâne men bikudretihî ya'cizü'l-fühûl. – XII –


Divan Edebiyatı Şairleri
•    Abdî
•    Abdullah Bosnevî
•    Abdullah Vassaf Efendi
•    Abdülkerim Sabit Bey
•    Abdürrahman Eşref
•    Âdem Dede
•    Âdile Sultan
•    Ahdî
•    Ahmed Fakih
•    Ahmed Paşa
•    Ahmed-i Dâî
•    Ahmedî
•    Ahmed Rıdvan
•    Âkif Paşa
•    Ali Rıza Paşa

•    Ali Şir Nevai
•    Arife Hanım
•    Arifzade
•    Âşık Paşa
•    Âşık Şem-î
•    Aşkî İlyas
•    Aydınlı Visali
•    Âzerî Çelebi
•    Azmizâde Hâletî
•    Bâkî
•    Behişti Ahmet Sinan Çelebi
•    Bosnalı Sabit
•    Bursalı Celilî
•    Bursalı Rahmî
•    Celâlzâde Mustafa Çelebi
•    Cemîlî
•    Cevrî
•    Derviş Paşa
•    Ebubekir Kânî Efendi
•    Edirneli Nazmi
•    Enderûnlu Fâzıl
•    Enderunlu Vâsıf
•    Esrâr Dede
•    Eşrefoğlu Rûmî
•    Fasîh
•    Fehîm-i Kadîm
•    Figânî
•    Fikri Derviş Çelebi
•    Fitnat Hanım, Hazinedarzade
•    Fuzûlî
•    Gülşehri
•    Güvahi
•    Hacı Edhem Bey
•    Hamîzâde Celilî
•    Hamâmîzâde İhsan Bey
•    Hamdullah Hamdi
•    Hâmî-i Âmidî
•    Hasan Âtıf Karadereli
•    Haşmet
•    Hatice Nakiye Hanım
•    Hayâlî Bey
•    Hayati
•    Hayreti
•    Hecrî
•    Hersekzâde Ahmed Paşa
•    Hıfzı Mehmed Efendi
•    Hızır Reis

•    Hoca Dehhânî
•    Hoca Mesud
•    Hubbi Hatun
•    I. Ahmed (Bahti)
•    I. Mahmud (Sebkati)
•    I. Selim (Yavuz Sultan Selim, Selimi)
•    I. Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman, Muhibbi)
•    II. Bayezid (Adli)
•    II. Mahmud (Adli)
•    II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed, Avni)
•    II. Osman (Genç Osman, Farisi)
•    II. Selim (Sarı Selim, Selimi)
•    III. Ahmed (Necib, Ahmedi)
•    III. Mehmed (Adli)
•    III. Murad (Muradi)
•    III. Selim (İlhami)
•    IV. Murad (Muradi)
•    İbrâhim Gülşenî
•    İbrahim Şâhidî
•    Kadı Burhâneddin
•    Kafzade Abdülhay Çelebi
•    Kalkandelenli Muîdî
•    Kami
•    Kara Fazlı
•    Keçecizâde İzzet Molla
•    Ketencizâde Mehmed Rüşdî
•    Kınalızade Mehmet Fehmi
•    Koca Mehmed Râgıb Paşa
•    Kul Mesud
•    Lâmiî Çelebi
•    Latîfî
•    Leskofçalı Galib
•    Leskofçalı Yahya
•    Leyla Hanım
•    Mevlana
•    Mihrî Hatun
•    Muhyiddin Abdal
•    Mustafa Zekai
•    Nâbî
•    Nâilî
•    Necâtî
•    Nedîm
•    Nef'î
•    Nergisî
•    Nesîmî
•    Neşâtî
•    Nev'îzâde Atâyî

•    Nisâyî
•    Nizami Gencevi
•    Osmanzâde Ahmed Tâib
•    Priştineli Mesihi
•    Rahîmî
•    Revânî
•    Rezmî
•    Riyâzî
•    Salacıoğlu
•    Sarhoş Abdi Çelebi
•    Sehî
•    Seyyid Vehbi
•    Sırrî Hanım
•    Sultan Veled (Mevlana Celaleddin Rumi'nin Oğlu)
•    Subhizade Feyzi
•    Süleyman Çelebi
•    Sünbülzâde Vehbî
•    Şehrî
•    Şehzade Bayezid (I. Süleyman'ın oğlu)
•    Şeref Hanım
•    Şeyh Galip
•    Şeyhî
•    Şeyyad Hamza
•    Şeyyad İsa
•    Tacizade Cafer Çelebi
•    Taşlıcalı Yahya
•    Tatavlalı Mahremi
•    Usûlî
•    Yenişehirli Avni
•    Yusuf Garibi
•    Yûsuf Meddah
•    Zâtî
•    Zekeriyâzâde Yahyâ Efendi
•    Zeynünnisa Zeynep
•    Zuhûrî
•    Zübeyde Fitnat Hanım

Abdî
Abdî, Osmanlı Devleti Türk divan şairidir ve 16. yüzyılda yaşamıştır. Yaşamı hakkında bilgi yoktur. Doğum ve ölüm tarihleri de bilinmemektedir. Ancak 1545 yılında yazılmış 1071 beyitlik Niyazname-i Sa'd ü Hüma (Sad ve Hüma'nın yakarışları) adlı bir mesnevisi vardır. Diğer bir yapıtı da Nüzhatname-i Abdi (Gül ü Nevruz) (Gülbahçesi veya Nevruz Gülü) 'dür. Her iki yapıtın konusu da İran edebiyatından alınmıştır. Bu iki yapıtında dil tarihi bakımından önemi vardır.
Niyaznamede'ki bir kayıttan Nüzhatname-i Abdi (Gül ü Nevruz) (Gülbahçesi veya Nevruz Gülü) adlı yapıtın Manisa'da bulunan Şehzade Selim'e sunulduğu anlaşılır.

Eserleri
•    Niyazname-i Sa'd ü Hüma (Sad ve Hüma'nın yakarışları)
•    Nüzhatname-i Abdi (Gül ü Nevruz) (Gülbahçesi veya Nevruz Gülü)
Abdullah Bosnevî Hayatı
Bosna'da 1584 yılında doğmuştur. Abdullah Bosnevi ilköğrenimini Bosna'da yaptıktan
sonra istanbul'a giderek dönemin ünlü bilginlerinden islam bilimleri okudu.Tasavvuf konularına ilgi duyunca Bursa'ya gitti. Bursa'da Bayramiye tarikatı Melamilik kolu ileri gelen şeyhlerinden Hasan Kabaduz'a bağlandı. Hasan Kabaduz efendi ile ilgili kendisinin Hicri 1010 yılında Bursa'da vefat ettiği dışında hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Abdullah Bosnevi çıktığı hac yolculuğunda önce Hicaz sonra Mısır'a uğradı ve Arap coğrafyasında Melamiliğin tanınmasını sağladı. İbn-i Arabi'nin Fusûs'una yazdığı Türkçe şerhten sonra Arapça kaleme aldığı şerh Arap dünyasında melamiliğin ve Vahdet-i Vücud'un yayılmasını kolaylaştırmıştır.
Dönüşünde bir süre Şam'da bulundu. Şam'da Şeyh Muhyiddin Arabi'nin türbesi yakınlarına yerleşti, toplumla ilgisini kesti ve inzivaya çekildi.
Eserleri
Altmıştan fazla eseri olan ve Hadis, fıkıh ve tefsir alanında geniş kapsamlı çalışmalar yapan ve özellikle tasavvuf alanında birbirinden değerli yapıtlar veren Abdullah Bosnevi'nin en
çok Muhyiddin İbn Arabi'nin Füsusu'l Hikem'ini yorumlayan Şerh-i Füsusu'l Hikem adlı kitabı önemlidir. Yaşamının son yıllarını Konya'da geçirdi.1644 yılında ölmüştür. Mezarı
Konya'da Sadreddin Konevî'nin kabrinin yanındadır.Abdullah Bosnevî Vahdet-i
Vücud düşüncesini islam alemi tasavvuf kültürü içinde temsil eden en önemli mutasavvıflardan bir tanesidir.
Bazı Eserleri
•    Tecelliyâtü arâisi'n-nusûs fî manassâti hikemi'l-fusûs. Kısaca Şerh-i Fususu'l Hikem adıyla anılan Muhyiddin İbn Arabi'nin Fususu'l Hikem adlı eserinin Türkçe şerhidir.
•    Şerh-i Fusûs. Fususu'l Hikemi ikinci kez Arapça olarak şerhettiği eseridir.
•    Kurratü ayni'ş-şühûd ve mir'âtü arâyisi meâni'l-gaybi ve'l-cûd. İbnü'l-Fârız'ın tâiyyesinin şerhidir.
•    Kitâbu sırrı'l-hakâyıkı'l-ilmiyye fi beyânil-a'yâni's-sâbite. Tasavvufun en önemli kavramlarından biri olan A'yân-ı sâbite hakkında çalışmasıdır.
•    Kitâbu'l-lübbi'l-lüb fî beyâni'l-ekli ve'ş-şürb. Yemek içmekle ilgili Kur'an'ın ifadelerini yorumlayan bir çalışmadır.
•    Kitâbu sırrı'l-feyz ve'l-asr fî tefsiri sûreti'l-asr. Zaman'ın tasavvufi anlamını açıkladığı eseridir.
•    Şerh-i cezîre-i mesnevî. Mesnevi'den seçilen 360 beytin şerhidir.

Abdullah Vassaf Efendi Hayatı
Akhisarlı Şeyh Mecdeddin soyundan Mehmet Efendi'nin oğludur.

İlköğrenimin Akhisar'da gördükten sonra İstanbul'a yerleşti. Dönemin müderrislerinden Kara Halil Efendi'den ders aldı. Önce "hariç" derecesiyle Yunus Paşa Medresesi'nde görev yaptı. 1699'da imtihanla müderris oldu. ve o yıl Kara Halil Efendi'ye damat oldu. 1724'te Selanik kadısı oldu.
1727'de, Edirne payesiyle Mısır kadılığına getirildi. 1733'ten başlayarak üç kez art arda fetva emini oldu.
1736'da mezhep meselelerini görüşmek üzere İran coğrafyasında hâkim Afşar Hanedanı'ndan Nadir Şah'a giden İmrahor Mustafa Paşa başkanlığındaki ilim
heyetine Anadolu payesiyle fetva emini olarak katıldı. İran alimleriyle yaptığı görüşmelerde sağladığı başarıyla ünlendi. Bundan sonra "İrani Abdullah Efendi" veya "İran Kazaskeri Abdullah Efendi" diye anıldı.
1741'de Anadolu Kazaskeri, 1749 ve 1752'de iki defa fiilen Rumeli Kazaskeri olan Abdullah Vassaf Efendi 1755'te Şeyhülislamlık makamına getirildi. Fakat çok yaşlı olduğundan bu görevde beş ay kaldıktan sonra alındı. Bursa'ya sürgüne gitti ama sonra bağışlanarak İstanbul'a döndü.
Doksan dokuz yaşında Haziran 1761'de İstanbul'da öldü. Eyüp'de kayınpederi Kara Halil Efendi mezarı yakınına defnedildi.
Şeyhülislam Mehmed Esad Efendi, Abdullah Vassaf Efendinin oğludur.
Sanatı
Abdullah Vassaf Efendi Türkçe, Arapça, Farsça şiirler yazmıştır. Talik yazıda Siyahi Ahmet Efendi'den ders almış usta bir hattattı. Şiirlerinde Abdi ve Vassaf mahlaslarını kullanmıştır.
Divançe'sinden başka Hayal-i Behçet-abad adlı manzum eseri dinî konularda öğüt veren 1500 beyitlik bir eserdir. Kelam ilmine dair Zemzeme adlı bir eseri, çeşitli dinî risaleleri, tercümeleri ve edebî nazireleri vardır. Fetvaları Fetava-yı Vassaf adı altında toplanmıştır.
Abdülkerim Sabit Bey

Abdülkerim Sabit Bey (1863, Saray kasabası, Bosna – 28 Ekim 1913, İstanbul), Türk divan şairi, bürokrat.
Türk edebiyatında kendinden önceki Tanzimat edebiyatının izlerini taşıyan ve Servet-i Fünûn edebiyatının hazırlayıcısı olan ara nesle mensup edebiyatçılardan birisidir. Tanzimat dönemi edebiyatçılarından Muallim Naci'ye yakınlığı ile bilinir.
Yaşamı
1863 yılında Bosna'nın Saray kasabasında doğdu. Babası, Trabzon naibi Şerif Mahmûd Bey'dir. Sıbyan mektebinden sonra eğitimine bir buçuk yıl kadar süreyle Galatasaray Sultani
Mektebi'nde devam etti. Ayrıca özel hocalardan Arapça, Farsça, Fransızca, coğrafya, fenn-i hesap ve tarih gibi dersler aldı. Galatasaray Sultanisi'ndeki öğrenimini tamamlamadan ayrıldı.
On beş yaşındayken Hariciye Tercüme Odası 'nda çalışmaya başladı. Ardından çeşitli konsolosluklarda, Batum Başkonsolosluğunda ve Hariciye Nezareti İstişare Odası Muavinliğinde bulundu. Çalışmaları İran hükûmeti Rus hükûmeti tarafından verilen nişanlar, Osmanlı Devleti'nin verdiği Hamidiye Hicaz demiryolu madalyası ile ödülendirildi. Hariciye Nezareti İstişare Odası Muavinliği görevi sırasında emekliye ayrıldı.
1880'li yılların başında gazete ve dergilerde şiirler yayımladı. Şiirlerinde Muallim Naci'nin izinden giderek batılılaşan Türk şiiri ile divan şiirinin sentezine ulaşmaya çalıştı. Yirmi beş adet

şiirini Sabah-ı İnşirah (1884) adlı kitapta topladı. Şirilerinin tematik özünü hüzün, melankoli ve aşk oluşturmakta idi.
Abdülkerim Sabit Bey, Muallim Naci'nin Kasım 1885-1886'da çıkardığı, altı sayı
yayımlanan İmdâdü'l-Midâd adlı edebi derginin imtiyaz sahibi idi. Bu dergide şiirleri, çevirileri yayımlandı. İmdâdü'l Midâd mecmuası sayesinde basın çevresinde tanındı.
28 Ekim 1913 tarihinde İstanbul'da öldü. Edirnekapı Mezarlığı'na defnedildi.
Eserleri
•    Sabâh-ı İnşirâh, İstanbul Mihran Matbaası, 1884

Abdürrahman Eşref

Abdürrahman Eşref (ö. 1748), Osmanlı alim ve divan şairidir. Kıbrıs Mollası adı da
verilir. İstanbul'da doğmuştur. Divan şairi Ahmed Nedim'in amcası olduğu bazı kaynaklarda geçse de aslında Nedim'le herhangi bir akrabalığı yoktur. Medresede öğrenim gördü. Abdürrahman Eşref uzun süre Kıbrıs kadılığı da yapmıştır.
Eserleri
•    Tezkiret-ül Hikem fi Tabakat-ül Ümem (Milletlerin Tabakaları Hakkında Hikmetler Tezkiresi)
•    Uyun-ül Ulum (İlimlerin Kaynakları)
•    Mir'at üs Safa (Safa Aynası)
•    Şerh-i Muamma-i Sagir li-Mevlana Cami (Mevlana Caminin Küçük Muammasının Şerhi)
•    İlm-ül Ahlak (Ahlak İlmi)
•    Zerrinname
•    Keşf-üz Zünün

Âdem Dede
Âdem Dede (ö. 1652), Osmanlı Devleti Türk Mevlevi şairi. Doğum tarihi bilinmemektedir ama 1591 olduğu tahmin edilmektedir. Antalya'da doğmuştur. Din eğitimini yörenin ünlü dervişlerinden alan Adem Dede daha sonra bilgisini artırmak ve mevlevi olmak için İstanbul'a gitti. Galata Mevlevihanesi'nde, İsmail Ankaravi'nin yanına yerleşti ondan eğitim aldı. İsmail Ankaravi'nin ölümüyle aynı mevlevihaneye şeyh oldu. Dostlarıyla birlikte sohbet toplantıları düzenler, bu toplantılarda dini konuşmalar yapılır, müzik dinlenir, sema yapılır ve zikredilirdi. Galata Mevlevihanesi'nde Kur'an ve Mesnevi okunuyor, sema yapılıyordu.
Mevleviler arasında da Türk-i Basit (yalın Türkçe) akımına öncülük eden Adem Dede olmuştur. Hece vezniyle ilk şiir söyleyen öz Türkçe sözcükleri kullanan ilk kişidir. Divan
Edebiyatı'nda Arapça ve Farsça sözcüklerin daha çok yer bulmaya başlaması ile şiir dili anlaşılması zor bir hale gelmiştir. Halk bu şekilde yazılan şiirleri anlamıyordu ve Divan Edebiyatı sadece Osmanlı Sarayının anladığı bir edebiyat olmuştu. Halkın da bu edebiyatı anlaması için dilde yalınlaşma gerekliydi. Divan edebiyatında bunu başlatan Tatavlalı Mahremi'dir.
Tatavlalı Mahremi aruz veznini ve divan edebiyatının nazım şekillerini kullanmakla beraber öz Türkçe şiirler yazarak Türki-i Basit (Yalın Türkçe) akımının öncüsü olmuştur. Türkçe sözcüklerle halk dilindeki atasözlerini deyimleri mecazları kullanmaya çalıştı. Diğer Türki-i Basit
şairleri Edirneli Nazmi ve Aydınlı Visali'dir. Ancak diğer divan edebiyatı şairleri bu akıma

katılmadığı için sonradan bu akımı izleyenler olmamıştır. Adem Dedenin bir Divan'ı olduğu biliniyorsa da henüz bulunamamıştır. Bazı tezkire ve yazma mecmualarda şiirlerine rastlanır. İstanbul'da çok sevilen Adem Dede Mısır halkının kendisini davet etmesi üzerine Mısır'a gitmiş orada halka mevleviliği anlatmış, öğretmiş ve bir mevlevihane açmıştır. Hastalanmış ve 1652 yılında Kahire'de ölmüştür.
Adem Dede hakkında Dede'nin dokuzuncu kuşaktan torunu ve Adem Dede'nin 1649 yılında kurduğu Galata Mevlevihanesi Şeyhi Adem Dede İbni Mehmet Çavuş Vakfının mütevellisi olan Mehmet Celâlettin Perdahlı'nın yazdığı "Cennette Raks" adlı eserinde geniş bilgi bulunmaktadır. Halen soyundan gelen ve Perdahlı soy adını alan ailenin pek çok bireyi Antalya'da oturmaktadır. Adem Dede hayırseverliği ile tanınır ve hece vezni ile şiir yazan ilk mevlevi şairi olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır. Babası 10 gün sadarette kaldıktan sonra ölen Türk kökenli Lala Mehmet Paşa'dır. Hac için Mekke'ye giderken, Kahire Mevlevihanesi'nde konaklamış, kendisine Mısır Hankâhlığının şeyhliği arz edilmiş, bunun üzerine; (Artık bizim tekkemiz bundan sonra dârı âhirettir) diyerek Farsça bir beyitle özür dilemiştir.
İlahilerinden bir örnek
Derd ehli libasını aşkile giyen gelsün- Zehrini şeker gibi zevk ile yiyen gelsün- Ol günlerini sâim hem gicelerin kaim- Fakr âteşine daim sabr ile yanan gelsün- Hakika iremez kimse atlas u libas ile - Öz kendi eli ile cânına kıyan gelsün- Kal ü kil ile hergiz menzile irişilmez- Kendilik ile olmaz mürşide uyan gelsün-
Aldanma sakın Âdem her aline dünyanın- Öz varlığını bunun yokluğa sayan gelsün.
Âdile Sultan
Âdile Sultan (23 Mayıs 1826 - 12 Şubat 1899), Türk Divan edebiyatı şairi. Sultan II. Mahmut'un kızı, Sultan Abdülmecid'in kız kardeşi.
Hayatı
Âdile Sultan 1826 yılında İstanbul'da, Sultan II. Mahmut ile eşlerinden Zernigar Sultan'ın kızı olarak doğdu. Babası Sultan II. Mahmut sanatçı kişiliği ile öne çıkmış, özellikle hat ve musiki ile yakından ilgilenmiş bir padişahtı. Âdile Sultan sarayda çok iyi bir eğitim görmüş, daha sonra
da Kaptan-ı Derya Mehmet Ali Paşa ile evlenmiştir. Mehmet Ali Paşa daha sonra sadrazam olmuştur.
Âdile Sultan'ın öncelikle üç çocuğu, daha sonra Mehmet Ali Paşa, son olarak da genç kızı Hayriye Hanım Sultan ölmüştür. Ölümlerle sarsılan Âdile Sultan yoğun bir kedere gömülmüş
ve Nakşibendi tarikatına girmiştir. 12 Şubat 1899'da ölmüştür. Mezarı Eyüpsultan'da, Bostan İskelesi yakınındaki Adile Sultan Türbesi'nde, kocası Mehmed Ali Paşa'nın mezarının yanındadır.
Âdile Sultan, Dudullu'da çeşme yaptırmıştır. Günümüzde çeşme Alemdağ Caddesi üzerindedir.
Çalışmaları
Döneminin kadın şairleri Leylâ ve Fıtnat hanımlardan yetenek ve teknik bakımdan daha az başarılı sayılsa da Âdile Sultan özellikle Osmanlı tarihine tuttuğu ışık nedeniyle önemlidir. Babası, annesi, kardeşleri ve çevresi hakkında yazdıkları dönemin saray erkanının ve yönetiminin anlaşılmasına

yardımcı olur. Bunun dışında Adile Sultan'ın önemli bir vasfı da Osmanlı hanedanından Divan tertip etmiş tek kadın şair olmasıdır. Ayrıca I. Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman) Divanı'nın basılmasını sağlamıştır.
Hayatında bir dönüm noktası teşkil eden kayıplarının etkisini şiirlerinde görmek mümkündür; Çocuklarının ve eşinin arkasından hissettiği hüznü çeşitli şiirlerinde yoğun bir biçimde işlemiştir. Aruzun yanı sıra hece vezniyle (ölçüsü) de şiirler yazmıştır. Şiirlerinde Yunus
Emre, Fuzûlî ve Şeyh Gâlip gibi ünlü şairlerin etkisini görmek mümkündür. Şiirleri 1996'da "Adile Sultan Dîvânı" ismiyle yayımlanmıştır.
Döneminin saray erkanı ve devlet yönetimi konusunda ve babası Sultan II. Mahmut, annesi Zenigar Sultan, kardeşi Sultan Abdülmecid hakkında yazıları vardır.
"Gizlice şaha buyur, hâne-yi tenhâya buyur." (Hicaz Hümayun Makamı) adlı bir bestesi ve Bestecisi Hacı Faik bey olan "Merhaba ey fahr-i âlem merhaba." adlı bestelenmiş bir şiiri vardır.
Adile Sultan Vakfı
Adile Sultan kendi vakfını kurarak, özellikle eğitim ve sosyal yardım konularında etkin olmuştur. Adile Sultan'ın vakıfları ile ilgili bilgiler, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde Türkçe Yazmalar Bölümü'nde 4993 numara ile kayıtlıdır. Vakfın gelirleri, Seyid Nizamettin Dergâhı'na gelen yoksulların, Gül Camii Sübyan Mektebi öğrenci ve öğretmenlerinin gereksinimleri için bırakılmıştır.
Adile Sultan'ın Koşuyolu'ndaki köşkü ve korusu, sağlık kurumu vazifesini görmek şartıyla öğretmenlerin kullanımına ayrılmıştır.
Fındıklı'daki Adile Sultan Sarayı, önce 1920 yılında Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) ve 1953- 1970 yılları arasında Atatürk Kız Lisesi binası olarak kullanılmıştır. Daha sonra Güzel Sanatlar Akademisi'ne verilen bina şu anda Mimar Sinan Üniversitesi'ne tahsis edilmiş bulunmaktadır.
Kamu yararına inşaatları
Adile Sultan var olan okulları tamir ettirmiş, yeni okullar yaptırmış ve kentin su ihtiyacını karşılayacak çözümler getirmiştir. İstanbul'daki örnekler: Arap Camii Şadırvanı, Bedevi Dergahı Sarnıcı, Laleli Adile Sultan Çeşmesi, Adile Sultan Sıbyan Mektebi (Gül Camii Mektebi), Galata Arap Camii Mektebi, Anadoluhisarı Mektebi. Dudullu'da da çeşme ve namazgâh yaptırmıştır.
Kızı Hayriye Sultan'ı tüberküloz nedeniyle kaybeden Adile Sultan, kızının anısına Validebağ Sanatoryumu`nu yaptırmıştır.
Adile Sultan Sarayı
Adile Sultan, Hassa mimarı Sarkis Balyan'ın (ya da aynı aileden Kirkor Balyan'ın) 1861 yılında yaptığı yazlık sarayını, 1868 yılında kız okulu olması isteği ile zamanın Milli Eğitim Bakanlığı olan Nezaret-i Celile-i Maarif-i Umumiye veya kısa adıyla Maarif Nazırlığı'na bağışlamıştır.
1916 yılında bu binada Selma Rıza Feraceli'in girişimi ile Türkiye'nin ilk yatılı kız lisesi olan Kandilli Adile Sultan İnas Mekteb-i Sultanîsi açılmıştır.
Okul binası, Kurtuluş Savaşı sırasında öksüz çocuklar için barınak ve eğitim kurumu, Cumhuriyet sonrasında ise hasta öğrenci ve öğretmenler için şifa yurtluğu yapan bir sağlık-eğitim merkezi ve daha sonra da Öğretmen Evi ve Kültür Merkezi olarak kullanıldıktan sonra, Kandilli Kız Lisesi

Kültür ve Eğitim Vakfı (KANKEV) tarafından Sakıp Sabancı Kandilli Eğitim ve Kültür Merkezi adıyla bir konser mekânına dönüştürülmüştür.
Eserlerinden örnekler Gazel
Aşkta kanun imiş âşıklara cevr eylemek Âşık oldur kim cefâ-yı yâre sabretmek gerek
Aşk nâz ü şîve evvel gösterir âşıklara Âşık ol demde ona cânı fedâ etmek gerek
Âşıkın ancak murâdı dostunun maksûdudur
Çekse de bin derd ü mihnet hep sebât etmek gerek
Arzû-yı dü-cihândan geçmedir aşka nişân Terk-i cân edip reh-i cânâna azm etmek gerek
Âftâb-âsâ bilip her zerresin nûr-ı safâ
Her belâ dosttan gelir kim merhabâ etmek gerek
Havf-ı a'dâ eylemez olan müsellah aşk ile Yanmadan Hakka erilmez pertev-i tevhîd gerek
Nefsle cehd et tecellî eylesin aşk-ı Hudâ Beyt-i kalbi Âdile ma'mûr ü pâk etmek gerek
Ahdî
Ahdî-i Bağdadî olarak da bilinen Ahdî, 16. yüzyıl divan edebiyatı şairi
ve tezkire yazarı. Divançe sahibi olan Ahdî, Şemsî mahlaslı bir şairin oğlu olarak bilinir. Eğitimini aldıktan sonra Bağdat'tan, bir şair arkadaşı olan Husrev ile birlikte ayrılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman tahtta olduğu zamanda İstanbul'a gelerek, burada birçok şair ve ilim sahibi kişiler ile yakınlıklar kurdu.
Ahdî, Gülşen-i Şuara isimli tezkiresini, II. Selim'e sunmak üzere, onun adına kaleme almıştır. Bu tezkirenin önemi, Kanuni döneminde doğuda bulunan 147 şair hakkında bilgi içeren tek kaynak olmasıdır. Sonradan bir tane daha eklenerek dört ravza (bölüm) olan tezkire, Ahdî Tezkiresi adıyla da bilinir.
Ahdî, ömrünün son zamanlarını doğduğu şehir Bağdat'ta geçirmiş ve 1593 yılında burada ölmüştür.
Ahmed Fakih
Hoca Ahmed Fakih ya da Sultan Hoca Fakih adları ile bilinen Ahmed Fakih (ö. 1221 ya da 1230), 13. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan tasavvuf şairidir.
Hayatı
Ahmed Fakih hakkındaki bilgiler daha çok menkıbeye dayanmaktadır. Ahmed Fakih ve eseri Çarh-name hakkındaki ilk bilgiyi Fuat Köprülü vermiştir. Fuat Köprülü'nün verdiği bilgilerde Ahmed Fakih'in Mevlana'nın müridi olduğunu, fıkıh ilmini Bahaeddin Veled'den öğrendiğini yazar. Bundan dolayı kendisine "Fakih" denmiştir.

Hacca giden Ahmed Fakih, hac dönüşü Kudüs'te de iki ay kadar kaldığını Kitâbu Evsâfı Mesâcidi'ş-Şerîfe adlı eserinde anlatır. Mezarı Konya'nın Meram ilçesinde, kendi adını taşıyan caddede ve yine kendi adını taşıyan Hoca Ahmed Fakih Camii'nin yanındaki türbede bulunmaktadır.
Eserleri

•    Çarh-name
•    Kitâbu Evsâfı Mesâcidi'ş-Şerîfe
•    Seyyidü'l-Meczûbin

Ahmed Paşa
Ahmed Paşa (1426 - 1497), 15. yüzyılda Sultan II. Mehmed ve Sultan II. Beyazıd dönemlerinde kazaskerlik, vezirlik, sancak beyliği ve kadılık gibi yüksek görevleri yüklenmiş bir ulema sınıfı mensubu ve Divan Edebiyatı şairi.
Hayatı
Kendisi Fatih Sultan Mehmet'in öğretmenidir. Ahmet Paşa, Sultan II. Murat saltanat dönemi kazaskerlerinden Veliyüddin bin İlyas Efendi'nin oğludur. Büyük ihtimalle Edirne'de doğmuş olup Bursalı olarak tanınmasının sebebi, hayatını Bursa'da geçirmesi ve orada vefat etmesi ile izah edilebilir.
Milliyetçilikle ilgili çalışmaları yapan ilk şairdir. Ahmet Paşa'nın nerede ve ne zaman doğduğu bilinmemekte ve değişik yerler ve tarihler ileri sürülmektedir. Latifi'nin Tezkere'sinde
ve Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Künhü'l-Ahbâr adlı eserinde Bursa'da doğduğu yazılıdır. Sehî Tezkeresi ve Güldeste yazarı Beliğ ise onun Edirne'de doğduğunu söylerler. Aşıkpaşa Tezkeresi yazarı ise, Ahmed Paşa'nın varisi olan amca oğlu Edirneli Nâzır Çelebi'den alınan bilgilere göre, Edirneli olduğunu bildirir. Fuad Köprülü'ye göre, "Edirne'de yaptırılan cami ve imaret vakfiyesinin Veliyüddin tarafından tanzim edildiği ve şairimizin memuriyet hayatı hakkındaki kayıtlar düşünülürse, bu tarihten (830/1426) biraz evvel ya da biraz sonra doğmuştur" (İslâm Ansiklopedisi Ahmet Paşa maddesi). Son zamanlara kadar Edirne'de 'Veliyüddin oğlu' ismini taşıyan bir mahallenin ve mescidin bulunması, Ahmed Paşa'nın Edirne'de doğduğuna dair bir sağlam bir ipucu sayılabilir.
Ahmet Paşa eğitimini II. Murat döneminde Edirne'de yapmış ve o dönemde geçerli bilgiler yanında Arapça ve Farsça da öğrenmiştir. Eğitimini bitirdikten sonra, önce Bursa'da Muradiye Medresesi'ne müderris olarak tayin edilmiş, 1451'de (Hicri 855) ise Molla Hüsrev'in yerine Edirne Kadısı görevine atanmıştır. II. Mehmed'in tahta geçmesinden sonra kazasker olmuş ve onun muhasipliği ve öğretmenliği görevlerinde bulunmuştur. Sonra vezirlik rütbesine yükselmiştir. Sehî, Latîfî, Şakâik, Hasan Çelebi, Beyânî Tezkirelerine göre Fatih'in hizmetkârlarından birine laf attığı için; diğer kaynaklara göre padişahın bir gözdesine göz koyduğu için ve Âşık Çelebi'ye göre ise birkaç fesatçının iftirasına uğradığı için gazaba gelen padişah tarafından vezaretten azledilmiş ve hapse atılmıştır ve hatta öldürülmesi çok olasılık kazanmıştır. Bu olayın ortaya çıkması büyük bir ihtimalle bir saray entrikası, rekabeti, iftirası ve tevziratı sonucudur. Yine söylentiye göre Ahmed Paşa "Kerem" redifli 35 beyitten oluşan ünlü kasidesini padişaha sunmuş ve bu nedenle affedilmiştir. Fakat edebiyat tarihçisi Ali Nihad Tarlan "Kerem" redifli kasidenin yazılışının başka bir nedeni olduğunu ve anlatılan olayın olasılığı gayet az, bir güzel hikâye olmaktan ileri gitmediğini belirtmektedir.

Ahmet Paşa, daha sonra otuz akçe yevmiyeli olarak ile Bursa'ya tayin edilip orada Orhaniye, Muradiye ve Emir Sultan medrese vakıflarının mütevelliliği ile görevlendirilmiştir. Sonra sırasıyla Sultanönü (Eskişehir), Tire ve Ankara'da sancak beyliği görevine atanmıştır. Fatih'in 1481'de ölümünden sonra II. Bayezid'in zamanında tekrar eski itibarını kazanıp Bursa'ya sancak beyi olarak tayin olunmuştur. O görevde iken 1496 (hicri 602) yılında Bursa'da ölmüş ve Muradiye Camii yanında kendi yaptırdığı medrese yanında gömülmüş ve sonradan bir türbe inşa edilmiştir.
Ahmed Paşa'nin zeki, zarif, nüktedan ve hazırcevap bir kişiliği olduğu belirtilmiştir. Ahmed Paşa yaşadığı zamanlarda devrinin en büyük şairi olarak kabul edilmiş ve saygı görmüştür.
Edebî kişiliği
Ahmed Paşa hem gazel hem de kaside türlerinde başarılı eserler yazmış; şarkı ve murabbada da olgun örnekler vermiştir. Dizeleri divan şiirinin söz ve anlam özellikleriyle örülüdür. İşlediği konular genellikle din dışı olup beşeri aşk konusundaki şiirler de Divan'ında önemli yer tutmaktadır. Dinî ve tasavvufî konulara rağbet göstermemiştir. Şiirleri gayet ahenklidir
ve aruz veznini çok ustaca kullandığı görülür. Kendi çağında "şairlerin sultanı" diye anıldığı bilinmektedir. Yazmış olduğu "Kerem Kasidesi"yle ölümden kurtulmuştur. Bütün tezkireciler Ahmed Paşa'nın şiirlerinden takdirle bahsederler. Sonra gelen nesil şairlerden
Ahi, Lamii, Necati, Zatî ve Baki ona nazireler yazmışlardır. XIX. yüzyılda Ziya Paşa; Ahmed Paşa, Necati ve Zati'yi, "Türki suhana temel komuşlar" olarak tarif etmiş ve Ahmet Paşa'nın "Şeyhi ile Necati arasında yetişen şairlerden en büyüğü" olduğunu ifade etmiştir. Şairin ünü Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırlarını aşmıştır.
Ancak bazı edebiyat kritikleri Ahmed Paşa'yı orijinallikten uzak görerek İran şairlerinden çevirmiş olduğu beyitleri kendine mâl etmekle suçlamışlardır.
Ahmed-i Dâî
Ahmed-i Dâ'i (Osmanlıca: داعی احمد), 14. yüzyılın ikinci yarısıyla 15. yüzyılın başında yaşamış olan, çok eser vermiş alim bir şairdir. Babasının adı İbrahim, dedesinin adı Muhammed'dir.
Hayatı
Germiyanlı'dır. Eserlerinden çıkan sonuç, onun Germiyan Beyi II. Yakub
Bey, Osmanlı sultanlarından Emir Süleyman (1402-1410), Mehmet Çelebi (1413-1421) devirlerinde yaşadığıdır. O da Şeyhî gibi Germiyanoğulları hükümdarlarının himayesinde yetişmiş ve şehzadeler kavgasında I. Bayezid'in oğlu Emir Süleyman'ın tarafını tutmuştur. Çeng-
name ve Ferahnâme eserlerini onunu nâmına yazmıştır. Ahmed-i Dâ'i'nin bunlardan
başka Ukûdü'lcevahir isminde bir lügati olup Demirtaşpaşazâde Umur Bey'in emriyle de Hafız Isfahanî'nin El-Tıb el- Nebevî' eserine dair Kitâbüşşifâ Ehadisü'l Mustafa isminde bir tercümesi vardır. Ebülleysi Semerkandî'nin tefsirini de Türkçeye çevirmiştir. Bunların hiçbiri basılmamıştır. Ahmed-i Dâ'i'nin kendi el yazısıyla olan dîvanı da basılı olmayıp Bursa'da Orhan Gazî Kütüphanesindedir. Ahmed-i Dâ'i bu divanı Hacı Halil Hayreddin Paşa namına ithaf
etmiştir. Mehmet Çelebi döneminde sultan adına Tezkiretü'l-evliya adlı eserini kaleme almıştır. Tasavvuf tarzına girmeyerek şiirlerinde bir incelikle beraber kendisine mahsus bir tarz takip etmiştir. Şairin bu tarihten sonra fazla yaşamadığı sanılmaktadır. Ahmed-i Da'i'nin hayatında Mehmet Çelebi, Musa Çelebi ve Emir Süleyman'ın etkisi çoktur ve hayatı boyunca onlara bağlı kalmıştır. II. Murad'ı hükümdar olarak öven şiirleri Ahmed-i Dâ'î'nin 1421'den sonra öldüğünü ortaya koymaktadır. Keşfü'z-Zunûn, Dâ'î'nin ölüm yılını 1421 civarı olarak gösterilmektedir.

Eserleri Manzum eserleri
•    Çeng-nâme
•    Câmasb-nâme
•    Ukudü'l-cevâhir
•    Vasiyyet-i Nuşirevân
•    Mutâyebât
•    Farsça Divan
•    Türkçe Divan
•    Ferahnâme
Mensur eserleri
•    Teressül
•    Sirâcü'l-kulüb
•    Kitâbüşşifâ Ehadisü'l Mustafa (Tercüme-i Tıbb-ı Nebevî)
•    Miftahü'l-cenne
•    Tercüme-i Tâbir-nâme
•    Tercüme-i Tezkiretü'l-evliya
•    Tercüme-i Eşkal-i Nasır-ı Tusi
Hayatını saraylarda geçiren Dâ'i'nin Yıldırım Bayezid'in oğlu Emir Süleyman Çelebi hakkında meşhur bir şiiri:

Eyâ hurşidi mehpeyker Cemâlin müşteri manzar Ne manzar, manzari tâli Ne tali', talii enver
Cemâlinden cihan gülşen Dudâğından zaman külşen Ne gülşen gülşeni cennet Ne cennet, cenneti kevser Yüzündür âyetî rahmet Özündür mazhâri kudret Ne kudret, kudreti sânî
Ne sani', sanii ekber    Süleyman sîreti sende Sikender sûreti sende Ne suret, sûreti Yusüf Ne Yusuf, Yusüfü server Felek şatrancınî uttun Saâdet milkini tuttun Ne milket milketî devlet
Ne devlet, devletî kayser Kapında kulların bîhat Veli kemter kulun Ahmed Ne Ahmed, Ahmedi Dâi
Ne Dâî, Daii kemter
Ahmedî
Ahmedî (1334 - 1413), divan şairi ve hekimdir.
14. yüzyılda Anadolu'da yetişmiş en büyük divan şairi kabul edilir. Kaleme aldığı Türkçe eserlerle Osmanlı Dönemi Türkçesinin yazı, edebiyat ve bilim dilinin ilk örneklerini vermiş ve dolayısıyla Türk dilinin gelişmesinde ve kullanılmasında büyük katkı sağlamıştır.
En ünlü eseri İskendernâme'dir.
Hayatı
Asıl adı Tâceddîn İbrâhîm bin Hızîr'dır. şiirlerinde Ahmedî mahlasını kullanmıştır. Doğum yeri ve tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1334 yılında doğduğu tahmin edilir. Doğum yeri kimi

kaynaklara göre Sivas, kimi kaynaklara göre Germiyan'ın başkenti Kütahya, kimilerine göre Uşak'ın Sivaslı köyüdür. Bazı kaynaklar ise Ahmedî'nin Amasyalı olması gerektiğini
belirtilir. Timur ile Ahmedî arasında geçen ve yanlış olarak Nasreddin Hoca'ya isnat olunan meşhur "Futa" yani "Peştemal" hikâyesinin Kütahya'daki Kemer Hamamı'nda cereyan ettiği Kütahya halkı tarafından tavatüren söylendiği için Ahmedî'nin de Kütahya'da öldüğü iddiasını da dikkate alarak kimi kaynaklarda Germiyanlı olduğu iddiasının daha kuvvetli olduğu öne sürülmüştür.
Ahmedî memleketindeki tahsilinden sonra Mısır'a giderek Şeyh Ekmeleddîn'in öğrencisi
oldu; Aydınlı Hacı Paşa ve Molla Fenârî ile arkadaşlık etti. Anadolu'ya döndükten sonra tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte Aydınoğulları, Germiyanoğulları ve Osmanoğulları'na bağlandı. Mısır'da tıp öğrenimi görmüş olan Ahmedî'nin saraylarda yalnız musahip sıfatıyla mı yoksa aynı zamanda saray hekimi olarak da mı bulunduğu konusunda kesin bir şey bilinmemektedir.
Ahmedî, Aydınoğlu Îsâ Bey'in oğlu Hamza için ders kitapları yazmış; Germiyanoğlu Süleyman Şah'a şiirler sunmuştur. Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid'in oğullarından Emir Süleyman'ın hizmetine girmiştir.
Ahmedî "tabi'an şen, hoş sohbet, lâtifeci" bir şair olup 1413 yılında 80'li yaşlarda iken kimi kaynaklara Kütahya'da, kimi kaynaklara göre Amasya'da öldü.
Edebi hayatı
Batı Türklerinin ilk önemli şiir kitabı olan İskendernâme adlı mesneviyi Germiyanoğlu Süleyman Şah nâmına ele alarak 1390'da tamamladı. Devrin tüm ilimleri hakkında ansiklopedik bilgiler vermesi nedeniyle Türk dili ve edebiyatı açısından olduğu kadar bilim tarihi bakımından da önem taşıyan bu öğretici eseri, sonuna "Dasitan-ı Tevarih-i Müluk-ı Al-i Osman" adlı bölümü ekleyerek Emir Süleyman'a sundu. İskendernâme'ye ilâve edilmiş bu bölüm, ilk Türkçe-Osmanlı vekāyi'nâmelerindendir. Ahmedî, ömrünün sonuna kadar İskendernâme üzerinde çalışıp onu zenginleştirmeyi sürdürmüştür. 1407-1408'de esere ilave edilen Mevlid, Türk edebiyatının bilinen ilk mevlididir.
Ahmedî'nin Ankara Savaşı'ndan sonra Timur ile tanışıp ona bir kaside sunduğu düşünülür. Emir Süleyman'ın isteği üzerine Selmân-ı Sâvecî'nin "Cemşîd ü Hurşîd" adlı mesnevisini Türkçeye çeviren ve eklediği yeni kısımlarla âdeta yepyeni bir eser yaratan şair bu çalışmayı 1403'te tamamladı. Arapça-Farsça manzum bir lugat olan Mirķātü'l-edeb adlı eserini Aydınoğulları'ndan Îsâ Bey'in oğlu Hamza Bey için yazdı. Ayrıca Mirķātü'l-edeb'e bağlı olarak bir ders kitabı olarak Mîzânü'l-edeb ve Mi'yârü'l-edeb adlı risaleleri yazdı.
Emir Süleyman'ın 1411 yılında ölümünden sonra kendisine yeni bir hami arayan
Ahmedî, Mehmed Çelebi'nin çevresine girmeye çalıştı. Tıp konusunda bir mesnevi olan ve 1403- 1410 arasında kaleme aldığı "Tervîhu'l-ervâh" adlı eserini bazı eklerle Çelebi Mehmet'e sunmuştur.
Ahmedî ayrıca, Germiyan'ın ileri ailelerinden birine mensup olduğu düşünülen meşhur Şeyhî Sinan'ı yetiştirmiştir.
Başlıca eserleri
•    Ahmedi Divanı (8 tevhid, 5 na'at, 2 tercî-i bend, 7 terkib-i bend, 2 muhammes, 75 kaside ve 772 gazelini içerir)
•    Cemşîd ü Hurşid (Cemşîd ile Hurşîd arasındaki aşk hikâyesini konu alan mesnevi)
•    İskendernâme (mesnevi)

•    Tervîhu'l-ervâh (Tıp konusudna mesnevi)
•    Bedâyi'u's-siĥr fî śanâyi'i'ş-şi'r (Farsça Risale, edebî sanatların açıklamasını ve bu sanatlarla ilgili Arapça, Farsça ve Türkçe örnekleri içerir.)
•    Mi'yârü'l-edeb (Kaside tarzında Farsça ders kitabı)
•    Mîzânü'l-edeb (Kaside tarzında Farsça ders kitabı)
•    Mirķātü'l-edeb (Arapça-Farsça manzum bir lügat)
Atfedilen eserler
Bazı kaynaklarda, Ahmedî'nin bunlardan başka, tıbba dair bir "Kitâbü'r Revâyih", "Kasîde-i Sarsarî Şerhi", "Hayretu'l-c Ukalâ", "Yûsuf ile Züleyhâ", "Esrâr-nâme" tercümesi, "Vîs u Ramin", "Süleymannâme", "Cengnâme", "Kânun ve Şifâ" tercümesi, bir nüshası Fatih'te Feyzullah Efendi Kütüphanesinde bulunan ve sağlığı koruma hakkında önemli bilgileri içeren, Muntehâb-ı Şifâ' gibi eserlerinin olduğu bildiriliyorsa da bunların bazısı bu güne kadar ortaya konulamamış, bazısının da ya isim benzerliğinden ya da yanlış adlandırılmasından dolayı başkasına ait olduğu tespit edilmiştir. Halk arasında "Kırk Vezir hikâyesi" adıyla bilinen ve Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Katalogu'ndaki bilgilere dayanılarak yanlışlıkla Ahmedî tarafından Arapçadan Türkçeye çevrildiği sanılan bu eserin Ahmedî-i Mısrî'ye ait olduğu tespit edilmiştir.
Eserleri
•    Divan
•    İskendernâme
•    Cemşîd ü Hurşîd
•    Tervîhu'l-ervâh
•    Bedâyiu's-siĥr fî śanâyi-iş-şir
•    Mirķātü'l-edeb
•    Mîzânü'l-edeb
•    MiǾyârü'l-edeb

AHMED RIDVAN
Âhmed Rıdvan (Osmanlıca: رضوان احمد;?–?), divan şairidir.
HAYATI
Doğum tarihi belli değildir. Kendi ifadesinden Ohrili olduğu anlaşılmaktadır. Tütünsüz veya Bîduhan lakabıyla da anılır. Resmî kayıtlarda baba adının Abdullah olarak belirtilmesi devşirme olduğunu düşündürmektedir. II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî devirlerinde yaşamış, defterdarlık ve sancak beyliği yapmıştır. İskendernâme'sinde ve Divan'ında Modon seferine (906/1500) katıldığını, kaleye sancak diktiğini bildiren Ahmed Rıdvan'ın bu sırada sancak beyi olduğunu kaynaklar da doğrulamaktadır. Ayrıca II. Bayezid'e sunduğu bir kasidede sırasıyla Karahisar, Hamîd, Teke, Karaman ve Ankara sancak beyliğinde bulunduğunu belirtmektedir (bk. Divan, vr. 346b-347b). Divanındaki bazı şiirlerden ve Heft Peyker adlı mesnevisinden anlaşıldığına göre, II. Bayezid'in şehzadeleri Ahmed ile Selim arasındaki taht mücadelesinde Ahmed tarafını tutmuş, Selim'in tahta geçmesiyle de görevinden uzaklaştırılmıştır (bk. Divan, vr. 327b-328a, 328b-329b). Bununla birlikte II. Bayezid devrinde kendisine mülk olarak verilen Dimetoka'daki Ahmed Fakihlü (Ece) köyü, Selim zamanında da onun adına kayıtlıydı. Sehî'nin, "Padişah sancağın çeker pek ağır dirliklü bey idi" demesine bakılırsa, Kanûnî zamanında eski itibarına kavuştuğu söylenebilir. Ölüm tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber eldeki bilgilere göre 1528-1538 yılları

arasında Edirne'de öldüğü sanılmaktadır. Ayrıca Edirne'de Ağaçpazarı semtinde kendi adıyla anılan bir medresesi bulunduğu ve buranın XVIII. yüzyılın başlarında öğretime açık olduğu bilinmektedir.
Eserleri
Ahmed Rıdvan 27.000 beyit tutarında altı mesnevi ile hacimli bir divan yazmıştır. Kaynaklarda hamse sahibi  şairler  arasında  zikredilen  Ahmed  Rıdvan'ın mesnevilerinden İskendernâme ve Hüsrev ü Şîrîn'ini, tezkirelerde mesnevi nâzımı olarak adına rastlanmayan Hayâtî mahlaslı bir şair kendine mal etmiştir. Ayrıca, elde yalnız Hayâtî mahlaslı nüshaları bulunmasına rağmen Mahzenü'l-esrâr ile Heft Peyker'in de Ahmed Rıdvan'ın eserleri olabileceğini araştırmalar göstermektedir (bk. Ünver, TTK Belleten, s. 73-125).
1.    Divan. Kaside, mesnevi, terkibibend, gazel ve kıta olmak üzere toplam 1044 şiir ile altmış sekiz beyitten ibaret bu eserin bilinen tek yazması Türk Dil Kurumu Kütüphanesi'ndedir (nr. B 32).
2.    İskendernâme. Ahmedî'nin İskendernâme'sinden faydalanılarak 904'te (1499) kaleme alınmıştır. Yaklaşık 8300 beyit olan bu mesnevinin bir yazması Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi'ndedir (M. Çon, nr. B 20). Hayâtî mahlaslı nüshası ise Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi'nde bulunmaktadır (Agâh Sırrı Levend Yazmaları, nr. 369/3).
3.    Leylâ vü Mecnûn. 4250 beyit kadar olduğu tahmin edilen bu mesnevi, yer yer serbest tercüme yoluyla Nizâmî'nin aynı adlı eseri örnek alınarak 1499-1502 yılları arasında yazılmıştır. Eksik olan tek nüshası Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi'nde bulunmaktadır (Agâh Sırrı Levend Yazmaları, nr. 414).
4.    Hüsrev ü Şîrîn. Şeyhî ve Nizâmî'nin aynı addaki eserlerinden faydalanılarak 907 (1502) yılında tamamlanan eser, şairin ifadesine göre 6308 beyittir. Ancak Berlin yazması 4946, Gotha nüshası ise 5700 beyit kadardır. Rıdvan mahlaslı iki yazması Gotha ve Berlin kütüphanelerinde bulunmaktadır (bk. bibl. W. Pertsch). Hayâtî mahlasını taşıyan iki nüshadan biri Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi'nde (Agâh Sırrı Levend Yazmaları, nr. 369/4), diğeri Hasan Özdemir'in hususi kütüphanesinde bulunmaktadır.
5.    Rıdvâniyye. 914 (1508-1509) yılında tamamlanan dinî-ahlâkî konulu bu mesnevi, şair tarafından 2080 beyit olarak bildirilmişse de Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki (Hacı Mahmud Efendi, nr. 3330) bilinen tek yazmasında 1743 beyit bulunmaktadır.
6.    Mahzenü'l-esrâr. Nizâmî'nin aynı adı taşıyan dinî-ahlâkî ve tasavvufî mesnevisinin aynı vezinle yapılmış serbest bir tercümesidir. Hayâtî mahlasını taşıyan tek yazması Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi'ndedir (Agâh Sırrı Levend Yazmaları, nr. 369/1).
7.    Heft Peyker. Nizâmî'nin Behrâmnâme (Heft Günbed) adlı mesnevisinin serbest tercümesidir. Sâsânî hükümdarlarından Behrâm'ın av ve çeşitli eğlencelerle geçen günlerini anlatan 4174 beyitlik bu mesnevinin 917-918 (1511-1512) tarihleri arasında kaleme alındığı tahmin edilmektedir. Bilinen iki yazması Hayâtî mahlasını taşımakta olup biri Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi'nde (Agâh Sırrı Levend Yazmaları, nr. 369/2), diğeri İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'ndedir (TY, nr. 7575).
Şairin bunlardan başka 104 beyitlik Kasîde-i Bür'e Tercümesi (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 5427; Lâleli, nr. 3733; Lala İsmâil, nr. 728), ayrıca Câmiu'n-nezâir (Beyazıt Umumi Ktp., nr. 5782) ile diğer bazı şiir ve nazîre mecmualarında da manzumeleri bulunmaktadır. Bu kadar çok eser vermiş olmasına rağmen Ahmed Rıdvan'ın başarılı bir şair olduğu söylenemez. Mesnevilerinde Ahmedî ve Şeyhî gibi Türk şairleriyle İranlı Nizâmî'yi örnek almış, hatta ele aldığı konular ve onları işleyiş bakımından bu şairleri adım adım takip etmiştir. Diğer şiirleri ise bazı tezkirecilerin de ifade ettikleri

gibi, vezinli ve kafiyeli söz olmaktan öteye geçmemektedir. Ancak hamse sahibi olması sebebiyle Türk mesneviciliğindeki gelişmeyi tesbit açısından önemli bir yere sahiptir.

Âkif Paşa
Âkif Paşa (Osmanlıca: عاکف پاشا; 25 Aralık 1787, Yozgat – 12 Mart 1845, İskenderiye), Osmanlı devlet adamı, divan şairi ve yazarıdır.
Hayatı
Babası Ayıntâbîzâde Kadı Mehmed Efendi olup 1787'de Yozgat'ta doğdu. Tahsilini özel hocaların yanında tamamladı. Sonra Bozok'ta (Yozgat) ayan Cebbarzade Süleyman Bey'in divan
kâtipliğini yaptı. Onun 1813/14'te ölümü üzerine İstanbul'a geldi.
Amcası Reis-ül küttab Mustafa Mazhar Efendi'nin yardımıyla Dîvân-ı Hümâyun Kalemi'ne girdi. Kısa sürede padişahın gözüne girdi, sivrilerek amedçi (1825), beylikçi (1827), reis-ül küttab (1832) oldu. Reisülküttaplığın adı değiştirilip Hariciye Nezâreti'ne çevrilince "efendi" unvanı ve vezirlik rütbesi ile ilk hariciye nâzırı (Dışişleri Bakanı) olarak atandı; Ama daha sonra, Ceride-i
Havadis gazetesini çıkaracak olan İngiliz uyruklu William Churchill'in, avlanırken bir çocuğu yaralaması, hapsedilmesi ve İngiliz elçisinin diğer elçilikleri de kışkırtması sonucu politik bir olaya dönüşen mesele nedeniyle Hariciye Nazırı Âkif Paşa, hastalığı ileri sürülerek 1836'da azledildi.
Azledilmesini o sıralar Umûr-ı Mülkiye Nazırı olan Pertev Paşa'nın düşmanlığına yoran Âkif Paşa bu olaydan sonra bütün gücünü rakibi ve takımıyla uğraşmak için harcadı. Nitekim Pertev Paşa görevden alınarak Edirne'ye sürüldü. 1837 yılında onun yerine "paşa" unvanı ile Umur-ı Mülkiye Nazırlığına getirildi. Nezaretin adını Dahiliye Nezareti olarak değiştirtti. Bu görevde uzun süre kalamadı. Altı ay sonra yine hastalığı öne sürülerek azledildi.
1839'da Kocaeli mutasarrıflığına atandı. Halktan gelen şikâyetlerin İstanbul'a ulaşması üzerine "paşa" rütbesi kaldırılarak 1840'ta Edirne'ye sürüldü. Oraya gönderilen bir kurulca hakkında soruşturma açıldı, yargılandı ve iki yıl sürgünle cezalandırıldı. Cezası bitince Yozgat ya da Bolu'da oturmasına izin verilince Bolu'yu seçti. Padişah'a başvurarak bağışlanmasını dilemesi üzerine İstanbul'da oturmasına izin çıktı. 1844 yılında hac niyetiyle gittiği Hicaz dönüşü İskenderiye'de hastalanarak öldü. İskenderiye'de Danyal peygamberin türbesi yakınında gömüldü.
Edebî kişiliği
Türk edebiyatının edebî yeniliğinin öncülerinden biri olarak kabul edilen Âkif Paşa'nın yaşamı ve iç dünyası bilinmedikçe sanatı konusunda kesin yargılara varmak güçtür. Bir devlet adamı olmasından dolayı edebiyatı uğraş olarak benimsememiş, özellikle nesri politik uğraşında bir araç olarak kullanmıştır.
Eserleri
•    Münşeât-ı Elhac Âkif Efendi ve Divançe (İstanbul 1843-Bulak 1845),
•    Tabsıra (İstanbul Hicri 1300)
•    Eser-i Âkif Paşa (mektuplar) Torunu Akif Bey tarafından yaşamı üzerine bir önsöz yazılarak bastırıldı. (İstanbul 1873),
•    Muharrerât-ı Husûsiye-i Âkif Paşa (İstanbul, 1883),
•    Arapçadan çevirdiği Risalet'ül-Firaye ve'l-Siyasiye adlı yapıtı basılmadı.

Ali Rıza Paşa

Ali Rıza Paşa veya yaygın olarak bilinen adıyla Laz Ali Rıza Paşa (ö. 1846, Şam), Osmanlı divan şairi. Yazılarında Rızâ mahlasını kullanmıştır.
Hayatı
Ali Rıza Paşa bazı kaynaklara göre Trabzon'un küçük bir köyünde, bazı kaynaklara göre
ise Lazistan Sancağı'nın Rize livasında doğdu. Osmanlı Müellifleri Ali Rıza Paşa'nın doğduğu yer sebebiyle Laz Ali Rıza Paşa adıyla tanındığını belirtmektedir. Bununla beraber bazı kaynaklara göre Fındıklılı Cordanoğulları ailesindendir. Ali Rıza Paşa, Laz Aziz Ahmed Paşa tarafından eğitildi. Eğitimini tamamladıktan sonra Nâzır Ahmed Paşa'nın mühürdarlık ve devatdarlığını yaptı. Sırasıyla Manisa mütesellimi, İzmir beylikçisi ve Menemen voyvodası olarak çalıştı.
1828'de Halep valisi Mehmed Emin Rauf Paşa'nın kethüdası olarak atandı. 1829'da Halep valiliğine yükseltildi. Bir yıl sonra Diyarbakır valisi olan Ali Rıza Paşa, uygunsuz davranışlarda bulunan Bağdat valisi Dâvud Paşa'yı görevlendirildi. Görevini başarıyla yerine getirmesinden sonra Bağdat valisi olarak atandı. Bağdat valiliğine ek olarak 1837'de Şehrizor, 1840'da Cidde valiliği görevini icra etmeye başladı. 1842'den emekli olduğu 1845'e kadar Şam'ın valiliğini yaptı. Bir yıl sonra Şam'da ölen Ali Rıza Paşa, Bilâl-i Habeşî Hazretleri Türbesi'nin yakınlarına gömüldü.
Laz Ali Rıza Paşa, Osmanlı biyografi ansiklopedisi Sicill-i Osmanî'de âkil, kâmil, şair, gayretli, görevini mükemmel yapan bir kimse olarak tanımlanmıştır.
Arife Hanım
Arife Hanım Osmanlı Devleti Türk Divan Edebiyatı şairi. Doğum tarihi nerede doğduğu bilinmemektedir. 16. yüzyıl'da yaşadığı hakkında kayıt vardır. Osmanlı Devletinde divan edebiyatı şairlerinden biri olduğu biliniyor. Şiirlerini topladığı bir divanı olduğu biliniyorsa da henüz bulunamamıştır. Arife Hanımdan yalnızca iki mısralık bir şiir örneği kalmıştır. Ölüm tarihi ve nerede öldüğü bilinmemektedir.
Arife Hanımdan bir şiir örneği
Niyyet-i azm ü amel sabr ü sebat Beşeri maksadına nail eder.

Arifzade
Ârifzâde, 18. yüzyılın ilk yarısında yaşamış divan edebiyatı şairidir.
Hayatı
Asıl adı Tuhfe-i Nā`îlî‟de "Mehmed", Saadettin Nüzhet Ergun'un Türk Şâirleri; Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi ve Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi'nde "Mahmud" olarak geçmektedir. Rumeli kadılarından Ârif Efendi'nin oğlu olmasından dolayı "Ârifzāde" olarak tanınır. Kaynaklarda, Âsım'ın Rumeli kadılarından Pîrîzâde'nin öğrencisi olarak eğitim aldığı, Karaferyalı Mahmud Efendi ile iyi ilişkiler kurduğu ve devrin önemli âlimlerine bağlı olduğu bilinmektedir. Keyif verici maddelere olan düşkünlüğü yüzünden bu ilmî çevrelerden uzaklaşmış ve siyasi çekişmeler nedeniyle devrin önde gelenlerinin gözünden düşmüştür. Maddi ve ruhsal sıkıntılar içinde 1737 tarihinde ölmüştür.
Eserleri
Bilinen tek eseri Dîvânçe'dir. İki yazma nüshası olan bu eser, 133 şiirden oluşmaktadır. Bunların 7'si tahmis, 1'i müseddes, 2'si mesnevi, 15'i kıt'a, (5'i tarih), 3'ü nazım, 4'ü rubai, 45'i müfred ve 49'u gazeldir. Gazelleri aşk ve tabiat ağırlıklıdır. Tarih kıtalarında ise Damat İbrahim Paşa, Âişe

Kadın, Seyyid İbrahim Ağa ve Sâid Ağa'nın vefatları ile Ali Paşa'nın sadrazam olması işlenmiştir. Divançe'de en sık Damat İbrahim Paşa'nın adı geçmektedir.
Edebî yönü
Dönemin kaynaklarında Ârifzāde'den "kabiliyetli", "mârifet sahibi", "şairlikte usta biri" olarak bahsedilmektedir. Çağdaşı olan Nedim'in üslubundan etkilenmiştir. Şiirlerinde mahallî-folklorik üslubu kullanmıştır.
Âşık Paşa
Âşık Paşa (1272 – 3 Kasım 1333), Türk şâir ve mutasavvıf.
Kimliği
1272 yılında Kırşehir'de doğdu. Baba İlyas'ın oğullarından ve Konya'da altı ay hükümdarlık yaptıktan sonra sultanlığı Karamanoğulları'na bıraktığı söylenen Muhlis Paşa'nın
oğludur. Mutasavvıf bir aile geleneğinde yetişmiştir. Eserlerinde tasavvufun etkisi büyüktür. Dîndar birisidir ve bu nedenle eserlerindeki tasavvufi yönün yanı sıra yoğun biçimde dini motifler mevcuttur. Eserlerinin ve düşüncelerinin önemli bir yönü de o dönemde Türkçeye verdiği önemdir. Çünkü o dönemlerde Türkçeden çok Arapça ve Farsçaya değer verilmektedir, şair bunu kınar ve eserlerini Türkçe ile kaleme alır.
Kırşehir'de yerleşen Muhlis Paşa'nın üç oğlundan en büyüğü Alâ ed-Dîn Ali'dir. Bu yüzden Alâ ed-
Dîn Ali, baş ağa, yani en büyük kardeş olarak tanınmıştır. Baş Ağa adı zamanla Beşe, sonra
da Paşa olarak söylenmiş, şiirlerinde Âşık mahlasını kullandığı için de, asıl adı unutularak Âşık Paşa adı, her tarafta ün yapmıştır.
Yaşamı
Âşık Paşa, dinî ve tasavvufî bilgilerini Kırşehirli Şeyh Süleyman'dan öğrenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş yıllarında babası ile birlikte Osman Gazi'nin yanında hizmet görmüştür. Orhan Gazi'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun başına geçtiği yıllarda, Kırşehir'e gelerek baba ocağına yerleşmiştir. Âşık Paşa, Kırşehir'deki Âhiler'in büyük saygıyla bağlandıkları
bir mürşid olarak çevresindeki Oğuzlara dostluk ve kardeşlik ilkelerini aşılamış, onlara yalın Türkçe ile Yunus tarzı ilâhiler söylemiş, ancak Yunus Emre kadar başarılı olamamıştır. Eserlerini Türkçe ile yazan Âşık Paşa, aruz ve hece ölçüsüyle söylediği dörtlük ve gazel biçimindeki ilâhilerinin yanı sıra, kimi hikâyeler de kaleme almıştır.
Ölümü
Kırşehir'de, 3 Kasım 1333 tarihinde öldü. Mezarı üzerine türbe yapılmıştır ve bu türbe ziyaretgâh hâline gelmiştir.
Eserleri
•    Garibnâme: 12 bin beyitlik ahlâkî, tasavvufî, didaktik bir eserdir.
•    Fakrnâme
•    Vasf-ı Hâl
•    Kimya Risâlesi
•    Hikâye

Âşık Şem-î

Âşık Şem'î, Ahmed ya da Konyalı Şem'î (1783-1839) Türk âşıktır. 1830 - 1839 seneleri arasında Osmanlı İmparatorluğu döneminde Konya belediye başkanı olarak görev yapmıştır.
Yaşamı
1783 yılında Konya'da doğdu. Tam olarak doğum ve ölüm tarihi bilinmemektedir. Düzenli bir eğitim almamasına rağmen kültür ve sanattan uzak kalmadı, sanatın ön planda olduğu ortamlarda yetişti. Öğrencisi Silleli Sürûrî'den okuma yazma eğitimi aldı. Şiire olan yeteneğinden ötürü kendisine "Şem-î" (çevresini aydınlatan) mahlası tevdi edildi. Baba mesleği olan helvacılığı öğrenmesine rağmen bu işle ilgilenmedi. Gençlik yaşamını düzensiz bir şekilde geçirdi. Konya'da âşıkların gittiği ve burada âşıklığı öğrendiği Türbe ve Ayakçı isimli kahvehanelerde
bulundu. Âşıklığı burada öğrendi. Âşık Dertli, Şem-î'nin şiire olan yeteneğini fark etti ve onunla ilgilenmeye başladı. Bu vesileyle Şem-î aşıklıkta kendini geliştirmeye başladı. Kahvehanede söylediği şiirler, muammalar ve atışmalar ile meşhur oldu. Aralarına Silleli Sürûrî'nin de dahil olmasıyla kahvehanenin ünü arttı ve Konyalıların uğrak merkezi haline geldi. Mehmed Hemdem Said Çelebi'nin dikkatini çektiler ve ardından kahvehane yıkıldı. Geniş ve ferah bir kahvehane binası inşa edildi, çalışmalarına burada devam ettiler. Şem-î İstanbul'a giderek dönemin
padişahı III. Selim'e de sanatını tanıtma fırsatı buldu.

Sanatı
Şem-î şiirlerini Mevlana ve onun oğluna atfetti. Türk âşık geleneğinde önemli bir yeri olan Şem- î'nin tespit edilen yaklaşık 200 adet şiiri bulunmaktadır. Aruz ve hece ölçülerini
kullanmış, gazel, divan, kalenderî, koşma, semâi ve destan türlerinde eserler vermiştir. Eserlerinin konusunda İslam, peygamber, aşk, Konya'nın tabiatı gibi unsurlar yer almaktadır. Şiirlerinde Âşık Ömer'in etkisi hissedilmektedir. Eserlerinde din ve tasavvuf konularına önem vermiş, ağır ve süslü bir dil kullanmıştır. Eserlerinde koşma ve murabba biçimini kullanmış, semaiyi hiç kullanmamıştır. Eserlerinde ölçü, kafiye ve durak kusurları fazlaca görülmektedir. Şem'î'nin divanı (Dîvân-ı Şem'î), İstanbul'da 1870 yayımlanmıştır.
Aşkî İlyas
Aşkî İlyas, asıl adı İlyas, Türk şair (Yenihisar-?,İstanbul 1576). Üsküdar'da oturduğu için Üsküdari lakabıyla da anılır. Babası yeniçeriydi. Küçük yaşta yeniçeri ocağında hizmete başladıysa da Kanuni'nin Belgrad seferinde esir düşünce öldü sanılarak ulufesi kesildi. Kurtulup İstanbul'a geri döndüğünde katiplik yaptı, gözleri kör olduğu için bu meslekte de uzun süre çalışamadı.
Zaman zaman Kanuni ve II. Selim'den de yardım aldı. Özellikle murabba ve muhammes olarak yazdığı şiirleri başarılıdır. Divan'ı vardır. Eleştirel tarzı ve üslubuyla ünlenmiştir.

Aydınlı Visali
Aydınlı Visali Osmanlı İmparatorluğu Türk Divan Edebiyatı şairi. Osmanlı
İmparatorluğu'nda Basitname (Yalın Türkçe ile yazılmış şiir) akımının öncülerindendir. Asıl adı İsadır. Doğum tarihi bilinmemektedir. Aydında doğmuştur. Osmanlı İmparatorluğu padişahı II. Bayezid (1481 - 1512) ve Osmanlı İmparatorluğu padişahı Yavuz Sultan Selim (1512 - 1520 zamanında Edirne şehrinde saray hocalığı yaptığı kayıtlıdır. Aydınlı Visalinin 61 Gazeli ve
1 Murabbasının olduğu bilinmektedir.
Divan Edebiyatında Arapça ve Farsça sözcüklerin daha çok kullanılmaya başlaması ile şiir dili anlaşılması zor bir hale gelmişti. Halk bu şekilde yazılan şiirleri anlamıyordu. Divan Edebiyatı yalnızca Osmanlı Sarayının anladığı bir edebiyat olmuştu. Halkında bu edebiyatı anlaması için dilde yalınlaşma gerekliydi. Bunu başlatan Tatavlalı Mahremidir. Tatavlalı Mahremi Aruz veznini ve divan edebiyatının nazım şekillerini kullanmakla beraber özTürkçe şiirler

yazarak Basitname (Yalın Türkçe ile yazılmış şiir) akımının öncüsü olmuştur. Türkçe sözcüklerle halk dilindeki atasözleri'ni deyimler'i mecaz'ları kullanmaya çalışmıştır. Diğer Basitname
şairleri Edirneli Nazmi, Adem Dede ve Tatavlalı Mahremi dir. Ancak diğer divan şairleri bu akıma katılmadığı için sonradan bu akımı izleyenler olmamıştır.Aydınlı Visali Edirnede saray hocalığı yaparken ölmüştür. Bir Divanı olduğu biliniyorsa da henüz bulunamamıştır.
Murabbasından bir örnek
•    Kıluban zülf-i perişanun ucın cay gönül
•    Bizi gark eyledi sevdaya ser-a-pay gönül
•    Virdi hayret bize bizde komadı ray gönül
•    Vay gönül vay bu gönül vay gönül iy vay gönül


Gazelinden Bir örnek
•    Bir bela-engiz belasına odum mübtela
•    Ah kim bu kez götürdüm boşuma müşkül bela


•    Turnesi dem-i beladur ya kemend-i hedisat
•    Kim anur her bir kılında bağladur bin mübtela


•    Nazirenün naz hoşdur naz idene dostum
•    Hübler içinde dünya gibi olma bi-vefa

Âzerî Çelebi
Âzerî Çelebi (İbrahim) (ö. 1585), Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşamış şair ve kadı.
Ebussuûd Efendi'nin öğrencilerindendir. Babası, Sultan II.
Selim devrinde Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerinde bulunan Muallimzâde Ahmed Efendi'dir. Âzerî Çelebi, medresede gördüğü eğitimden sonra bir süre devlet hizmetinde bulunmuş ve kadılık yapmıştır. Hama kadısı iken hummaya yakalanarak genç yaşta öldü. Âzerî mahlasıyla veya Muallimzâde nisbesiyle anılır. Fuzûlî ve Nev'î gibi şairlere yazdığı nazîrelerle tanınmakta olan Âzerî Çelebi'nin en tanınan eseri, 1579 yılında tamamladığı Nakş-ı Hayâl adlı mesnevisidir.
Bâkî
Bâkî ya da asıl adıyla Mahmud Abdülbâkî (1526 - 7 Nisan 1600), Türk divan şairi.
Baki, Divan edebiyatı şairi olup "Sultânü'ş-şuarâ" (Şairler sultanı) olarak anılmış, Türk edebiyatının en önemli isimleri arasında yer almıştır. Medine ve İstanbul illerinde kadılık yapmış, Anadolu ve Rumeli eyaletlerinde kazaskerlik görevinde bulunmuştur.
Hayatı
1526 yılında İstanbul'da doğan Bâki'nin asıl ismi Mahmud Abdülbâki'dir. Aslında fakir bir ailenin çocuğu idi, babası müezzinlik yapıyordu. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Orhan Şaik Gökyay, Baki'nin "saraç" (koşum ve eyer takımları yapan ya da satan kimse) çıraklığı değil, "serac" (camilerde kandillerin yakılmasından sorumlu kimse) çıraklığı yaptığını iddia etmiş ve eski

imlası aynı olan iki kelimenin yanlış okunmasının yol açtığı hataya işaret etmiştir. Eskiden kandillerin camilerde yegane aydınlatma aracı olduğu göz önünde tutulursa, özellikle çok sayıda kandilin bulunduğu büyük camilerde seraclık önemli bir görevdi. Baki'nin babasının Fatih Camii'nde müezzinlik yaptığı anımsanırsa, kendisinin de aynı camide serac çırağı olması ihtimali gerçekten kuvvetlidir. Nitekim pek çok akademisyen şairin saraç çıraklığı değil, serac çıraklığı yaptığı görüşünü daha doğru bulmaktadır.
Eğitime, ilme olan büyük tutkusu fark edilmeye başlanınca ailesi medreseye devam etmesine izin vermiştir, zira başlarda medreseye kaçak, ailesinden gizli gitmekteydi. Gayretleri ile iyi bir eğitim görmüş, dönemin ünlü müderrislerinden ders almıştır. Eğitimi boyunca şiire olan ilgisi giderek artmış ve güçlü kaleminin ünü de yavaşça yayılmaya başlamıştır. Eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Kanuni Sultan Süleyman tarafından İstanbul'a getirtilen şair, hayatı boyunca çeşitli dönemlerde devlet hizmetinde bulundu; kadılık, kazaskerlik gibi makamlarda görev yaptı. Yaşlılığında Şeyhülislam olmak isteyen Baki, bu makama getirilmemiş. 7 Nisan 1600 tarihinde, İstanbul'da öldü.
Bâki'nin Saray'a hep bir yakınlığı olmuştur. Özellikle Kanunî Sultan Süleyman ile yakın ilişkileri olmuş, padişah sık sık kendisine iltifat etmiştir. Daha sonra II. Selim ve III. Murat zamanlarında da hem saraydan hem halktan büyük bir itibar ve ilgi görmüştür. Ölümünden önce bu kadar ilgi ve alâka gören sanatçı sayısı azdır, o ise ölmeden "Sultânü'ş-şuarâ" yani "Şairlerin Sultanı" diye anılmaya başlamıştır.
Çalışmaları
Bâki Osmanlı'nın en güçlü devirlerinden birinde yaşamıştır, bu da pekâla onun şiirlerine ve şiirlerinde kullandığı temalara yansımıştır. Aşk, yaşamanın zevki ve doğa şiirlerinin başlıca konularıdır. Tekniği güçlüdür, şiirlerinde yakaladığı ahenk ve akıcılık farklıdır. Dil kullanımında çok yeteneklidir. Şiirlerinde İstanbul Türkçesini başarıyla kullanmıştır. Ahenk ve musikiye önem vermiş; söz seçiminde titiz davranmıştır. Genellikle din dışı konuları işlemiştir. Şiirlerinin oluşturduğu tını, musiki de şiirlerinin farklı bir özelliğidir. Türk Divan şiirinin dönemin ünlü akımları ve eserleri seviyesine ulaşmasında çok büyük katkısı olmuştur. Eserlerinden biri
de Kanunî Sultan Süleyman'ın ölümü üzerine yazdığı "Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han" isimli Kanuni mersiyesidir. Bu mersiye terkib-i bend şeklinde yazılmış; hem teknik olarak güçlü yapısı hem de ahengi ve dönemin ruhunu, özellikle edebiyat tarzını, güzel bir şekilde ifade ettiği için en ünlü mersiyelerden birisi olmuştur.
Başlıca eserleri
•    Dîvân (4508 beyitlik, en önemli eseri)
•    Fazâ'ilü'l-Cihad
•    Fazâil'i-Mekke - (Türkçe karşılığı Mekke'nin Faziletleri) Arapçadan tercümedir. Sokullu Mehmed Paşa'nın emriyle mensur biçiminde yazılmıştır. Eserde Mekke tarihine ve Osmanlı sultanlarının Mekke'ye yapmış oldukları hizmetlere yer verilmiştir. Bâki Mekke kadısı olarak Mekke'de bulunduğu sıralarda eseri 1579 yılında tamamlamıştır.
•    Hadîs-i Erbain Tercümesi
•    Kanuni Mersiyesi
Behiştî Ahmed Sinan Çelebi
Behişti, 15 yy.'da yaşamış Osmanlı tarihçi ve şair. 1383-1502 yılları arasını
anlatan manzum Osmanlı tarihi yazmıştır. Behişti takma adıyla tanınan Ahmed Sinan Çelebi, II. Mehmed dönemi İstanbul subaşılarından Karıştıran Süleyman Bey'in oğludur.

Lüleburgaz'da doğdu. II. Bayezid tarafından yetiştirildi. Bir süre sancakbeyliği yaptı. Padişah huzurunda uygunsuz harekette bulunduğu gerekçesiyle İran'a kaçtı. Herat'ta Sultan Hüseyin Baykara'nın yanına gitti. Molla Câmî ve Ali Şir Nevai gibi dönemin şairleriyle tanıştı. Hüseyin Baykara'nın II. Beyazid'e yazdığı bir mektup aracılığıyla İstanbul'a geri döndü. Padişah kerem redifli bir gazel yazdı, padişaha sundu ve bağışlandı. Ölüm tarihi net olarak belli değildir Tarih adlı eseri 1502'de bitirdiği için o tarihte öldüğü sanılmaktadır.
Bayburtlu Zihni
Bayburtlu Zihni (1795 - 1859), hem Divan hem de halk şiiri türündeki yapıtlarıyla tanınmış bir şairdir. Asıl adı Mehmed Emin'dir. Zihni onun takma adıdır ve Bayburt'ta doğduğu için Bayburtlu Zihni olarak anılır.
Erzurum ve Trabzon medreselerinde okudu. Ardından İstanbul'a gitti ve çeşitli yerlerde kâtiplik yaptı. Divan şiiri türünde yazdığı şiirler ve kasidelerle tanındı. Daha sonra Bayburt'a döndü.
1828'de Ruslar kenti işgal edince buradan ayrıldı. İşgalden sonra yeniden Bayburt'a döndü. 1834'te hacca gitti, oradan Mısır'a uğradı. Daha sonra Erzurum'da, yeniden İstanbul'da bulundu.
Anadolu'nun çeşitli yerlerinde memur olarak çalıştı. Bayburt'a dönerken Trabzon yakınlarındaki Olasa (bugün Bahçeyaka) köyünde öldü.
Bayburtlu Zihni şiirlerini, hem hece, hem de aruz ölçüsüyle yazdı. Aruzla yazdığı şiirler ölümünden sonra Divan-ı Zihni (1876) adıyla yayımlandı. Ama şair asıl ününü hece ölçüsüyle yazdığı koşma ve destanlara borçludur. 1828'de Bayburt'un Rus işgalinden gördüğü zararları dile getiren koşma biçimindeki ağıtıyla büyük ün kazandı. "Vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş / Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı" dizeleriyle başlayan bu koşma sonradan bestelenmiştir. Bayburtlu Zihni başından geçen serüvenleri, şiir, yergi ve destanlar biçiminde Sergüzeştname'de anlatmıştır.
Bosnalı Sabit/Bostanlı Sabit/Alâaddin Ali
Bosnalı Sabit; 17. ve 18. yüzyıllar arasında yaşamış olan Osmanlı şairidir.
Hayatı
Asıl adı Alâaddin olan Sabit, o dönemde Bosna'ya bağlı bir kasaba olan Öziçe'de doğmuştur. Doğum tarihi konusunda kesin bir bilgi olmamakla beraber 1650 yılında dünyaya geldiği düşünülmektedir. İlk eğitimini Müftü Halil Efendi'den alan şair daha sonrasında kendini geliştirmek amacıyla İstanbul'a gelmiş ve Kaptan-ı Derya Seyidzâde Mehmed Paşa'nın himayesi altına girmiştir. 1678 yılında mülazım olmuş, daha sonrasında kadılığı seçerek
sırasıyla Çorlu, Burgaz, Kefe ve Yanya gibi kazalarda görev yapmıştır. 1700 yılında atandığı Bosna'da yaşadığı sıkıntılardan dolayı önce Konya kadılığına getirilmiş, 1706 senesinde buradaki görevinden azledilince tekrar İstanbul'a göç etmiştir. 1712'nin Nisan ayında dizanteriden ölmüştür.
Sanat anlayışı
Yaşadığı ve eser verdiği süre boyunca çağdaşı Nâbî ile beraber döneminin en fazla şairlerinden birisi olan Sabit, sıradan ve günlük hayatta sıkça kullanılan ifadeleri kendi mizah anlayışıyla harmanlayarak okuyucularına aktarmıştır. Kendine has üslubu ile Divan edebiyatı dünyasında ayrı bir yer edinen şair Türk şiirine mizah duygusunu taşıyan ilk kişi olarak değerlendirilir. Mahalli tarzın savunucularından biri olan Bosnalı Sabit, dilde ve düşüncede tamamen yerli duygulara ve olaylara yer verme amacını gütmüştür. Sade ve pratik konuşma dilini ağır ve süslü sanatların sıkça kullanıldığı şiir dilinin potasında eriterek yeni bir dil ortaya çıkaran şair; eserlerini yazarken kelimeleri hiçbir sanat kaygısı gözetmeden olduğu gibi kullanmıştır.
Bursalı Celilî/Hamizade Celilî

Bursalı Celilî, Hamizade Celilî (Osmanlıca بروسەلي ،جليلي حامي زاده جليلي; 1488, Bursa – 1569, Bursa), Daha çok hamsesiyle tanınan divan şairidir.
893'te (1488) Bursa'da doğdu. Asıl adı Abdülcelil olup Hâmidî-i Acem veya Hâmidî-i İsfahânî olarak da tanınan, Farsça ve Türkçe şiirleri bulunan Mevlânâ Hâmidî'nin küçük oğludur (Ünver, s. 197-198). Türk edebiyatında Celîlî mahlasını taşıyan İznikli ve Edirneli iki şairin daha bulunduğu kaydedilmektedir. Bu sebeple bazı kaynaklar Hâmidîzâde'yi yanlışlıkla İznikli olarak gösterirler.
İyi bir tahsil gören Celîlî bir ara İstanbul'a gitti. Kaynakların bildirdiğine göre bu sırada Âhî (Benli Hasan, ö. 1517) ile dostluk kurdu. Yavuz Sultan Selim'e methiyeler yazmasına rağmen padişahtan herhangi bir iltifat göremedi. Bursa'ya dönüp Murâdiye zevâidinden aldığı 6 akçe ile geçimini sağlamaya mecbur kaldı. Daha sonra 3 akçeye inen bu ücretle çok sıkıntılı günler geçirdi. Yalnız yaşamayı seven, içine kapanık bir mizaca sahip olan Celîlî'nin son zamanlarında kimse ile konuşmak istemediği kaynaklarda zikredilmektedir. Gittikçe daha münzevi bir hayat sürmeye alışan Celîlî Bursa'da vefat etti.
Küçük yaşta yazmaya başladığı şiirlerinde genellikle sade, akıcı bir üslûp görülür. Bazı tezkirelerde bilhassa mesnevi ve gazel yazmakta başarılı olduğu belirtilmektedir. Son araştırmalara göre Türk edebiyatında Ali Şîr Nevâî (ö. 906/1501), Hamdullah Hamdî (ö. 909/1503) ve Bihiştî Ahmed Sinan Çelebi'den (ö. 917/1511-12 [?]) sonra hamse yazan şairler arasında dördüncü sırada yer aldığı halde gerek yaşadığı dönemde gerekse daha sonraki devirlerde pek tanınmamıştır. Eserlerine Türkiye kütüphanelerinde rastlanmaması da bunu gösterir. Şairin eserleri üzerinde Hüseyin Ayan tarafından çeşitli araştırmalar yapılmıştır (bk. bibl.).
Eserleri

1.    Divan. Tek nüshası Bibliothèque Nationale'deki (Les manus. Turc [Supplément], nr. 364) 130 varaklık külliyatı içinde (5a-89b varakları arasında sayfa kenarında) yer alan mürettep divanında yirmi üçü Farsça 303 gazel, ikisi Farsça, ikisi Arapça, biri mülemma' altı kıta, üç Farsça rubâî, ikisi Farsça yedi matla', ikisi Farsça üç müfred, Farsça-Türkçe on iki tarih ve sekiz muamma mevcuttur.
2.    Hamse. Aynı yazmada yer alan hamsesinde şu mesneviler bulunmaktadır:

a)    Hüsrev ü Şîrîn (vr. 3b-64a). Şair 1967 beyitlik bu mesnevisine 14 Ağustos 1512'de başlamış ve 10 Aralık'ta tamamlamıştır. Yavuz Sultan Selim'e takdim ettiği eserin 2019 beyitlik başka bir nüshası Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi'ndedir (nr. 44.923; geniş bilgi için bk. Levend, TDAY Belleten, 1965, s. 103-127).
b)    Leylâ vü Mecnûn (vr. 64b-128b). Ocak 1514'te nazmedilen 2116 beyitlik bu mesnevi iki tevhid, bir münâcât, bir na't ve Yavuz Sultan Selim'e bir methiyeden sonra başlamaktadır (geniş bilgi için bk. Ayan, TDA, s. 67-93).

c)    Gül-i Sad-berg-i bî-Hâr. Külliyatın 3b-86b varakları arasında sayfa kenarında yer alan eser mesnevi ve gazellerden meydana gelmektedir. Bazı kaynaklarda sondaki gazellerden dolayı divançe zannedilerek "Gül-i Sadberk Divanı" şeklinde adlandırılmıştır. Tevhid, na't ve dîbâce denilebilecek altmış yedi beyitlik bir mesneviden sonra gazeller kısmı gelmektedir. Dîbâcede gül bahçesinde yapılan bir gezinti sırasında 100 yapraklı bir güle rastlandığı anlatılmakta, ayrıca bülbülün feryadı ve güllerin geçiciliği dile getirilmektedir. Bundan sonra gelen 100 gazel gül ile bülbülün birbiriyle münazarası mahiyetindedir (bk. Ayan, TKA, s. 22-23, 30-34).
d)    Hecrnâme (vr. 108b-121a). Aynı külliyatta sayfa kenarında yer alan 483 beyitlik mesnevi, Celîlî'nin yirmi iki yaşında iken nazmettiği bir eserdir. 915'te (1509) kaleme alınan ve şairin aynı zamanda Hazannâme adını verdiği eser yirmi beyitlik bir besmele manzumesiyle başlamaktadır. Daha sonra tevhid, na't ve çâryâr-i güzîn methiyesinin yer aldığı, aşk konusunun işlendiği eserde olayların kahramanı doğrudan doğruya müellifin kendisidir. Şair genç yaşta başından geçen bir aşkın tesiriyle yazdığı bu orijinal mesnevide kendi iç dünyasına da ışık tutmaktadır (eserin metni için bk. Ayan, EFAD, s. 155-173).
e)    Meheknâme (vr. 89b-92a). Külliyatın sayfa kenarında yer alan eser seksen yedi beyitlik küçük bir mesnevidir. Tevhid ve na'ttan sonra gelen sekiz beyitlik bir "pend"in ardından elli yedi beyit tutan asıl hikâyeye geçilir. Altın, gümüş ve mehek (mihenk taşı) arasında geçen hikâyede şair malın, mülkün, güzelliğin geçiciliğini, bunların cazibesinin aldatıcı olduğunu belirtmektedir (eserin metni için bk. Ayan, TDEAr., II, 5-13).
Bunlardan başka bazı kaynaklar Celîlî'nin Terceme-i Şehnâme ile Yûsuf u Züleyhâ adlı iki eseri daha olduğunu kaydederler. Âşık Çelebi, Terceme-i Şehnâme'nin yarısının yazılmış olduğunu bizzat müelliften nakletmektedir. A. Sırrı Levend ise bir fotokopisinin kendisinde bulunduğunu belirttiği Celîlî'nin külliyatı içinde Yûsûf u Züleyhâ'nın da mevcut olduğunu bildirmektedir (TDAY Belleten, 1967, s. 99). Şairin ayrıca çeşitli şiir mecmualarında bazı gazellerine rastlanmaktadır.

Bursalı Rahmî
Bursalı Rahmî (Osmanlıca بروسەلي ،جليلي حامي زاده جليلي; 1516, Bursa – 1567, Bursa), divan şairidir. Bursa'da doğdu. Asıl adı Pîr Mehmed'dir. Babası nakkaş olduğundan Nakkaş Bâlîzâde Pîr Mehmed Çelebi olarak anılır. Kaynaklara göre önce Defterdar İskender Çelebi ile tanışmış ve onun aracılığı ile Sadrazam İbrâhim Paşa'ya takdim edilerek genç yaşta Kanûnî Sultan Süleyman'ın şehzadelerinin 936 (1529-30) yılındaki sünnet düğününde padişaha şiirlerini sunmuştur. Zamanla Kanûnî'nin gazellerine tahmîsler yazdı. Kasidelerinde görev alma isteğini sürekli tekrarlamasına rağmen bir karşılık bulamadığı gibi Defterdar İskender Çelebi ile Sadrazam İbrâhim Paşa'nın idamlarıyla himayesiz kalarak zor günler geçirdi. Ardından Celâlzâde Sâlih Çelebi'ye mülâzım oldu. Rahmî'ye köylüler kadar bile değer verilmediğini söyleyen Mustafa Âlî, onun Şehzade Selim'e yazdığı "tîr" redifli kaside ile hayatının sonlarına doğru müderrisliğe tayin edildiğini belirtir. Ölümüne Bursalı Cinânî, "Bâdâ rahmet-

i Rahmî mezîd" (975) tarihini düşürmüş, ayrıca "Cân-ı Rahmî'ye rahmet" tarihi söylenmiştir. Mezarı Bursa Yenişehir'dedir. Tezkirelerde genç yaşta şiir yeteneğiyle tanındığı ve şiirleri rağbet gördüğü belirtilerek nakış sanatındaki mahareti övülmüştür. Güzelliğiyle meşhur olduğundan Taşlıcalı Yahyâ Bey'in Şehrengîz-i İstanbul'u ile Lâmiî Çelebi'nin Şehrengîz-i Bursa'sında tavsif edilmiştir.
Eserleri
1.    Divan. Yakın zamana kadar varlığı bilinmeyen divanın tek nüshası Ankara Millî Kütüphane'de kayıtlıdır (Yz. A, nr. 6803/1). İçinde on iki kaside, üç tesdîs, on bir tahmîs, iki müseddes, bir murabba, iki terciibend, 160 gazel, bir muhammes, on beş matla' bulunmaktadır. İlk defa Ali Nihad Tarlan bir kasidesini, iki terciibend, üç müseddes, üç tahmîs ve otuz gazelini neşretmiş; Sabahattin Küçük de üç kaside, iki tahmîs ve kırk bir gazelini yayımlamış, Turan Boranlıoğlu eser üzerinde bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır (bk. bibl.).
2.    Gül-i Sad-berg. Besmele hakkında yaklaşık seksen beyitlik bir bölümle başlayan, yedi bölüm ve ardından yedi hikâyenin yer aldığı bu mesneviden tezkirelerde bahsedilmemektedir. İlk defa XVI. yüzyıl şairlerinden Âzerî İbrâhim Çelebi'nin Nakş-ı Hayâl adlı mesnevisinde zikredilen manzumeyi Belîğ ve Bursalı Mehmed Tâhir Abdurrahman-ı Câmî'nin Tuḥfetü'l- aḥrâr'ının tercümesi olarak tanıtmıştır. 984'te (1576) istinsah edilmiş, baştan iki yaprağı eksik olan 1498 beyitlik eserin bir nüshası, Erzurum Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi'nde Agâh Sırrı Levend kitapları arasında Rahmî'nin diğer eseri Şah u Gedâ ile aynı ciltte bulunmaktadır. "Müfteilün müfteilün fâilün" vezniyle yazılmış olan Gül-i Sad-berg hakkında bir yüksek lisans tezi yapılmıştır (bk. bibl.).
3.    Şâh u Gedâ (Şâh u Dervîş). Hilâlî-i Çağatâyî'nin aynı adlı eserinden serbest şekilde tercüme edilmiş olan mesnevide Şah ve Gedâ arasında geçen sembolik aşk anlatılmaktadır. Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri'nde mesneviyi iki adından dolayı iki ayrı eser gibi kaydetmiştir. 1734 beyitten oluşan mesnevinin Manisa İl Halk (nr. 2711) ve Erzurum Atatürk Üniversitesi (Agâh Sırrı Levend, nr. 18) kütüphaneleriyle Londra British Museum'da (Or., nr. 7183) mevcut üç nüshası üzerinde Sevim Birici yüksek lisans tezi hazırlamıştır (bk. bibl.).
4.    Şehrengîz. Rahmî'nin müderris olarak bulunduğu Bursa Yenişehir için 970'ten (1562-63) sonra yazdığı eser her güzelin üçer beyitle tavsif edildiği toplam 300 beyitten oluşmaktadır. Nuruosmaniye (nr. 4962, vr. 202a-205b), Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma (nr. 697, vr. 71b- 77b) ve Konya Mevlânâ Müzesi kütüphanelerinde (Abdülbaki Gölpınarlı kitapları, nr. 124, vr. 31b-36a) birer nüshası vardır.
Celâlzâde Mustafa Çelebi
Celâlzâde Mustafa Çelebi (d. Tosya - ö. 1567; İstanbul), Osmanlı Devleti döneminde yaşamış olan Türk devlet adamı, tarihçi. I. Süleyman'ın padişahlık yaptığı zamanlarda, devletin önemli tarihçileri arasında gösterilen Mustafa Çelebi, Tosyalı Kadı Celâl'in oğludur.
Hayatı
Tosya'da dünyaya gelen Mustafa Çelebi, ilk öğrenimini burada yaptıktan sonra tahsilini İstanbul'da tamamladı. Genç yaşında devlette çalışmaya başladı ve 1519 yılında Divan Kâtibi oldu.
1534'teki Irakeyn Seferi'nde, Nişancı Seydi Bey'in ölümü üzerine Nişancılık pozisyonuna getirildi.

1557'ye kadar görevi sürdüren Celâlzâde Mustafa Çelebi, dönemin sadrazamı Damat Rüstem Paşa'nın ısrarıyla görevinden ayrıldı ve "Müteferrika başılık" rütbesinin sahibi oldu.
1566'daki Zigetvar Muharebesi esnasında ölen Nişancı Eğri Abdizâde Mehmet Bey'in ardından ikinci kez Nişancı olarak tayin edildi. Padişah Süleyman'ın muharebedeki vefatı üzerine yerine gelen II. Selim döneminde, yaklaşık 13 ay boyunca görevini sürdürdü. 1567 yılında, 75 ila 80 yaşlarında öldü. Cenazesi, Eyyûb Sultan Nişancası'nda yaptırdığı Nişancı Mustafa Paşa
Cami bahçesine, kardeşi Celâlzâde Salih Çelebi'nin mezarının yakınına defnedildi.
Eserleri
Celâlzâde Mustafa Çelebi'nin aşağıdaki eserlerinin yanında Nişânî mahlasını kullanarak yazdığı bir Dîvân'ı da bulunmaktadır.
•    Tabakâtü'l-Memâlik ve Derecâtü'l-Mesâlik, I. Süleyman ve I. Selim dönemlerini anlatır.
•    Me'aricü'n-Nübüvve, Horasanlı Mu'inü'l-Miskin'in peygamberler tarihiyle ilgili eserinin Türkçeye tercümesidir.
•    Mevâhibü'l-Hallâk fî Merâtibi'l-Ahlâk, İslâm ahlâkı hakkındadır.
•    Enîsü's-Selâtîn ve Celîsü'l-Havâkîn, 54 bölümden meydana gelmektedir.
•    Selimnâme, I. Selim'in din ve devlete olan hizmetlerini anlatmaktadır.

Cemîlî
Cemîlî (1465, Diyarbakır, Osmanlı Devleti), 15. yüzyıl Divan şairi.
Yaşamı
Diyarbakır'da doğdu. Daha sonra Akkoyunlular'ın yönetimindeki Tebriz'e gitti. Burada bir dönem kaldıktan sonra Herat'ta gitti. Burada kaldığı dönemde Ali Şîr Nevâî'nin şiirlerine nazireler yaptı.
16. yüzyılın hemen başlarında Şah İsmail'in istilalarından kaçarak İstanbul'a gitti. Ölümüne kadar orada yaşadı. Hayatı boyunca bir divan oluşturdu. Ünlü tezkireci Latîfî tarafından şiirlerinde duygu olmadığı gerekçesiyle eleştirildi. Ayrıca Cemîlî, Ümmî (formel öğrenim görmemiş) bir Divan şairi olarak bilinir.
Şiirlerinden örnek
Bolmasun ol encümen kim anda sahbâ bolmaya Bolmasın sahbâ dahi ger bir dil-ârâ bolmaya
•    encümen: meclisler topluluklar.
•    sahbâ: şarap.
•    dil-ârâ: gönül alan.

Derviş Paşa
Derviş Paşa (d.1560, Mostar – ö.27 Eylül 1603, Csepel Adası), Osmanlı devlet adamı ve şairi.
Hayatı
Bosna'dan devşirilip, II. Selim döneminde Enderun'a alınarak öğrenim gören, III. Murat döneminde has odaya alınıp, (1595/96) 'da doğancıbaşılığa kadar yükselen Derviş Paşa, III.
Mehmet döneminde 1598/99'de Bosna beylerbeyliğine atanıp, 1599'da İstolni Belgrad'ın muhafızlığıyla görevlendirildi. Osmanlı-Avusturya savaşları sırasında Tuna Nehri'ndeki Csepel

adasına çıkan ve çoğu celalilerden oluşan kuvvetlere komuta edip, 27 Eylül 1603'te yapılan Peşte Muharebesi'nde başıbozuk Celalilerin kaçmasını engelleyemedi; yanındaki on kadar iç
oğlanıyla düşmana saldırıp, çarpışarak öldü.
Derviş Paşa'nın mürettep bir divanı olup olmadığı bilinmemektedir. Tezkire ve mecmualarda, tarihlerde rastlanan şiirleri tasavvufla da ilgilendiğini göstermektedir. III. Murat'ın buyruğuyla Bennai'nin Şehnâme adlı mesnevisini Farsçadan Muradname adıyla çevirmiştir.
Ebubekir Kânî Efendi

Hayatı
Ebubekir Kânî Efendi Divan şairidir. Aslen Tokat'lıdır. Mizahi mektupları ve şiirleri ile tanınır. Eflak, Rusçuk ve çevresinde görev yaptığı yıllarda İskerletzade Konstantin Bey'in isteği
üzerine yeğeni Alexandre için "Benam-ı Havariyyun-ı Buruc-ı Fünun" isimli bir Türkçe öğrenme ve konuşma kitabı yazdı. XVIII. yüzyılda kaleme almış olduğu bu eser Türkçenin diğer milletlere öğretilmesi konusunda bir model olarak gösterilir. Bir kedinin ağzından sahibine yazılmış ünlü "Hirrename" si yergi ve mektuplarıyla birlikte Münşeat-ı Kânî isimli eserindedir. Münşeat'ın değişik hacimlerdeki el yazma nüshaları çeşitli kütüphanelerde mevcuttur. Eser hakkında bir doktora tezi hazırlanmıştır Yazdığı Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler Divan'ında
toplanmıştır. İstanbul kütüphanelerinde bazı yazma nüshaları bulunan Divan, Arap harfleriyle yayımlanmış ve eser tenkitli metin hâlinde yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır Ayrıca İlyas Yazar tarafından hazırlanan "Kânî Dîvânı" isimli eser 2012 yılında Kültür Bakanlığı Yayınları arasında neşredilmiştir. Ebubekir Kânî Efendi'nin Silistre'de söylediği rivayet edilen ve insanların kolay kolay değişmeyeceğine dair "Kırk yıllık Kani, olur mu Yani" sözü günümüze kadar ulaşmıştır. Kânî Efendi 1792 yılında öldü. Mezarı Eyüp Sultan'da Beybaba Sokağı üzerinde
ve Feridun Ahmet Bey (Nişancı Feridun Ahmet Paşa) Türbesi yakınındadır.
Edirneli Nazmi
Edirneli Nazmi (d. ? - ö. 1555), Türki-i basit akımı temsilcisi divan şairi. Edirne'de doğmuştur.
Asıl adı bazı kaynaklarda Mehmet, bazı kaynaklarda Muhammed olarak geçer. Yeniçeri Ocağı'nda yetişmiştir. Yavuz Sultan Selim'in İran (1514) ve Mısır (1517) seferleri ile Kanuni Sultan Süleyman'ın bazı seferlerine katılmıştır. Ahkam Katipliği yapmış, silahtar bölükbaşısı olmuştur.
Kendi zamanına kadar yetişmiş şairlerin birbirlerine yazdıkları nezireleri topladığı Mecmaün Nezair (Nezireler Topluluğu) adında 3356 şiirden meydana gelen bir antolojisi vardır.
Yapıtın Viyana'da, Manisa'da Çeşnegir Kütüphanesinde ve İstanbul'da Nuruosmaniye Kütüphanesinde olmak üzere üç yazma nüshası vardır.
Bir diğer eseri Divan-ı Türk-i Basit adında 48.000 beyitlik bir divandır. Şiir gücü bakımından kuvvetli olmayan bu yapıtındaki kasideler ve tarihlerden, yaşadığı dönemin olayları, önemli kişileri, sanatçıların resmî ve özel yaşamları hakkında bilgi edinilebilmektedir. Birçoğu sevgi ve rintlik konularını işleyen şiirlerinde özellikle Rumeli'deki mahalli yaşama ait sahneler canlandırılmıştır. Şiirleri arasında kukla oyunundan bahseden bir parçadan da kukla sanat dalının tarihi aydınlatılmaktadır.
14. ve 15. yüzyıllarda Arap ve Fars edebiyatına özenen divan şairleri zaman geçtikçe, Türkçe sözcükleri daha az kullanır oldular, Türk şiirini yabancı -Arapça ve Farsça- sözcüklerle doldurmaya başladılar. İşte bu durum, o dönemde pek kuvvetli olmayan, hatta zayıf denilebilecek bir tepkiyle karşılandı. Bu, şiir dilinde Türkçülük anlayışının ilk örnekleridir. Bu tepkiden Türkî-i Basit (Yalın Türkçe) akımı doğdu. Diğer Türki-i Basit şairleri Tatavlalı Mahremi ve Aydınlı

Visali'dir. Türkî-i Basitçiler aruz veznini ve Divan Edebiyatının nazım şekillerini kullanmakla beraber Arapça ve Farsça tamlama kullanılmadan aruz vezniyle hemen hemen Öz Türkçe şiirler yazdılar. Yabancı sözcük ve tamlamaları şiire sokmadılar, Türkçe sözcüklerle halk dilindeki mecazları, deyimleri ve atasözlerini kullanmaya çalıştılar. Bu akım uzun ömürlü ve kalıcı olmamıştır. Çünkü diğer büyük şairler bu olumlu teşebbüse katılmadığı gibi sonraki yüzyıllarda da bu akımı izleyenler görülmemiştir.
Edirneli Nazmi'nin yalın Türkçeyle yazdığı şiirler Mehmet Fuad Köprülü tarafından Milli Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri ve Türk-i Basit adıyla yayımlandı (1928). Nihal Atsız da şair üzerine geniş bir inceleme yapmıştır (1934).
Enderûnlu Fâzıl
Enderûnlu Fâzıl (1757, Safed - 1810, İstanbul), 18. yüzyılda yaşamış
olan divan şairidir. Enderûn mektebinde yetiştiği için bu lakabı almıştır. Açık bir eşcinsel olan şairin eserleri Osmanlı İmparatorluğu'nda eşcinsel edebiyatıyla ilgili en bilinen örneklerden bazılarını oluşturur.
Hayatı
Enderûnlu Fâzıl muhtemelen 1759'da Safed, Filistin'de (günümüzde İsrail) doğdu. Medine asıllıydı ve asıl ismi Hüseyin'dir. I. Abdülhamid devrinde Osmanlı Devleti'ne başkaldıran Akkâ muhafızı Tâhir Ömer'in torunudur. Babası Ali Ömer bu isyanın bastırılması sırasında öldürüldü ve 1776'da Fazıl, kardeşi Hasan Kamil, amcaları ile birlikte Kaptan-ı derya Cezayirli Gazi Hasan
Paşa tarafından İstanbul'a getirildi.
Hükümdarın fermanı ile kendisi Enderun'da hazine koğuşuna ve kardeşi kiler koğuşuna alındı. Sefahate düşkünlüğü ve aşk maceraları dolayısıyla 1784'te saraydan çıkarıldı. Son aşk macerası sarayda "Şahlevendim" lakabı ile bilinen meşhur hanande Hafız Abdullah Ağa ile olup saraydan ayrılmasına sebep olan bu macerayı Fazıl manzum olarak "Defter-i Aşk" isimli eserinde anlatır.
İstanbul'da sokaklarda, meyhane köşelerinde on iki yıl serseri ve sıkıntılı bir hayat sürdü. Daha sonra Sultan III. Selim'e ve devlet büyüklerine yazdığı övgü dolu kasidelerle memurluk talep etti. Önce Rodos'ta tevliyat görevi verildi; sonra Halep defterdarlığı ve çeşitli yerlerde teftiş memuriyeti gibi yüksek olmayan devlet memuriyetlerinde Anadolu'da çalıştı. Hicivlerinden rahatsız olanlarca şikayet edildi ve 1799'da Rodos'a sürüldü. Rodos'ta iken gözlerini kaybetti. Daha sonraki on yılını yatakta geçirdi. Ölmeden bir-iki yıl önce gözlerinin açıldığı belirtilmektedir. 1810'da İstanbul'da ölmüştür. Mezarı Eyüpsultan'dadır.
Eserleri
•    Divan:
1842'de Bulak, Kahire, Mısır'da ve sonra İstanbul'da Osmanlıca olarak basılmıştır. 447 tane şiiri içermekte olup bunlar arasında 84 tane kaside; 165 tane gazel; 4 tane müstezat; 3 tane müseddes; 6 tane terkibibent; 9 tane terciibent; 2 tane mesnevi ve (26 adedi murabba, 2 adedi muhammes ve 4 adedi museddes tarzda) 32 tane şarkı bulunmaktadır. Devrin büyüklerine övgüler ve yine delikanlılar için yazılmış şiirlerle doludur. Fâzıl bu şiirlerle kendisine has bir tarz yaratır. O güne kadar kimsenin yayınlamaya cesaret edemediği bazı ifadeleri açıkça kullanır.
•    Defter-i Aşk:
1840 ile 1870'te İstanbul'da Osmanlıca basılmıştır. Şairin yaşadığı aşk maceralarını nazım şekilde mesnevi olarak anlatır. Şâir, başından geçen aşk mâceralarını hikâye eder. Saraya alınışını,

Enderûn'daki bazı delikanlılara aşık olunca kovuluşunu, sefâletini ve bir Çingene genciyle olan gönül ilişkisine yer verir.
•    Hûban-nâme (Güzel Oğlanlar Kitabı):
Dünyanın çeşitli uluslarına mensup delikanlıların cinsel ve fiziksel özelliklerini anlatır. Sevgilisi, diğer ülkelerin güzel erkeklerini de öğrenmek istediğini söyler ve Fâzıl bu isteği yerine getirmek için kaleme sarılır.
•    Zenannâme (Kadınlar Kitabı):
İngiliz ve Rus kadınlarını birbirinden ayıran cinsel özelliklerden, kadınlar hamamında nasıl kavga edildiğine ve İstanbul'da kaç çeşit kadın yaşadığına ilişkin çarpıcı bilgiler yer almaktadır. Kadınlar hamamı, mahalle baskını gibi konular orijinal olup ilgi çekicidir. Sadrazam Koca Mustafa Reşid Paşa bu eserdeki bazı parçaları müstehcen buldugu için eserin basılı nüshalarını toplatmıştır.
Böylece bu kitap Osmanlı döneminde cinsellikle ilgili toplatılan ilk basılı kitap olmuştur.
•    Çengi-nâme:
Rakkâsnâme diye de bilinir. İstanbul'un ünlü köçekleri isimleri verilip hünerleri anlatılır.
Enderunlu Vâsıf
Enderunlu Vasıf (1771-1824) veya Enderunlu Osman Vasıf Bey, Osmanlı divan şairi. 19. yüzyılda muhammes, gazel ve şarkılarıyla tanınan şairin asıl adı Osman'dır.
Hayatı
İstanbul'da doğmuştur. Belgeler bulunmamakla beraber eğitim yılları ve aldığı görevlere dayanılarak doğum tarihinin takriben 1771 olduğu tahmin edilmektedir. Bostancılıktan sadrazamlığa yükselen Arnavut asıllı Hacı Halil Paşa'nın babasının amcası olduğu bilinmektedir. Ailesi, çocukluğu, gençliği ve eğitimi hakkında tam inanılır belgeler bulunmamaktadır. Fakat lakabının "Enderunlu" olması onun eğitim gördüğü kurumun Enderun olduğuna işaret etmektedir.
Eğitim ve öğrenim gördüğü Enderun Saray Mektebi'nde yetiştiği için Enderunlu veya Enderûnî lakabıyla anıldığı kabul edilmektedir. Hazırlamış olduğu Dîvân-i gülşen-i efkâr-i Vâsıf-i Enderûni adlı divanındaki şiirlerinde Enderun günlük hayatı hakkında gayet gerçekçi anlatımlar bulunmaktadır. İlk gençlik yıllarında büyük babasının kardeşi Hacı Halil Paşa'nın desteği ile Enderun'a girmeye aday Acemi oğlanların yetiştirildiği Galata Sarayı'na yerleştirildiği ve burada
eğitim almaya başladığı da bilinmektedir. Fakat ya kendisinin yetenekli olmadığı kabul edilerek ya da hamisi Hacı Halil Paşa'ya düşman olanların iftira veya inandırıcı gayretleri nedeniyle önce Topkapı Sarayı'ndaki Enderun okuluna alınmadığı bildirilmektedir. Fakat daha sonra Silahdar Süleyman Paşa'nın kaftancısı olup bu görevle saray girebilmiştir. Çok geçmeden Topkapı Sarayı Enderun-u Hassa Koğuşuna kabul edilmiştir.
Enderun-u Hassa Koğuşu'ndaki bu görevi takiben önemli oldukları kabul edilen bir sıra saray görevine atandı. Vâsıf III. Mustafa, I. Abdülhamid, III. Selim, IV. Mustafa ve II.
Mahmud hükümdarlık dönemlerinde saray görevleri yaptı. Sultan III. Selim'e 7 kaside sunması ile padişahın gözüne girdi ve ondan şahsi takdir gördüğü belgelidir. IV. Mustafa'nın hükümdarlık dönemi başında padişahın şahsi hizmetlerini gören "Has Oda" erkanı içine alındı; bunu takiben padişahın baş-lalası görevine atandı. 1815'te peşkir ve anahtar ağası oldu ve en sonunda 1817'de kiler kethüdalığına yükseldi. II. Mahmud döneminde de kiler kethüdalığı kendisine görevi verildiğinde padişahın bizzat huzurunda kendisine hilat giydirildi. Vasıf da II. Mahmud'a

bağlılığını göstermek için ona 4 kaside ve çeşitli nedenlerle 60 kadar tarihsel manzume sundu. Enderunlu Vasıf Topkapı Sarayı'nda çeşitli görevlerde 30 yıldan fazla hizmet etti.
1819'de Enderunlu Vasıf kendi isteğiyle saray hizmetinden ayrıldı. Kendine hacegan payesi verildi ve Bolayır'da bulunan Şehzade Süleyman Vakfı'nın mütevelliliğine atandı. Fakat Bolayır'da fazla kalmayıp İstanbul'a geri döndü.
Enderunlu Vasıf hayatının son yıllarında İstanbul'da yaşadı. Vasıf'in İstanbul Tophane semtinde yaşadığı bir evi bulunduğu belgesi elimize geçmiştir. Fakat bu ev 1823'te çıkan büyük Tophane yangında yanıp kül olmuştur.
Enderunlu Vasıf'in 1824'te İstanbul'da öldüğü bilinmektedir. Vasıf, Üsküdar'da Karacaahmet Mezarlığı'nda Mimar Kasım mezarı yakının gömülmüştür. Mezar taşı kitabesi yakın arkadaşı olan Keçecizade İzzet Molla tarafından yazılmış 7 beyitlik bir kıta şeklindedir. Bu kıtanın son beyti ebced hesabı'na göre ölümünün tarihini belirtmek için şöyle yazılmıştır:
Şuara matem edip yazdı mücevher tarih Ruh-i Osman'a ede Vasıfı tefrih ede illah
Bu beyitten Vasıf'in ölüm tarihi olan Hicri olarak 1240 tarihi çıkartılmaktadır.
Eserleri
Enderunlu Vasıf şiirlerini tek bir divan içinde toplayıp yayınlamıştır. Şairin bu tek divanının el yazması ile hazırlanmış birkaç nüshası bulunmaktadır. Ayrıca Hicri 1257 (1841)'de Bulak, Kahire, Mısır'da basılmıştır ve Hicri 1257'de ve Hicri 1285 (1869)'da İstanbul'da iki edisyonun Osmanlıca baskısı yapılmıştır. Değişik yazma nüshalarda ve baskılarda divanın içeriği genellikle aynı olması gerekirken değişik yazma nüshalar arasında ve yazma nüshalar ile baskı edisyonları birbiriyle tıpatıp uyuşmamaktadır. Bulak, Kahire baskısı edisyon ile Istanbul'da Hicri 1285 (1869)'de basılan edisyon içerikleri birbiriyle aynıdır; fakat İstanbul Hicri 1257 edisyonunun içeriği diğer basımlar içeriğinden farklıdır.
Örneğin İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde bulunan ve her ikisi de "Dîvân-i Gülşen-i Efkâr-i Vâsıf-i Enderûnî" başlığını taşıyan iki nüshadan biri diğer nüshadan daha fazla sayıda şiir kapsamlıdır. En kapsamlı olan nüsha Bağdat'ta tâlik hattı ile Hasan Efendi isimli
bir hattat tarafından hazırlanmış olup içinde toplam 5,000 beyti aşkın muhteva bulunmaktadır. Bu nüsha içinde 2 münacaat; 5 naat; 1 Mevlana'ya naat; (4 tanesi II. Selim için, 3 tanesi II. Mahmud için ve 1 tanesi valide sultan için) 8 methiye; 1 kaside-ı ramazaniye; 89 tarih düşme; 139 gazel;
1 terkibibend; 933 bendden oluşan (ve bir annenin kızına öğütleri ve kızın annesine yanıtları konulu) 2 tane muhammes; 218 şarkı; 1 müseddes; 65 kıta ve 11 müfred ihtiva etmektedir.
İçerikleri aynı olan ve ikisi de "Dîvân-i Gülşen-i Efkâr-i Vâsıf-i Enderûnî" başlığını taşıyan Hicri 1257 (1841) Bulak, Kahire baskısı edisyon ile İstanbul'da Hicri 1285(1869)'da basılan edisyonda toplam 5,968 beyitten oluşan 531 şiir bulunmaktadır. Bu edisyonlar içinde (3'u kıta ve 1 tanesi muhammes olan) 4 münacaat; (11 tanesi kıta ve 1 tanesi muhammes olan) 12 tane naat;
11 methiye; (86 tanesi kıta, 2 tanesi kaside, 1 tanesi müsebba ve 1 tanesi terciibend olan) 90 tarih
düşürne; 141 gazel; (188 tanesi murabaa, 24 tanesi muhammes, 4 tanesi müseddes, 1 tanesi gazel şekilli olan) 217 tane şarkı; 2 tane tahmiş; 1 tane taştir; 3 tane terkibibend; 57 tane kıta ve 11 tane müfred ihtiva ederler. İstanbul'da Hicri 1257'de basılan edisyon başlık olarak Vasıf Osman Bey Divanı adını taşımakta ve toplam 5,968 beyitten oluşan 531 adet şiiri içinde ihtiva etmektedir.

Enderunlu Vasıf döneminde yaptırılan (köşk, saray gibi) bazı büyük yapılar için manzum kitabeler yazmıştır. Örneğin Sultan II. Mahmud döneminde Üsküdar'da yaptırılmış ve günümüzde yıktırılmış olan Şerefabad Kasrı için kitabeyi Vasıf yazmıştır.
Enderunlu Vasıf yaşadığı dönemde Türk Sanat müziği sever olarak bilinmiştir. Yazdığı şiirler (özellikle şarkıları) günün bestecileri tarafından güfte olarak Türk Sanat müziği parçaları olarak bestelenmiş ve icra edilmiştir. Güftesi Enderunlu Vasıf'a ait olan bu Türk Sanat müziği parçalarının çoğu günümüzde bile müzisyenler tarafından bilinmekte; konser, radyo ve TV programlarında çalınmakta ve müzikseverler tarafından sevilerek dinlenmektedir.
Değerlendirme
Enderunlu Vâsıf'in divanında günlük dile ve gerçek anlatımlara rastlanır. Ahmet Hamdi Tanpınar onun için zevk çözülüşünün vesikası tanımını kullanır.
Esrâr Dede
Esrâr Dede (Asıl adı Mehmed) (d.1749, İstanbul - ö. 29 Ocak 1797, İstanbul), Türk Dîvân edebiyatı şairi; mutasavvıf.
Hayatı
Esrar Dede. gerçek adı Mehmed, (Hicri 1162) 1749 yılında Sütlüce, İstanbul'da doğdu. Doğum tarihi üzerinde bir ihtilaf mevcuttur. Babasının isminin Ahmed-i Bîzebân ve dedesinin Hasan Efendi olduğu bilinmektedir. Fakat ailesine, çocukluğuna ve gençlik yıllarına dair fazla bilgi yoktur.
Çok iyi bir eğitim gördüğü eserlerinden kolayca anlaşılabilmektedir. Arapça ve Farsça başta olmak üzere Rumca, Latince ve İtalyanca bilirdi. Dile olan ilgisi ve kabiliyetini, Lûgat-ı Tilyan isimli
bir Türkçe - İtalyanca sözlük yazmış olmasından da anlıyoruz. Karakterinin güzel olduğu, özellikle çok cömert olduğu söylenmiştir. Galata Mevlevihanesi'nde tanıştığı Şeyh Gâlip ile ömür boyu dost kalmıştır. "Esrâr" mahlasını da, Şeyh Gâlip'e arz edip talebelerinden olunca almıştır. Şeyh Gâlip ile tanıştıktan sonra Şeyh Gâlip'in eğitimine girdi. Hayatı boyunca Mevlevilik dairesinden çıkmadı.
Daha sonraları tezkireci ve meşîhat makamlığını kazanmasına rağmen Şeyh Gâlip'in yanından ayrılmadı. Ömrü boyunca Galata Mevlevihanesi'nde kendisine ayrılan odada yaşadı, eserlerini burada kaleme aldı ve 1796 (Hicri 1211) yılında burada öldü. Garip bir detaydır ki, vefat
günü Mirac kandiline denk gelmiştir.
Bunun dışında bizzat Şeyh Gâlip, Esrâr Dede'nin ölümü üzerine bir mersiye kaleme almıştır. Bu mersiye şöyle başlar:
Kan ağlasın bu dide-i dür-bârım ağlasın Ansın benim o yâr-ı vefâ-dârım ağlasın Çeşm ü dehân u ârız u ruhsârım ağlasın Baştan başa bu cism-i siyeh-kârım ağlasın Ağyârım ağlasın bana hem yârim ağlasın Gûş eyleyen hikâyet-i Esrâr'ım ağlasın
Nâ-dide bir güher telef etdim dirîg u âh Hâk içre defnedüp gerü gitdim dirîg u âh
Ayrıca Esrar Dede'nin mezar taşında Şeyh Gâlip'in şu cümleleri yer almaktadır:
"Esrâr Dede çileyi hatm ettiği dem Sırr oldu serin hırka-i tâbûta çeküp

Gâlib dedi târihin efsûs efsûs
Hemdemlerini hayrân kodı Esrâr göçüp."
Eserleri
Kuşkusuz her açıdan olduğu gibi edebî açıdan da Esrâr Dede'yi en çok Şeyh Gâlip etkiledi. Bu iki önemli ismin eserleri ise daha sonraki kuşakların birçok önemli edebiyatçısını etkilemiştir. Nitekim daha sonraları Şeyh Gâlip'in ünlü eseri "Hüsn ü Aşk"dan esinlenerek, Yenikapı Mevlevihanesi'nin son şeyhi Abdulbâkî Baykara tarafından kaleme alınacak olan yine Hüsn-ü Aşk isimli manzûm tiyatronun ilk perdesi Şeyh Gâlip ile Esrâr Dede'nin konuşmalarını konu alacaktır.
•    Şiirlerini topladığı Dîvân'ı en önemli ve bilinen eseridir. Bu da, 1841 yılında "Divan-ı Belağat- unvân-ı Esrâr Dede Efendi" ismiyle yayımlanmıştır.
•    Mevlevî şairlerinin hayatlarını ve şiirlerinden örnekleri barındıran, Esrâr Dede Tezkiresi olarak da anılan "Tezkire-i Şu'ârâ-yı Mevlevîyye" bir diğer ünlü eseridir.
•    Mübâreknâme-i Esrâr,
•    Fütüvvetnâme-i Esrâr
•    Lugat-ı Tilyan'dır.
Genel olarak Esrâr Dede arı ve yalın bir dil kullanırdı. Şiirlerinde Mevlevîliğe ve Mevlânâ'ya olan sevgisine sık sık yer vermiştir. Şiirlerindeki tasavvuf etkisi barizdir.
Eserlerinden Örnek
Gazel (Gece Kandilli'de)
Gece Kandilli'de gök kandil olup ol meh-rû Mâhitab eyleyerek eyledi azm-i Göksu
Ol şehen-şâh-ı hüsn basdı kadem şevketle Hele Beylerbeyi'nin başına devletdir bu Boğaz içinde bu şeb mey vererek muğbeçeler İtdi sâgar gibi lebrîz bizi tâ-be-gelû
Gel çelipa içün itme bizi hicrana dûçar Nola İstavroz'a gitme bu gice kâfir-hu
Subha dek eyleyelim şevk ile zevk-i mehtâb Mestdir çeşm-i siyeh meste yeter bu uyku Yardan sana şu peymâne ki ihsân oldu Mihr-i dîdâr idi Esrar sabaha karşu
Saye-i Hazret-i Galib'de Boğaz içre bu şeb Zevk-i min tahtil enhar idi bana her su

Eşrefoğlu Rûmî
Eşrefoğlu Abdullah Rûmî (ö. 1469), Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır.
Asıl adı Abdullah'tır. Yine de babasının ismi dolayısıyla genellikle Eşrefoğlu, Eşrefzâde veya İbnül Eşref olarak anılmıştır. İznik doğumlu olduğu için de sık sık İznikî olarak anılmış, yine de en sık kullanılan hitabı Eşref-i Rûmî olmuştur.
İznik doğumlu Abdullah'ın babası, zamanında Mısır'dan Anadolu'ya göçmüştür. Babasının ismi genelde "Seyyid Ahmed ül Mısrî" olarak geçer. Bu künyedeki Seyyid,
şahsın İslam peygamberi Muhammed'in sülalesine dayandığını gösteren bir ibaredir.

Eşrefoğlu ilk eğitimini İznik'te yapmıştır. Babası ve dedesi mutasavvıf olsa ve tasavvufa da meyli olsa da daha çok ilmi eğitim görmüştür. Orta yaşlarında, bazı söylentilere göre 40 yaşlarındayken, ilim eğitimini sonlandırır ve dönemin ünlü fakihlerinden birinin yanında çalışmaya başlar. Buna rağmen tüm bu zaman boyunca tasavvufa olan ilgisi artmıştır ve sonunda ilmi bir kenara bırakıp tasavvufi hayat tarz ve görüşüne girer. Tasavvufa girişi genellikle o dönemde Bursa'da
yaşayan Abdal Mehmet isimli meczup bir veli ile arasında yaşanan bir olaya bağlanır. Fakat bunun gerçekliği tartışmalıdır.
Eşrefoğlu tasavvufi yola giriş yapmak istediğinde Bursa'nın ünlü velilerinden Emîr Sultan'a bağlanmak ister. Fakat Emir Sultan onu Ankara'ya, Hacı Bayram Veli'ye gönderir. Bir süre Hacı Bayram Veli'nin dergâhında kaldıktan sonra, öneri üzerine Hama'daki kâdirî şeyhi Şeyh Hüseyn-i Hamevî'ye gider. Buraya ailesi ile birlikte gider ve bir zaman burada kalır.
Sonunda Hama'dan İznik'e geri döndüğünde Eşrefoğlu büyük bir mutasavvıftır. İznik'te başlarda münzevi bir yaşam sürse de daha sonraları halkla iletişime geçmiş kendi tasavvufi görüşünü yaymıştır. Burada Eşrefoğlu Rumi kurucusu olduğu ve Kâdirîliğin bir kolu olan Eşrefîliği yayar. 1469 yılında yine İznik'te vefat eder.
Eşrefoğlu eserlerinde genelde yalın bir Türkçeyi tercih etse de az da
olsa Arapça ve Farsça sözcükler de kullanır. Eserlerinde tasavvufi etki rahatlıkla görülebilir. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifler ve kurgusal unsurlar da tasavvufi imgelerdir. Bunun dışında eserleri genel dini öğütler de içerir. Her ne kadar teknik bakımdan çok büyük başarı göstermese de, Türk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimlerindendir.
Eşrefoğlu'nun en önemli eseri Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhur bir eseri de bulunur. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatler içeren bir eserdir. Bunlar dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalar halinde olan çeşitli eserleri
vardır: Tarîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün
nübüvve, İbretnâme, Mâziretnâme, Hayretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esrarüttâlibîn, Münâcaa tnâme ve Tâcnâme.
Eşrefoğlu Rumi'nin sevilen bir eseri: Ey Allah'ım beni senden ayırma Beni senin didarından ayırma
Seni sevmek benim dinim imanım İlahi din ü imandan ayırma Sararıban soldum döndüm hazâna İlâhi hazânım daldan ayırma Şeyhim güldür ben anın yaprağıyım İlahi yaprağı gülden ayırma
Ben ol dost bahçesinin bülbülüyüm İlahi bülbülü gülden ayırma

Balığın canını suda dediler İlahi balığı gölden ayırma
Eşrefoğlu senin kemter kulundur İlahi kulu sultandan ayırma
Fehîm-i Kadîm
Fehîm-i Kadîm, 17. yüzyıl divan şairi. Asıl adı Mustafa Fehim'dir. Fehim'e 19. yüzyıl başlarında yaşayan diğer divan şairi Fehim dolayısı ile Fehim-i Kadim unvanı sonradan verilmiştir. 1648 yılında ölmüştür. Şiirlerinde karamsarlık hakimdir. 21 yaşında ölmesine rağmen oldukça hacimli bir divanı vardır. Divanı Tahir Üzgör tarafından yeni harflerle basılmıştır. Fehim Divanı Sadettin Nüzhet Ergun tarafından yayımlanmıştır.
İran edebiyatını yakından izlemiştir. Lirik bir söyleyişi olan şairin karamsar bir yapısı
vardır. Leskofçalı Galib, Namık Kemal, Hersekli Arif Hikmet, Kazım Paşa, Avni Bey ve Üsküdarlı Hakkı Bey, Fehim-i Kadim'in takipçileri olmuşlardır.
Figânî
Figânî (ö. 1532), 16. yüzyıl Osmanlı divan şairi.
Kanuni Sultan Süleyman çağı şairlerindendir. Kanuni'nin şehzadelerinin sünneti nedeniyle yazdığı "Sûriyye Kasîdesi" en bilinen eseridir. Devrin sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa aleyhine bir şiirin kendisine mal edilmesi nedeniyle genç yaşta idam edilmiştir.
Yaşamı
16. yüzyılın başında Trabzon'da dünyaya geldi. Asıl adı Ramazan'dır. Gençliğinde İstanbul'a gidip yerleştiği için, iyi bir öğrenim gördüğü ve hekimlik bilgisinin bulunduğu sanılmaktadır. Hekimlik öğrenimini İsfahan'da Kazvinli Şah Mehmed'in yanında gördüğü düşünülür.
İstanbul'da kısa süre kâtiplik yaptıktan sonra şiirle uğraşmaya yöneldi. İlk şiirlerinde "Hüseyni" mahlasını kullandı, daha sonra "Figânî"yi tercih etti. Düzensiz bir yaşam sürme eğilimindeki şair, içkiye düşkünlüğü ile tanındı. Devlet büyüklerine yazdığı kasideler ve başarılı gazeller yoluyla geçimini sağladı. Zaman zaman yardım amacıyla kimi önemsiz görevlere getirildi. Onu, Defterdar İskender Çelebi ile Kara Bâlizâde korudu. Bir ara Edirne'ye gitmiş, bir süre de Seyyid Battal Gazi Türbesi etrafındaki zaviyede yaşamış fakat sürekli ikamet yeri İstanbul olmuştur.
Şöhreti, Kanuni Sultan Süleyman'ın şehzadeleri Mustafa, Mehmed ve Selim'in 1530 yılı yazındaki muhteşem sünnet düğünü için yazdığı "Sûriyye Kasîdesi"'yle daha da arttı. Devrin tanınmış şairlerinin; kasideler okudukları bu şenliklerde Figânî'nin kasidesi büyük ilgi görmüştü.
Ölümü
Kavgacı bir mizaca sahip olan Figânî'nin düşmanları, şairin şöhretinin yayılması ile arttı. Sadrazam İbrahim Paşa'nın Mohaç Muharebesi'nden sonra Budin'den getirtip Atmeydanı'nda
kendi sarayının karşısına diktirdiği heykeller için söylendiği zannedilen ve Figânî'ye mal edilen şu iki mısra Sadrazamın öfkesini üzerine çekti:
Dü İbrâhîm âmed be-deyr-i cihân Yekî büt-şiken şod yekî büt-nişân

Şiirde "Cihan tapınağına iki İbrahim geldi / Biri put kırıcı, diğeri ise put dikici oldu" denmekte ve İbrahim Paşa (Sultan Süleyman'ın veziriazamı) put dikmekle suçlanmaktadır. İstanbul subaşısı tarafından Tahtakale'de yakalanıp iskeleye götürülen şair; önce dövülüp sonra işkenceye maruz kalmış, ardında da -büyük bir ihtimalle- 1532 yılının baharında orada Pargalı İbrahim Paşa tarafından asılmış ya da başka bir şekilde öldürtülmüştür. Ölürken de ağzından şu mısralar çıkmıştır:
Zülf-i kemendin aldığı ele cellâd-ı gamzesi Benzer Figânî zulm ile berdâr eder seni
Çok genç yaşta öldüğü için şiirlerinin derli toplu bir nüshası bulunmaz. Abdülkadir
Karahan İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Edirne Selimiye Yazma Eser Kütüphanesi (Ahmed Bâdî Efendi Kitapları) ve Fransa Millî Kütüphanesi ile kendi özel kütüphanesinde bulunan nüshaları karşılaştırarak 1966'da Figanî ve Divançesi adlı eseri yayımlamıştır.

Fikrî/Fikrî Derviş Çelebi/Mâşî-zâde Dervîş
Asıl ismi Derviş'tir. Diğer isminin Mehmed olduğu sadece bir kaynakta anılmıştır (Mecelletü'n- nisâb, yk. 341a). İstanbulludur. Muhtemelen I. Selim'in saltanat yıllarının ortalarında doğmuştur. Molla Mâşî sanıyla anılan ve Amasya'da müftü ve müderrisken ölen Şemseddin Ahmed'in oğludur. Babasına nisbetle Mâşî-zâde sanıyla tanınmaktadır. Ailesi hakkında başka bir bilgi yoktur. Bununla beraber şairin yakın arkadaşı Âşık Çelebi ve Âlî, kendisinin seyyid sülalesinden geldiğini ve bekar olarak vefat ettiğini bildirir.
Fikrî, babası gibi ilim yoluna girmiş ve düzenli bir medrese tahsilini takiben Edirne kadısı Pîrîpaşa- zâde Mehmed Râşid'den mülazım olmuştur. Mülazemetinden sonra Rumeli kadısı olarak kadılık mesleğini seçen şair, ömrünün sonuna kadar kadı olarak görev yapmıştır. İlk mansıbını Irakeyn seferi sırasında Kanuni'ye yazdığı bir müseddes vasıtasıyla elde etmiş; bilahare Celal-zâde Mustafa Çelebi aracılığyla Yanbolu kadısı olmuş ve daha sonra sırasıyla Köstendil, Semendire ve bir ihtimal Yenişehir kadılıklarında bulunmuştur. Mecelletü'n-nisâb'a göre şair son görev yeri Nevrekop'ta 982
/ 1575 yılında ölmüştür (Katip Çelebi şairin 992 / 1585'de öldüğünü yazar. Fakat bu tarih aynı zamanda Bursalı Fikrî'nin de ölüm tarihidir).
Döneminin en üretken mesnevi şairlerinden biri olduğu anlaşılan Fikrî'nin eserleri konusunda kaynaklarda oldukça karmaşık bilgiler vardır. Şairin tezkirelerde adı verilen manzum eserleri şunlardır: Hurşîd ü Mihr, Mihr ü Müşterî, Ebkâr-ı Efkâr, Behrâm u Zühre, Hurşîd ü Nâhîd, Şukûfezâr ve kelâma dair bir manzume. Bu eser isimlerinden hareketle şairin hamse sahibi olduğu iddia edilmiştir (Levend: 1978, 112). Ayrıca Latîfî, şairin divanından; Kınalı-zâde şehrengizlerinden söz etmiş, Âşık Çelebi de Celal-zâde Salih Çelebi tarafından tercüme edilen mensur Kıssa-i Firuz Şah tercümesinin bazı ciltlerinin Fikrî tarafından çevrildiğini söylemiştir.
Bugün için Fikrî'nin elde mevcut tek eseri Ebkâr-ı Efkâr'dır. Bilinen tek nüshası Macaristan Bilimler Akademisi Kütüphanesinde bulunan ve Kanuni döneminin sonlarında yazıldığı anlaşılan hasbihal türündeki 1582 beyitlik mesnevinin konusu, şairin başından geçen bir aşk hikâyesidir. Eser, Cafer Çelebi'nin Heves-nâme'sinden ve Yahya Bey'in Şâh u Gedâ'sından etkiler taşımaktadır (Özyıldırım: 2007)

Fitnat Hanım, Hazinedarzade
Fitnat Mehveş Hanım (d. 27 Kasım 1842 - ö. 1911), Osmanlı divan edebiyatının son dönemdeki önemli bir kadın şairidir. Çok sayıda gazeli bulunur. Edebiyatın yanı sıra hattatlıkta da ünlüdür.
Yaşamı
1842 yılında Trabzon'da doğdu. Tam ismi Fıtnat Mehveş'tir. Babası uzun süre Trabzon'da kaymakamlık yapan Hazinedarzade Osman Paşa kethüdası Ahmet Paşa, annesi Sapcan Hanım'dır.
Aslen Ordu'nun Aybastı kazasından olan Ahmet Paşa, Hazinedârzade Gürcü Süleyman
Paşa sülalesindendir. Bir Çerkes beyinin kızı olan Sapcan Hanım, Ahmet Paşanın ikinci eşidir. Ahmet Paşanın ilk eşinden Mihriban ve Maviş adında iki kızının daha olduğu biliniyor. Sapcan Hanım, Ahmet Paşa ile evlendikten sonra Emine ismiyle anılmaya başlamış ve aile içerisinde "Çerkes Hanım" olarak tanınmıştır.
Fıtnat Hanım babası Ahmet Paşa'yı 1838'de kaybetti. Annesi, Ahmet Paşa'nın kardeşi Hazinedar Osman Bey ile evlendi. Bu evlilikten ve dört çocuğu daha olmuş; ancak bilinmeyen bir sebeple daha sonra ayrılmıştır. Bu sırada Fıtnat Hanım Ahmet Paşa'nın amcazadelerinden Trabzon valisi Abdullah Paşanın yanında yetişti. Beş yaşlarında iken İstanbul'a getirilerek öğrenimine başladı. Zamanın tanınmış hocalarından özel dersler aldı. Hoca Latif Efendi'den Arap ve Acem dillerini öğrendi; Fındık Hafız'dan Kura'an eğitimi aldı. Eski Mısır Mollası Şakir Efendi'den Hafız Divanı'nı öğrendi. İyi bir hattat olarak yetişti. Ayrıca Ethem Pertev Paşa'dan şiir dersleri aldığı bilinir.
Fitnat Hanım genç yaşında Ahmet Bey adında birisiyle evlendirildi. Evlendikten sonra tahsiline devam etti. Eşi, kendisinin şiir yazmasını, güzel giyinmesini, çok okumasını yasaklamış ve kirpiklerini kestirmiş ve bunun üzerine çift boşanmıştır. Fıtnat Hanım, ikinci evliliğini Bahriye Nezareti mektupçusu Mehmet Ali Bey'le yaptı. Bu arada bitişik evde oturan teyzesi Nefise Hanım'ın oğlu Ahmet Mithat Efendi ile aralarında duygusal bir yakınlaşma oldu. Aralarındaki mektuplaşma, 1940'lı yıllarda yayımlandı.
Altmışlı yaşlarında Bursa'da yaşadığı bilinir. 1911 yılında İstanbul'da ölmüş ve Edirnekapı Mezarlığına defnedilmiştir.
Sanatı
Şiirlerini ve yeteneğini keşfedip onu edebiyat dünyasına tanıtan Süleyman Nazif'tir. Edebi başarılarının yanı sıra hattatlığı ile de ünlüdür, kendi elleriyle yazdığı bir Kur'an'ı Süleyman Nazif Bey'e hediye etmiştir.
Fitnat Hanım'ın Divanının yanında nesir eserleri de mevcuttur. Meyden, sagerden, sevilenden, söz eden içli yazılarıyla aşkı feryatlaştıran, lirik şiirleriyle klasik ekole bağlı bulunan Fitnat; ilhamından özveride bulunmamak düşüncesiyle aruz kalıplarına uymak istemiş bu
yüzden imale ve zihaflardan kurtulamamıştır. Yazıları anlatım bakımından oldukça ağdalıdır. Aydın kişilerin zevkini gözetmiştir.
Fitnat Hanım'ın önemi; şekilde değil, özdedir. Kimi yadırganan sözler bir olgunluk, bir varlık gösterir onda. Fitnat'ı yükselten de bu özelliğidir.


Fuzûlî
Fuzûlî (y. 1480 veya 1494 - 1556, Kerbela ya da Bağdat), Azerbaycan
Türkçesi, Arapça ve Farsça eser veren Osmanlı dönemi Türk divan şâiridir. Asıl adı Mehmed bin

Süleyman'dır. Oğuzlar'ın Bayat boyuna mensuptur. Arapça ve Farsça eserleri de bulunmakla birlikte Azerbaycanca'nın en önemli lirik şairi olarak kabul görmüştür. Mehmed
Fuzûlî Alevî Müslümanların Yedi Ulu Ozanlarından birisidir.

Hayatı
Ailesi göçebe hayatı bırakıp günümüzdeki Irak bölgesine yerleşmiş olan Oğuzların Bayat boyundandır. Fuzûlî'nin her ne kadar kesin olmasa da 1483 yılında Akkoyunlular zamanında şimdiki Irak'ta Kerbela veya Necef'te veya Kerkük iline bağlı Kale semtinde doğduğu tahmin edilir.
Fuzûlî iyi bir eğitim almak için ilk önce Hillah şehrinde müftü olan babasından ve daha sonra Rahmetullah adındaki bir öğretmenden eğitim görmüştür. Daha sonraki öğrenimi hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte; eserlerinden İslamî bilimler ve dil alanında çok iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Su Kasidesi'nin 2. beytinde;"Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem","Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su"diyerek astronomi bilgisinin de iyi olduğunu ortaya koymuştur. Türkçe Divanı'nın önsözünde şöyle demiştir:

"    "İlimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da
değersizdir"    "
Anadili olan Azerbaycan Türkçesi, Arapça ve Farsça divan şiirlerini yazmıştır. Eserlerinde kullandığı dil dönemindeki divan şairlerine göre daha sade, anlaşılır bir Azerbaycan Türkçesi'dir. Halk deyişlerinden bolca yararlanmıştır. Fazlî Çelebi Fuzûlî-zâde isimli oğlu vardı.
Bedensel zevklerden ziyade tasavvufî bir aşk, Ehl-i Beyt'e duyulan özlem, ayrılık acısı şiirlerinin konusunu teşkil etmiştir. Duygu ve düşüncelerini çok içten ve lirik bir şekilde ifade etmeyi kolayca başarmıştır. Bu açıdan bakıldığında Türk şiirinde karşılaştırılabileceği tek şair Yunus Emre'dir. "Leylâ ile Mecnun" mesnevîsi aynı konuda yazılmış (Arapça ve Farsça dâhil) en iyi mesnevîlerden biridir.
İran şiirinden Hâfız, Türk şiirinden ise Nesimî ve Nevai çizgisini en başarılı şekilde kemâle erdirmiştir. Kendisinden sonra gelen bütün divan şairlerini etkilemiştir. Onun, Kerbela'da 1556 yılında içinde yaygın olan salgın bir hastalık sonucunda, veba veya koleradan öldüğü tahmin edilir. Nefsini yüceltmemek, kibir ve gurur yapmamak için şiirlerinde "boş, gereksiz, yersiz" anlamına gelen "fuzuli mahlasını kullanmıştır.
Şiirlerinin konusu
Irak'ta Hilla Bölgesinde yaşamıştır. Hayatı yoksulluk, bahtsızlık ve ilgisizlik içinde geçmiştir. Bu durum onu derinden etkilemiş ve bu yalnızlık duygusu sanatının ilham kaynağı olmuştur. Yaşadığı atmosferi şiirine yansıtmıştır. Kendisi çölde yaşamış; çöl kimsesizlik, hasret ve hüzün demektir.
Fuzuli bu unsurları şiirinde yoğurmuştur.
Fuzuli şiirlerinde Tek Varlık görüşünü en fazla işleyen şairdir. Onda "Visal" (Allah'a kavuşma) isteği kuvvetlidir. Ama vuslat yoktur. Tasavvuf onda yaşı ve sanatı ilerledikçe koyulaşmıştır.
Divan edebiyatında ilah-i aşkı en fazla işleyen şairdir. Bu durum ondaki ideal aşkı gösterir. Fuzuli derdi, ıstırabı seven bir kişidir. Nitekim şu beyiti bunu açıkça gösterir.
"Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib Kılma derman kim helakım zehri dermanındadır."
Fuzuli derin ve samimi bir aşk şairidir. Ölüm, toplum, yoksulluk, felsefe, tabiat temalarını hep bu aşk etrafında yazmıştır. Çağdaşlarına göre sade bir dili vardır. Arapça, Farsça ve Türkçeyi çok iyi

bilen şairin gücü; bu üç dilden aldığı kelimeleri kullanıp, bunlarla düşünmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle Divan Edebiyatı'nın en büyük şairlerinden sayılmaktadır.
Ayrıca Yedi Ulu Ozan'dan biri kabul edilir.
Seçkin eserleri
Azerbaycan Türkçesi, Arapça ve Farsça olmak üzere üç dilde de eser veren Fuzuli'nin eserlerini şu şekilde sıralanabilir
Azerbaycan Türkçesinde manzum eserleri
•    Divan,
•    Beng ü Bade (بنگ و باده; Beng ü Bâde); 444 beyitlik Türkçe mesnevi, 1956
•    Leylâ ile Mecnun (ن¸ داستا ليلى و مجنون; Dâstân-ı Leylî vü Mecnûn); 3 bin 96 beyitlik mesnevi. Bir örnek;
"Arayiş-i sohbet eyle saki
Ver bade mürüvvet eyle saki Bir cam ile kıl dimağımuz ter Lutf eyle bir iltifat göster"
•    Risale-i Muammeyat (´رسالە معميات; Risâle-i Muammeyât);
•    Kırk Hadis,
•    Su kasidesi
•    Ali Divanı
•    Şikâyetnâme (شکايت نامە; Şikâyetnâme) kafiyeli nesir türündedir;
I. Süleyman'nin Bağdat'ı fethinden sonra (1534) padişaha kasideler (Arapça: قصيدة, çoğul qasā'id, قــصــائـد; Farsça: قصيده) sunmuştur. Padişah tarafından beğenilen kasideler karşılığında 9 akçelik maaşla ödüllendirilmiştir. Maaşını alamayınca Şikâyetnâme'yi yazmıştır. Şikâyetnâme Fuzuli'nin en önemli eserlerinden biridir.
Şikâyetnâmesinde Fuzuli şöyle der:

"    Selam    verdim    rüşvet    değildir    diye    almadılar.
Hüküm gösterdim faydasızdır diye mültefit olmadılar   
,,

Gazel türünde vermiş olduğu latif eserler
Beni candan usandırdı, cefadan yâr usanmaz mı? Felekler yandı ahımdan, murâdım şemi yanmaz mı?
Kamu bimarına cânân devayı dert eder ihsan,
Niçin kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı?
Azerbaycan Türkçesinde mensur eserleri
•    Hadikatü's-Süeda (حديقة السعداء; Hadîkat üs-Süedâ); Kerbela olayını anlatan düzyazı, 1837

•    Mektuplar
Farsça manzum eserleri
•    Divan
•    Enis'ül-Kalb (انيس القلب; Anîs ol-qalb);
•    Heft Cam (sâkinâme) (هﻔت جام; Haft Jâm); tasavvuf içerikli, 327 beyitlik Farsça mesnevi
•    Resale-e Muammeyat (رسال معميات; Resâle-e Muammeyât);
•    Sehhat o Maraz (صحت و مرض; Sehhat o Ma'ruz)
Farsça mensur eserleri
•    Rind ü Zahid (رند و زاهد; Rend va Zâhed);
•    Risale-i Muamma
Basımları
•    Hadikatü's-Süeda (1837, Kerbela olayını anlatan düzyazı)
•    Türkçe Divan (1838, 1958)
•    Sıhhat u Maraz (1940, tıp bilgileri)
•    Enis'ül-Kalb (1944)
•    Fuzuli'nin Mektupları (1948)
•    Terceme-i Hadis-i Erbain (1951)
•    Rind ü Zahid (1956)
•    Arapça Divan (1958)
•    Matlau'l İtikad (1962)
•    Sâki-nâme (tasavvuf içerikli mesnevisidir)
•    Su kasidesi

Gülşehri
Gülşehrî, 13. yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında yaşamış, Türk edebiyatının önemli mutasavvıf divan şairlerinden biridir. Hayatı hakkında günümüze fazla bilgi ulaşmamış olsa da tasavvufî kişiliği ve ilmi yönüyle tanınır. Naklî ilimlerin yanı sıra matematik ve felsefe gibi aklî ilimlerle de ilgilendiği bilinmektedir. Kırşehir'de Mevleviliği yaymış, burada bir Mevlevi tekkesi (zaviye) kurarak şeyhlik yapmıştır. Mahlasını, o dönemde adı Gülşehir olan Kırşehir'den aldığı kabul edilir.
Gülşehrî, Ferîdüddîn-i Attâr, Mevlânâ ve Senâî gibi önemli mutasavvıf şairlerden etkilenmiştir. En tanınmış eseri, Ferîdüddîn-i Attâr'ın Mantıku't Tayr adlı mesnevisini temel alarak yazdığı aynı adlı eseridir. Bu eser çoğu zaman bir tercüme olarak düşünülse de Gülşehrî'nin de belirttiği üzere birebir çeviri değildir. Temel hikâye korunmuş; ancak Attâr'ın birçok kıssası çıkarılmış, bunların yerine Mevlânâ'nın Mesnevi'sinden, Kelile ve Dimne'den ve Kabusnâme'den alınan yeni hikâyeler eklenmiştir. Böylece eser özgün bir nitelik kazanmıştır.
Gülşehrî'nin dinî ve tasavvufî konuları ele aldığı Feleknâme adlı eseri de oldukça önemlidir. Bu eserini 1301 yılında Farsça olarak yazmış ve İlhanlı hükümdarı Gazan Han'a sunmuştur. Ayrıca Aruz Risalesi (Aruz-ı Gülşehrî), Kerâmât-ı Âhi Evran ve Kudûrî Tercümesi adlı eserleri de bulunmaktadır.

Gülşehrî, Arapça ve Farsçanın ağırlıkta olduğu bir dönemde Türkçe eserler vererek Türk dilinin savunuculuğunu yapmış; bu yönüyle Türk edebiyatı tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur.
Başlıca Eserleri:
•    Mantıku't Tayr (Kuşların Dili): Mesnevi tarzında yazılmış, tasavvufî hikâyeler içeren eseri.
•    Feleknâme: Ahlakî, tasavvufî ve didaktik nitelikte bir eser.
Güvâhî
Güvahi, (d:?,ö:?) 16. yüzyılda yaşamış şair.
Tımarlı sipahi olarak Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran ve Mısır Seferi'ne katılmıştır. Bu seferdeyken Anadolu'dan derlediği atasözü, deyim, fıkra ve masalları manzum olarak eserine aktarmıştır.
Eserlerinde öğüt vermiştir ve öğüt verirken atasözlerinden yararlanmıştır. Şairin Pendname adlı eseri Klasik edebiyatta bir atasözleri kitabı olarak kabul edilmiştir.Şair bu eseri mesnevi tarzında yazmıştır ve 2133 beyitten oluşmaktadır.
Hacı Edhem Bey
Haxhi bej Tirana Etëhem olarak da bilinen Hacı Edhem Bey (1783-1846), Beyteci Edebiyatı'nın Arnavut şairiydi.
Edhem Bey, o zamanlar Osmanlı Arnavutluk'unun bir parçası olan Tiran bölgesinin önde gelen ailelerinden birinden Petrelalı Molla Bey'in oğluydu. Tiran'ın ticari ve dini bir merkez olarak gelişmesine en büyük katkıyı yapan Berkinzâde Süleyman Paşa'nın soyundan gelmektedir.
Daha sonra 1831'de Buşatlı Mustafa Paşa'ya karşı Osmanlı seferine katılarak Osmanlı hükümdarlarıyla uzlaşacaktı. Edhem Bey, Tiran'ın ana meydanında kendi adını taşıyan Edhem Bey Camii'ni 1819'de ve Tiran Saat Kulesi'ni 1822'de bitirdi. Cami, babası Molla Bey tarafından 1791- 1794 yılları arasında yaptırılmıştır. Ethem Bey Camii'nde eşi Belkıs'ın yanına defnedildi.
Etëhem Bey aynı zamanda bir divan şairidir. Hem Türkçe hem de Arnavutça yazdı. Türkçe eseri 4 divandan oluşmaktadır.
Hamâmîzâde İhsan Bey
Hamâmîzâde İhsan Bey ya da Hamâmîzâde Mehmed İhsan (4 Şubat 1885, Trabzon - 11 Mayıs 1948, İstanbul), Türk divan şairi, gazeteci, eğitimci ve halk kültürü araştırmacısı.
Yaşamı
İhsan Bey, 4 Şubat 1885'te Trabzon'da dünyaya gelmiştir. Babası Hamâmîzâde Hafız Ahmet Efendi, annesi Rizeli Çelebizâde Salih Ağa'nın kızı Nafia Hanım'dır. Trabzon
İdadisi mezunudur. Bir dönem Trabzon'daki okullarda öğretmenlik yapan İhsan Bey; daha sonra İstanbul'a taşınmıştır. Burada çeşitli gazetelerde yazılar yazmış ve edebiyat, İslam tarihi, Türkçe vb. alanlarda öğretmenlik yapmıştır. Soyadı kanunundan sonra Hamamoğlu soyadını almıştır. 11 Mayıs 1948 tarihinde de İstanbul'da ölmüştür. Mezarı, İstanbul Edirnekapı
Şehitliği'ndedir. Ölümünün ardından, adı Trabzon'un Yeni Mahalle semtindeki 1. sokağa verilmiş, 1987'deki belediye meclisi kararıyla da kent kültür merkezinin adının "İhsan Hamim Kültür Merkezi" (bugün için Hamamizade İhsan Bey Kültür Merkezi) olarak değiştirilmesi kararlaştırılmıştır.

Edebî kişiliği
Tarihçi Murat Bardakçı'ya göre, İhsan Bey; divan edebiyatının "divan sahibi son şairi"dir. O, "Bir Destan" adlı mizahi manzumesi hariç aruz vezni ile kaleme aldığı şiirlerinde, Nedim'den etkilenmiştir. Şiirleri ve biyografisi Mustafa İsen ve Rıdvan Canım tarafından yapılan bir çalışmayla yeniden yayımlanmıştır. İhsan Bey'in en çok bilinen eseri 1928'de yayımladığı Hamsi- nâme adlı folklorik ögeler taşıyan kitabıdır. Kitapta hamsinin biyolojik yapısı, hamsi konulu halk müzikleri ve halk oyunları gibi birçok açıdan Karadeniz halkı için hamsinin önemini belirten başlıklara yer verilmiştir. Ahmet Caferoğlu, Hamâmîzâde'nin "Baba Salim" adlı eserini överek, onu Trabzon ağzını mükemmel bilen bir araştırmacı olarak değerlendirmiştir.
İhsan Bey'in, çoğunluğu Trabzon yöresinden olmak üzere derlediği 772 bilmece; Türk folklor araştırmalarında ilk metodik halk bilimi araştırması olarak kabul edilmektedir. Ayrıca, Trabzon yöresinden derlediği türkü ve manileri 1931'de "Trabzon Manileri" adıyla, oluşturduğu sınıflandırma kuralları içerisinde yayımlamıştır.
Eserleri
İhsan Bey, yaşamı boyunca 58 kitap kaleme almıştır. İhsan Bey'in bazı eserleri şunlardır:
•    Hamsi-nâme
•    Trabzon Manileri
•    Türk Edebiyatı Nümuneleri
•    Baba Sâlim
•    Rübâiyât-ı Ömer Hayyam
•    Ticarî Muhaberat
Hakkında yapılan çalışmalar
•    Mustafa İsen - Rıdvan Canım, Hamâmîzâde İhsan Hayatı Eserleri ve Divânı, Ankara 1989.
•    Ercümend E. Talu, "Hamâmîzâde İhsan", Son Saat, İstanbul 14 Mayıs 1948, s. 2.
•    Cemaleddin Server, "Hamâmîzâde İhsan", AA, V, 1470-1471.
•    "Hamâmîzâde İhsan", TA, XVIII, 426-427; Mustafa Uzun, "Hamâmî, Mehmed İhsan", TDEA, IV, 79-80.



Hamdullah Hamdi
Hamdullah Hamdi (veya Hamdi Çelebi veya Hamdi Hamidullah Akşemseddinzade)(doğumu: 1449, Göynük - ölümü: 1503, Göynük) Türk divan şairi, mutasavvıf. Mesnevileri ile tanınmıştır.
Hayatı
Hamdullah Hamdi 1449da Göynük'te doğdu. Akşemseddin'in (1389-1459) en küçük oğludur. Asıl adı Mehmed Hamdullah olmakla birlikte daha çok Hamdi Çelebi adıyla anılmıştır.
Hamdi Çelebi on iki yaşında iken babası ölmüştür. Kendisine vasi olan ağabeylerinden himaye görmediğini ve onlardan çok eziyet çektiğini "Yûsuf u Züleyhâ" mesnevisinin "sebeb-i te'lîf" bölümünde bildirir. Bunlar yüzünden İbrani din büyüğü ve atası olan Yusuf'un sıkıntılarını daha iyi anladığını ve kendisini birçok yönden ona benzettiğini söyler. Buna rağmen iyi bir mederese eğitimi görmüştür. Hazırladığı eserlerinden, gayet iyi derecede Arapça ve Farsça öğrenip bildiği ve güçlü bir edebi kültür almış olduğu bariz olarak anlaşılmaktadır. Hakkında yazılan
şair tezkirelerde onun "heyet, nucum ve musikide iyi derecede bilgi sahibi" olduğu belirtilmiştir.

Enîsî, onun Bursa'da "Çelebi Sultan Mehmed Medresesi"'nde müderrislik yaptığını, devrin tanınmış din âlimlerinden olan Molla Hayâlî ile ilmî tartışmalarda bulunduğunu
bildirmektedir. Hamdi Çelebi'nin hayatının maddî sıkıntılar içinde geçtiği onun hakkında yazan şair tezkirecilerden ve kendi eserlerine koyduğu pasajlardan anlaşılmaktadır. Osmanlı Sultanı II. Beyazıd'dan ve diğer devlet büyüklerinden de beklediği maddi hatta manevi desteği görmemiştir.
Yine Enisi'nin bildirdiğine göre bu dönemde Hamdi Çelebi'nin rüyasında gördüğü babası Akşemseddin'in, bu rüyada ona zâhirî ilimleri bırakarak halifelerinden Şeyh "İbrâhim Tennûrî"'den mânen faydalanmasını tavsiye etmiştir. Bunun üzerine Hamdi Çelebi Kayseriye gidip Şeyh İbrâhim Tennûrî'ye intisap etmiştir. Ondan tasavvuf üzerine hilâfet aldıktan sonra Göynük'e döndüğünü ve orada sade bir mutasavvıf hayatına başladığını bildirir. Bir Osmanlı edebiyatı kritiği olarak M. Fuad Köprülü, Hamdi Çelebi'nin medreseyi terk ederek Göynük'e çekilmesini böyle bir rüya ile açıklamanın mümkün olamayacağını ve bunda onun devlet büyüklerinden ilgi ve yardım görmemiş olmasının rol oynadığı kanaatinde olduğunu belirtmiştir.
Hazırladığı "Yûsuf u Züleyhâ" mesnevisini 1492de II. Bayezid'e sunmuştur. Lakin, Sultan'dan beklediği gibi ne bir parasal taltif ne de sözle teveccüh ve iltifat görmemiştir. Bunun üzerine Hamdi Çelebi bu eserde bulunan padişahın adını anıp onu övdüğü kısmı çıkararak yerine kötü talihinden şikâyet eden yeni bir bölüm koymuştur. Ayrıca Hamdi Çelebi, "Leylâ vü Mecnûn" mesnevisinin baş tarafı ile "Kıyâfetnâme" mesnevisinin sonunda devletin sanatkâra ve sanat eserlerine pek değer vermediğini belirterek yaşadığı devirden şikâyette bulunmuştur. Bununla yetinmeyerek Nizami Gencevi Hamse'sini, Firdevsî Şehname'sini bu dönemde yazmış olsaydı bunlara bile itibar edilmeyeceğini söylemiştır.
Kınalızâde Hasan Çelebi, yazdığı Tezkiretü' Şuura adli şair tezkiresinde, Hamdi Çelebi'nin hiçbir gelirinin olmadığını; "Yûsuf u Züleyhâ" mesnevisinin yazma nüshasının hazırlanması için hattatlara para vermediğini ve zaman zaman "Yûsuf u Züleyhâ" mesnevisini yazma nüshasını kendi eli ile yazıp satmak suretiyle geçimini sağladığını nakletmiştir. Bu tip "Yûsuf u Züleyhâ" yazma eserlere müşterilerin eserin şairinin kendi eliyle yazılmış olması dolayısıyla nispeten daha yüksek fiyatlar ödedikleri de rivayet edilmektedir.
Evliya Çelebi Seyahatname eserinde Hamdi Çelebi'nin "Yûsuf u Züleyhâ" mesnevisini Ayasofya'nın top kandilleri altında yazdığını bildirmiştir; ama onu aynı dönemde yaşayan Hamdi adlı başka bir şairle karıştırmıştır.
Hamdullah Hamdi Çelebi 1503de Göynük'te ölmüştür. Mezarı Göynük'te babası Akşemseddin'in türbesinde onun kabri yanındadır. Çeşitli şair tezkireleri ve otoriteler değişik ölüm tarihi vermektedirler. tezikerecilerden Latîfî, Mecdî ve Riyâzî'nin 1508de vefat ettiğini söylemektedirler.
Enisi, Hamdullah Hamdi Çelebi'nin Mehmed Çelebi ve Zeynuddin Çelebi adli iki oğlu olduğunu bildirmektedir. Oğlu Zeynüddin Çelebi (ö. 1570) devrin önemli hattatlarındandır.
Değerlendirme
Anadolu'da gelişmekte olan Divan Şiiri içinde en iyi ve en gelişmiş olan manzum eser tipi bir şâirin beş mesnevisinden oluşan Hamse'dir. Türkçe Divan edebiyatında bir Hamse sahibi olan ilk şair Hamdullah Hamdi Çelebi'dir.
Hamdullah Hamdi Hamsesi içinde hazırladığı ilk mesnevi "Yusuf ve Züleyha"'dir. Osmanlı şair tezkiresi yazan yazarlar, örneğin Latifi, Kınalızade Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Riyazı o zamana kadar yazılan mesneviler içinde onun "Yusuf ve Züleyha" mesnevisinin en üstün olduğunu kabul etmektedirler. Riyâzî ayni ismili bir mesnevi yazan Kemalpaşazâde'nin.

Hamdi'nin mesnevisini evvelce görmüş olsaydım bu mevzuya el sürmezdim dediğini nakleder.
Kınalızade onun gazellerinin pek başarılı olmadığını iddia etmektedir.
Diğer tezkirecilerle birlikte Hamdullah Hamdi Çelebi'nin Farsça yazan Nizami Gencevi ve özellikle Camii'nin büyük tesiri altında kaldığında hemfikirlerdir. Âşık Çelebi onun Câmîi ile mektuplaştığını bildirir ama günümüze kadar bu yazışmalar ele geçmemiştir. Enîsî ise Hamdullah Hamdi Çelebi'nin şahsen Doğu Anadolu'ya seyahate gelmiş olan Câmîi ile görüşmeler yaptığını rivayet eder.
Hamdullah Hamdi Çelebi'nin mesnevi alanındaki şöhreti XVI. yüzyılda ve sonra giderek unutulmaya yüz tutmuştur. Özellikle Fuzuli'nin Leylâ ile Mecnun mesnevisi Hamdullah Hamdi Çelebi'nin aynı isimli aynı konulu mesnevisi ile karşılaştırılarak Fuzuli tercih edilir olmuştur.
Akademik bir 20. yüzyıl edebiyat tenkitçisi olarak Zehra Ŏztürk doktora tezinde Hamdullah Hamdi'yi şöyle değerlendirmiştir.
Hamdullah Hamdi Çelebi, XV. yüzyılın ikinci yarısındaki edebî anlayış ve zevkin dışına çıkmamış ve bu dönemde Türk şiirine hâkim olan Câmî tesirinden kurtulamamıştır.
Eserleri
Hamse
Anadolu sahasında hamse sahibi ilk şair olan Hamdullah Hamdi Çelebi'nin şöhretini sağlayan Hamse içindeki mesnevileri şunlardır:
Yûsuf u Züleyhâ
1492 yılında yazılmıştır. Aruzun "fâilâtun mefâilun fa'lun" kalıbıyla kaleme almıştır. Bu konu Türkçe Divan şiirinde pek popüler olup, aynı adı taşıyan ve aynı konuyu işleyen birçok manzum eser vardır. Hamdullah Hamdi Çelebi'nin bu mesnevisi bu konuyu işleyen eserlerin arasında en güzellerinden biri olarak isim yapmıştır.
Bunun yanında bu mesnevi (Fuzûlî'nin kendi Leylâ vu Mecnûn eserini yazmasına kadar) Türk divan edebiyatının en başarılı mesnevisi sayılmakta idi. Hamdullah Hamdi Çelebi bu eserin önsöz şeklindeki başlangıcında yazdığına göre, bu eseri Camii'ye nazîre olarak hazırlamıştır ve hatta yer yer Câmî'den tercüme etmiştir. Lakin bu mesnevi birçok yönden Câmî'nin "Yûsuf u Züleyħâ" mesnevisinden farklar gösterir. Mesnevisinde Câmî, İbrani peygamber Yûsuf ile Züleyha arasında geçen olayları ön planda işler. Buna karşılık, Hamdullah Hamdi Çelebi, eserini İbrani
peygamber İbrâhim'den başlayıp İbrani peygamber Yakūb ve oğullarına kadar geçen bir zaman süresinde, geniş bir çerçevede geliştirmiştir. Hamdullah Hamdi Çelebi olayları bir kişinin şahsi macerası şeklinde bir yaşam macerası hedefiyle anlatmaya çaba vermiştir. Yer yer kahramanları için psikolojik analizler yapmıştır. Bu yaşama macerası şeklindeki anlatım ve bu yaşama macerası gelişmekte iken yapılan psikolojik analizler bu eserin Hamdullah Hamdi'nin mesnevileri arasında en başarılısı kabul edilmesini sağlamıştır. 20. yüzyılda doktora çalışması yapan Zehra Öztürk doktora eseri ve ele alınan şahısları tip ve motifleri açısından incelemiştir.
Yûsuf u Züleyhâ'nin Türkiye'de resmî ve özel kütüphanelerde 104, yurtdışında ise 25 kadar yazma nüshası tespit edilmiştir. Bu esere gösterilen rağbete delildir. Eserin Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki 1530 tarihli yazma nüshası (Ayasofya, nr. 3901) içinde şairin "Leylâ vü Mecnûn" mesnevisi de ihtiva etmektedir. British Museum'daki nüsha ise (Or., nr. 711) teyzinatlı olup minyatür resimler de ihtiva eder. Yûsuf u Züleyhâ yeni Türkçe harflerle baskısı M. Naci

Onur'un doktora çalışmasından geliştirilip, şairin hayatı ve edebî şahsiyeti üzerine bir incelemeyi de ihtiva ederek birlikte yayımlanmıştır.
Leylâ vü Mecnûn
1499-1500 yılında tamamlanmıştır. Aruzun "mefâilun mefâilun feûlun" kalıbıyla yazılmıştır. Câmî'nin aynı adla aynı konuda Farsça yazdığı mesnevisinde gayet çok etkilendiği kabul edilmektedir. Türk Divan Edebiyatında ilk "Leylâ vu Mecnûn" mesnevilerinden biri olduğu için önemlidir. Ama Fuzuli'nin aynı adlı eseri yazılınca öneminden kaybettiği kabul etmektedirler. 16. yüzyıldan itibaren birçok edebiyatçı bu eserin Fuzuli'nin "Leylâ ile Mecnun" eserinden daha az değerli olduğu üzerinde hemfikirdirler.
Yazma olan eserin az sayıdaki nüshaları bulunmakta ve bunlardan en iyileri Süleymaniye (Ayasofya, nr. 3901/2), İstanbul Üniversitesi (TY, nr. 800) ve Millet (Ali Emîrî Efendi, Manzum, nr. 1164, 1165) kütüphanelerinde bulunmaktadır.
Tuhfetü'l-uşşâk
Hamdullah Hamdi Çelebi bu eserinde Farsça İran edebiyatında işlenen konular dışına çıkmıştır. Bu eser tasavvufî ve sembolik bir aşk hikâyesi olup konusu tamamıyla orijinaldir. Aruzun "mefâîlün mefâîlün feûlün" kalıbıyla yazılmıştır. Eserin kahramanları Konstantiniyye'de Bizans vezirinin kızı ve Hristiyan olan Duhter ve ona âşık olan Kayseri şehrinde yaşayan zengin bir Müslüman tüccarin oğlu olan Hocazade'dir. Hocazade'nin Duhter'le evlenebilmek için Müslüman dinini terk etmesiyle başlayan maceraları ele alınmaktadır. Eserin sonunda hikâyenin kahramanı Hocazade (eşi Duhter ve çocuklarıyla birlikte) tekrar İslâm'a döner. Şair eserin sonunda buradaki kahramanların aşk, iman, akıl, nefis gibi kavramları sembolize ettiklerini belirtir. Enisi bu eserin adını "Mûnisü'l- uşşâk" olarak kaydetmiştir. Medine'de Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey Kütüphanesi yazma nüshası karşılaştırılarak bir kritik kopyası hazırlanmış ve bu kritik versiyon ile nüshaların faksimilelerinin birlikte baskıları yapılmıştır.
Kıyâfetnâme
Aruzun "fâilâtün mefâilün fa'lün" kalıbıyla yazılmıştır. Kâtib Çelebi, Hamdullah Hamdi'nin bu eseri İmam-ı Şafiî'den tercüme ettiği bildirilmektedir.
Çeşitli kütüphanelerde on beş kadar yazma nüshası bulunduğu tespit edilmiştir. 150 beyitlik bu mesnevi Âmil Çelebioğlu tarafından bastırılıp yayımlanmıştır.
Ahmediyye
1494-95 yılında kaleme almıştır. Aruzun "fâilâtün fâilâtün fâilün" kalıbıyla yazılmıştır. Bu eserin adı üzerinde tarişmalar bulunmaktadır. Halk arasında daha çok Mevlid adıyla bilinmektedir. Âşık Çelebi, Kınalızâde ile Kâtib Çelebi bu eseri "mevlid-i cismânî ve mevlid-i rûhânî" adla anmaktadilar. Ama Âşık Çelebi bu "Tercüme-i Şakâikun-Nûmâniyye" eserinde ve Katib Çelebi'nin Arapça Keşfü'ž-žunûn eserinde bu eserin adi "Muhammediyye" olarak geçmektedir. Mehmed Süreyya Sicil-i Osmani'de Hamdullah Hamdi'nin "Mevlid-i Nebevî (Nebî)" ve "Muhammediyye" adlı iki ayrı eseri bulunduğunu bildirmektedir; ama bu doğru değildir.
Bu mesnevinin sonundaki,
Ahmediyye oldu bu manzûma nâm Nazmını ettim dokuz yüzde tamâm
beyti eserin adını ve telif tarihini göstermektedir. Eserde Fil Vak'ası, Peygamber'in doğumu, Miraç ve Hicret gibi olaylar anlatılmıştır.

Yazma nüsha İstanbul Selim Ağa kütüphanesinde bulunur.
Divan
Bilinen iki nüshasından biri Süleymaniye Kütüphanesi'nde, diğeri Millet
Kütüphanesi'ndedir Süleymaniye nüshasında iki münâcât, altı na't, bazıları Farsça 182 gazel, on sekiz kıta, bir tarih ve üç beyit vardır.
Kuran Tercümesi
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde bulunan iki ciltlik satır arası Kur'an tercümesinin I. cildinin başında eserin Hamdullah Hamdi'ye ait ve müellif hattı olduğu kaydedilmiştir. Ayetler harekeli iri nesih, satır arası Türkçe meâller ise kısmen harekeli nesihle yazılmıştır. Bu eser Enîsî'nin Hamdullah Hamdi Çelebi'nin bir eseri olarak ismini verdiği "Mecâlisü't-tefâsîr" olması çok mümkündür.
Diğer eserleri
Enîsî, Hamdullah Hamdi'nin tasavvufa dair bir risâle ile bir fıkıh kitabı telif ettiğini bildirmektedir. Fakat kütüphanelerde yapılan aramalardan sonra bu eserlerin herhangi bir yazma nüshası bulunamamıştır.
Seçilmiş bir şiir
Hamdullah Hamdi Çelebi'nin şiirlerine bir örnek olarak seçilmiş "sana" mahlaslı gazelinden şu beyitler verilmektedir:
Gazel
Tâ ki virdüm gönlümi cânâ sana Gitdi 'aklum kalmışam şeydâ sana

Bend-i zülfün göreli meyl eylemez Gönlümün dîvânesi illâ sana

Derd-i dil-ber mübtelâlar honıdur Besdür ey sûfî gam-ı halvâ sana

Hem-ser oldun dil-rübâlar zülfine Eksük olmaz ey gönül gavgâ sana





Hâmî-i Âmidî

Nakd-i vakti gözle Hamdî 'ârif ol Assı kılmaz gussa-i ferdâ sana

Hâmî-i Âmidî (d. ? - ö. 1747), Osmanlı şairi.
Diyarbakırlı olan Hâmî-i Âmidî döneminin tanınmış şairlerindendir. Bazı vezirlere divan kâtipliği de yapmıştır. 1747'de Diyarbakır'da ölmüştür.
Hasan Âtıf Karadereli
Hasan Âtıf Karadereli veya Mehmet Âtıf (1874 veya 1875, Rize - 4 Nisan 1945, İstanbul), Türk hukukçu ve şairdir.

Hayatı
Hasan Âtıf Karadereli, 1874 veya 1875 yıllarında Rize'nin Eminettin Mahallesi'nde Şakir Agâhi Efendi ve İffet Hanımın oğlu olarak doğdu. Osmanlı dönemi belgelerine göre Hacıibrahimefendizâde olarak bilinen ulemâ ailesindendir. İlk öğrenimine Rize'de başlayan Hasan Âtıf, sonrasında İstanbul'a giderek Üsküplü İptidaî Mektebinde 2 yıl eğitim gördü. Zeyrek Rüşdiye Mektebi'nden mezun olduktan sonra hukuk eğitimi almak için Mekteb-i Nüvvâba girdi ve 22 Ekim 1899 tarihinde mezun oldu.
Hukuk kariyerine naip olarak başlayan Hasan Âtıf,
sırasıyla Burhaniye, Tavas, Florina ve Edremit'te görev yaptı. 1910 yılında Kastamonu Merkez Bidayet Mahkemesi Hukuk Reisliğine atandı. 1918 yılında Diyarbakır vilayeti kadısı olarak atansa da bu göreve gitmedi, aynı yıl içerisindeAdana vilayeti merkez kadılığına atandıysa da bu göreve de gitme imkânı bulamadı. 1920 yılında İstanbul Dersaadet Bidayet Mahkemesi Azalığına, ardından Evkaf-ı Humâyun Mahkemesi Kadılığına getirildi. 1921 yılında İstanbul Dersaadet İstinaf Mahkemesi Azalığına, 1922 yılında ise Temyiz Mahkemesi Azalığına tayin edildi.
İshak Güven Güvelioğlu'na göre Hasan Âtıf, emekliliği sonrasında yoksulluğa düştü. Oturduğu konağın kirasını ödeyemediği için eşyalarıyla birlikte sokağa atıldı. Yakup Kazdal Bey,
ona Fethipaşa Korusu'nda bir ev tahsis etti. 1945 yılında ölen şair, Nakkaş Baba Mezarlığı'na defnedildi.
Edebi kişiliği
Tek eseri Dîvân olan şair, Hasan Âtıf mahlasını kullandı. "Son Asır Türk Şairleri" adlı eserde divanını yaktığı söylense de eserin bir nüshası Fatih Köksal tarafından bulunmuştur. Dîvân'ı genellikle tasavvufî şiirlerden oluşmakta, aynı zamanda aşk konulu şiirler de yer almaktadır. Klasik şiir geleneğiyle modern şiir etkilerini harmanlamıştır. Şiirlerinde Hâfız-ı Şirâzî, Nef'î, Şeyh
Galip gibi isimlerin etkisi görülmektedir.
Eserleri
•    Dîvân
Haşmet
Şair Haşmet, Haşmet bin Abbas, (ö. 1768, Rodos), Osmanlı divan şairidir.
Latifeleri, hicivleri ile tanınan bir şairdir. Devrin ünlü şairi ve devlet adamı Koca Ragıp Paşa'nın himayesinde yetişmişti. Ragıp Paşa ve Fıtnat Hanım ile yakın dostluk kurdu. Şiirleri ile olduğu gibi bu üçlünün arasındaki günümüze kadar ulaşan şakalaşmalar ile de hatırlanır.
Yaşamı
18. yüzyılda İstanbul'da dünyaya geldi. Doğum yılı kesin olarak bilinmez, 1720-1730 arasında doğmuş olduğu tahmin edilir. Kazasker Abbas Efendi'nin oğludur. Asıl adı Mehmet idi.
İlköğrenimini babasından aldıktan sonra medrese öğrenimi gördü, müderrislik yaptı. Gençlik çağlarında Koca Ragıp Paşa'ın himayesini kazandı. Şairliğin yanı sıra ok atmada, kılıç ve tüfek kullanmada ustalaştı. Müderrislikte dereceler alarak ilerledi.
Şiirleri bazı kimselerin hatırlarını incittiğinden önce İstinye'de babasının yalısında ikamete memur edildi; sonra Bursa'ya (1759) sürüldü. Altı yıl kadar kaldığı Bursa'da şehrin önde gelen sanatçı ve bilim adamlarını etrafında topladı. Bu dönemde dost olduğu İmamzade Said Efendi, Haşmet'in şiirlerini toplayıp divan şeklinde düzenlemeyi üstlendi.

Şair, Bursa'dan sonra İzmir'e ve Rodos'a sürülmüş; 1768'de sürgünde iken ölmüştür. Mezarı, Rodos'ta Murad Reis Türbesi civarındadır.
Eserleri
Beyit sayısı üç bini bulan bir Divan'ı vardır. Haşmet'in Divanı'nda yer alan şiirler, şair Bursa'dayken arkadaşı İmamzade tarafından bir araya getirilmiş olanlardır.
Sened-i Şuara, Koca Ragıp Paşa adına yazılmış bir eserdir; şiirin faziletlerini anlatır. Haşmet, bu eserde Arap dili ve edebiyatı ile dini ilimler konusundaki bilgilerini ve sanat gücünü ortaya koymuştur.
En önemli eserlerinden birisi, Sûr-nâme (Vilâdet-nâme) adlı mensur-nazım eserdir. Bu eser, III. Mustafa'nın kızı Hibetulah'ın doğumunu kutlamak için Koca Ragıp Paşa'nın isteği üzerine kaleme alınmıştır. III. Mustafa'dan önceki iki padişah (I. Mahmut ve III. Osman)'ın çocukları olmamıştı.
Bu nedenle, Mustafa'nın 1759'da doğan kızı Hibetullah için, çağın birçok şairi tarihler düşürmüşler, kutlama manzumeleri yazmışlardı. Olayın doğurduğu genel sevinç ve yapılan eğlenceler Sûr- nâme'de oldukça canlı bir dille anlatılmıştır. Eserde olaylar günlere göre değil fıkralara, makalalere ve yapılan eğlencelere göre gruplandırılarak anlatıldığından yazılış ve tertip itibarıyla de diğer Sur- nâme'lerden ayrılmaktadır.
Şairin, İntisâbü'l-mülük adlı küçük eseri III. Mustafa'yı övmek için yazılmıştır. Hâb-nâme, Vâkıa- nâme adlarını da taşıyan bu eser, Padişah III. Mustafa'nın 1757 yılında tahta cülus ettiği günün gecesi Haşmet'in görmüş gibi hayal ettiği bazı olayları konu edinmektedir.
Dört eseri de "Haşmet Külliyatı" adıyla 1994'te yayımlanmıştır.
Hatice Nakiye Hanım
Hatice Nakiye Hanım (1846-1899), Türk divan edebiyatı şairi.
1846'da ikiziyle birlikte dünyaya geldi. Müneccimbaşı Osman Saib Efendi'nin kızıdır. Annesini küçük yaşta kaybetti. Teyzesi tarafından büyütüldü.
Sıbyan mektebinde okudu. Darülmuallimat'tan mezun oldu. Yenikapı Mevlevihanesi müritleri arasına girdi. Ali Fuat Bey'in Maarif Nazırlığı döneminde Darülmuallimat'ta öğretmenliğe başladı. Farsça ve tarih öğretti.
Lügati Farısiye sözlüğünü hazırladı. Bir süre Mısır'da kaldı. Mehmet Reşat döneminde bazı şehzade ve sultanlara öğretmenlik yaptı. II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. Hiç evlenmedi. 1899`da öldü. Yenikapı Mevlevihanesi Çınaraltı Kabristanı'nda toprağa verildi.
40 kadar gazel, methiye, şarkı, müstezad, tahmis, terci-i bend ve kıt'a yazdı. Döneminin kadın şairlerinden Şeref hanımın yeğeni idi. Onun divanının ikinci basımını hazırladı. Dergilerde dağınık halde olan şiirleri derlenemedi. Bir bölümü Türkçe olan bu şiirlerden bazıları kardeşi Nebil Bey'in Divan`ının sonunda, bir kısmı da Ahmet Muhtar Bey tarafından yayımlandı.
Hayâlî Bey
Hayâlî Bey (?-ö.1557, Edirne) (خيالى) Türk divan edebiyatı şairinin mahlası. Asıl Adı Mehmet'tir. "Bekâr Memi" diye anılmıştır. Eserleri zengin bir hayal gücüyle yazılmış, ince ve duyarlı bir üsluba sahiptir.

Yaşamı
Selanik'in kuzeydoğusu'ndaki Vardar Yenice'de dünyaya geldiği bilinen Hayali'nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, 1494-1495 yılları civarında doğduğu tahmin edilmektedir. Asıl ismi Mehmet'tir.
Biyografi yazarı Âşık Çelebi'nin anlatısından anlaşıldığı kadarıyla, Mehmed, Sadi'nin ( سعدی شيرازی) Bostan ve Gülistan eserlerini okuyarak genç yaşlarında şiirle ilgilenmeye başlamıştır.
Seyyah bir sufi derviş olan Baba Alî Mest-i Acem müritleri ile Yenice-i Vardar'a geldiğinde, Mehmed topluluğa katıldı ve onlarla beraber İstanbul'a gitti. Yolculuk boyunca Sufi düşünce ve uygulamaların yanı sıra, şiir konusunda da Baba Ali'den eğitim aldı.
İstanbul'da bir kadı olan Sarı Gürz Nûreddîn Efendi genç Mehmed'in bu toplulukla beraber olmasını hoş karşılamadı ve onu himayesine aldı. Mehmed, Sarı Gürz'ün korumasıyla öğrenim gördü; şiir bilgisini ve becerisini ilerleterek Hayâlî mahlası ile eserler vermeye başladı.
On dört yaşında şöhrete kavuşan Hayâlî, Defterdar İskender Çelebi'nin dikkatini çekti. Daha
sonra Pargalı İbrahim Paşa'ya takdim edildi ve Kanuni Sultan Süleyman'ın nedimleri arasına girdi.
Sultanın en önemli şairlerinden biri haline gelen Hayâlî, seferlerde orduya eşlik etti. Bu süreçte (1522) Rodos kuşatmasına ve 1534'teki Bağdat fethine katıldığı düşünülür. Bağdat'ın fethi esnasında Hayâlî'nin büyük şair Fuzûlî ile tanışmış olduğu söylentileri de mevcuttur.
Şiir kabiliyeti yüzünden kendisine Melik-üş-şuarâ ("Şairlerin Sultanı"), Diyâr-ı Rûm'un Sultân-ı Şuarâsı ("Rûm Topraklarının Şairlerinin Sultanı) ve Hayâlî-i meşhûr ("Meşhur Hayâlî") gibi unvanlar verilmiştir. Sadrazam İbrahim Paşa ve padişah Kanuni Sultan Süleyman'ın gözündeki konumu kendisine pek çok düşman da kazandırmıştır ve sık sık hiciv ve alaylara maruz kalmıştır.
Şairin talihi, iki büyük hamisi İskender Çelebi ve Pargalı İbrahim Paşa'nın idam edilmesinden sonra döndü. 1544'te sadrazamlığa getirilen Rüstem Paşa edebiyata önem vermiyordu. İstanbul yaşamı güçleşen şair, kendisini emniyette hissetmediği için padişahtan kendisini
bir Sancakbeyi olarak görevlendirilmeyi talep etti.
Edirne Sancakbeyliğine atanan Hayâlî böylece adının sonuna Bey unvanı da almıştır.Divan edebiyatının bu önemli ismi, 1557 yılında Edirne'de ölmüştür. Mezarı Edirne de Uzunkaldırım Caddesi üzerinde İki Lüleli Çeşme (Şair Hayali Çeşmesi)'nin yanındadır.
Uzun zaman bekâr olarak yaşayan Hayâlî'nin evlendiği ve iki çocuk sahibi olduğu bilinir. Oğlu Ömer Bey de şair olup Halep defterdarlığı yapmıştır.
Sanatı ve Hayat Görüşü
Hayali divan edebiyatının olgunluk dönemi (16. yy - 18. yy) şairlerindendir. Kuşkusuz Baki'ye kadarki dönemin en önemli ve ünlü ismi Hayali'dir. Hayali sade yaşayışını yazımına da aktarmış, ruhani anlamda zengin ama somutsal olarak sade bir dil ile yazmıştır. Ona lakabını da veren şiirlerindeki en önemli özellik hayali, deruni imgeler ve eserlerinden yansıyan zengin hayal gücüdür. Hayali'nin bu kadar ünlü olmasının en önemli nedenlerinden biri de yeteneğinin yanında sade yaşayışı, mala ve şöhrete önem vermeyişidir.
Hayâlî Bey'in yakın arkadaşı Âşık Çelebi, onun yakışıklı olmakla birlikte giyim, kuşama ve dünya malına önem vermeyen biri olduğunu belirtir. Gelibolulu Âlî ise, eli sıkılığından bahsederek, öldükten sonra çocuklarına büyük bir miras bıraktığını nakleder. Gelibolulu Âlî Bey'in, Hayâlî

Bey'i anlatırken "eli sıkı" demesini, Hayâlî Bey'in yaşarken parasının çok olduğunu ancak onun dünya malına tamah etmediğini gösterir.
Kaynaklarda şairin, Ömer ve İbrahim adında iki oğlunun olduğu ve karısının erken öldüğü zikredilir.
Eseri
Hayâlî Bey'in Divanı'ndan başka eseri bilinmemektedir. Hayâlî Bey Divanı, kasideler, musammatlar, gazeller ve mukattaat bölümlerinden meydana gelmiştir. 668 gazel, 25 kaside, 15 musammat ve 33 mukatta bulunmaktadır.
Şiirlerinden Örnek Bazı Beyitleri
İstiyorsan almağı hikmet kitâbından sebak
Hâme-i kudret ne yazmış safha-i ruhsâra bak Cihân-ârâ cihân içindedür arayıbilmezler
O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler
Hayreti
Hayretî (d. ? - ö. 1534), Türk divan edebiyatı şairi.
Doğum tarihi bilinmese de Hayreti'nin Vardar'da doğduğu bilinmektedir. Gerçek ismi Mehmed'tir. Çok genç yaşlarda tasavvufla ilgilenmiş, çeşitli tarikatlarla yakın temasa geçmiştir. Ömrü boyu tasavvufi bir yaşam anlayışını benimsemiş ve anlayışını şiirlerine de yansıtmıştır. Hayatının son yıllarında kör olmuş, gözlerini kaybetmiştir. 1534 yılında ölmüştür.
16. yüzyılın en önemli şairlerinden biri olsa da bugün pek bilinmemektedir. Divanı 1981 yılında Prof. Dr. Mehmed Çavuşoğlu ve M. Ali Tanyeri tarafından yayımlanmıştır. Şiirlerinde tasavvufi öğelere sıklıkla rastlanır, üslubu samimi ve coşkuludur.
Eserlerinden örnek Gazel
Ben bu bâzrun ne bazerganı ne bezzaâzıyam Kûy-ı ışkun onmadık bir rind-i şâhid-bâzıyam
Bir megesce kadrüm olsa hân-ı vaslunda n'ola Ben de hâlümce muhabbet evcinin şeh-bâzıyam
Câna kalmazam bu gün meydanda aslâ Hâk bilür Rîsmân-ı kâhkül-i dil-dârumun cân bâzıyam
Sen nice erbâb-ı hüsn içinde müstesnâ isen Pâdişâhum ehl-i ışkun ben de bir mümtâzıyam
İt gibi öldürmez isen ger rakîb-i kâfiri
Dime hiç ey Hayretî âlemde ben de gaaziyem (Vezin: Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün) Hıfzı Mehmed Efendi

Hıfzı Mehmet Efendi Osmanlı Devleti Türk şair ve bilgini. Doğum tarihi bilinmiyor. Edirne'de doğmuştur. Yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur. Kur'an eğitimi aldı ve dönemin ünlü bilginlerinden ders aldı. Medrese öğrenimi gördü. Bir ara müderris oldu ve enderun'da ders verdi. Birçok antik Yunanca, Arapça, Farsça, İbni Sina ve Biruni'nin bilimsel yapıtlarını inceledi. Değişik konularda çalışan Hıfzı Mehmet Efendi birçok yapıt vermiştir. Yapıtlarında arı bir Türkçe kullanmış hece ölçüsü'yle şiirlerini yazmış şiirlerinde atasözleri, manzumeler ve risaleler kullanmıştır. Ölüm tarihi bilinmemektedir.
Yapıtları
•    Divan
•    Münşeat (Nesirler)
•    Manzume-i Durub-i Emsal (Atasözleri Derlemesi)
•    Amal-i Salihat (Ahlakça Beğenilmiş Eylemler)
Hızır Reis
Hızır Reis Osmanlı Devleti, Türk, Divan Edebiyatı, şairi ve bilgini. Doğum tarihi
bilinmiyor. Eskişehir'e bağlı Sivrihisar'da doğdu. Tazarruname yazarı Sinan Paşa Hızır Reis'in babasıdır. Babasından ve başka değerli hocalardan ders aldı. Önce Sivrihisarda bir süre kadılık yaptı. Sonra Bursa'da müderris oldu, öğrencilere ders verdi. Osmanlı Devleti hükümdarı Fatih Sultan Mehmed'in sevgisini kazandı.
Dönemin ünlü bilgini Akşemsettin kendisinden övgüyle bahseder. İstanbul alınırken osmanlı askerleriyle birlikte savaştı. İstanbul alındıktan sonra ilk defa İstanbul kadısı oldu. Hızır Reis ölümüne kadar altı yıl kadılık görevinde kaldı. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazdı. Bir Divanı üç tane yapıtı olduğu biliniyor ama henüz bulunamamıştır. Bazı tezkire ve yazma mecmualarda şiirlerine rastlanır. İstanbul'da Hacıkadın Camisi'ni yaptırdı. 1459 yılında İstanbul'da öldü.
Hoca Dehhânî
Hoca Dehhani, (ö. 1401'den önce), 13. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında yaşamış, Divan şiirinin öncülerinden birisi olan Horasanlı divan şairiydi. Anadolu sahasında lâdinî (dünyevi, din dışı) klasik şiirin ilk temsilcisi olduğu belirtilen Dehhânî; söyleyiş kudreti, kelime dünyası
ve nazım tekniği açısından kendisinden önceki şairleri aşmıştır. Çağdaşları gibi dinî-tasavvufî mesajlar vermek yerine Fars şiirindeki kalıplaşmış sanatlı ifadelerle dünya zevki, aşk ve maddesel hayatla ilgili konuları işlemiştir. Şiir olgunluğu açısından, kendisinden sonraki dönemin hazırlayıcısı olmuştur.
Etimoloji
Dehhani'nin sözcük anlamı nakışçıdır. Mehmet Fuat Köprülü, Dehhânî mahlasındaki "dehhân" kelimesinin anlamından yola çıkarak, onun "nakkaş" olabileceğini yazmaktadır.
Hayatı ve eserleri
Hoca Dehhani'nin yaşamı ile ilgili belgesel bilgi hemen hemen bulunmamaktadır. Elde bulunan tek belgesel bilgi, bilinen tek kasidesi içinde Horasan'dan Anadolu'ya geldiğini ve yine oraya dönmek istediğini bildiren beyittir.
Yüz urup tapuna geldi icâzet ver ana şâhâ Ki yine devletinde ben görem mülk-i Horâsânî Ey şah, yüz sürerek huzuruna geldi(m), ona (bana) izin ver saltanatın sırasında Horasan memleketini yine göreyim.

13. yüzyılda yaşamış Hacı Bektâş-ı Velî (d. 1209 – ö. 1271)'nin makalelerini içeren Bahrü'l- Hakayik adlı eseri çeviren Habibe Hatiboğlu'na gore Hoca Dehhani diğer ünlü Türk şairleriyle birlikte anılmıştır. Hoca Dehhani'nin bir şiiri 14. yüzyıl başında hazırlanıp bitirilmiş olan Şeyhoğlu Mustafa'nın "Kenzü'l-Küberâ" adlı şair tezkeresi içinde bulunmaktadır. Ancak bu tezkerenin daha önce yazılmış tezkerelerden bir çeviri olduğu iddia edilmektedir. Böylece Hoca Dehhani'nin eserleri daha önceki tezkereciler tarafından bilinip anılması ve bazı şiirlerinin bulunması çok olasıdır. 15. yüzyılda Ömer Bin Mezld'in şair tezikeresi olan Mecmuatü'n-nezair'de bulunur. 15. yüzyılda Eğiridirli Hacı Kemal'in özellikle nazireler içeren şair tezkiresi "Camiu'n-nezair" tezkiresinde şiir örneği bulunmaktadır.
Hoca Dehhani'yi, modern çağlarda Türk edebiyat tarihine geri kazandıran Mehmet Fuat
Köprülü olmuştur. Mehmed Fuad Köprülü'ye göre şair, Horasan'dan Anadolu Selçuklu sultanı III. Alâeddin Keykubad döneminde (d. 1283 – 1302) Anadolu'ya gelip yerleşip ve bu devletin sarayına intisap etmiştir. Sarayda hükümdarın irfan ve eğlence meclislerine katılıp edebiyat katkıları yapmıştır. Karamannâme adlı bir tarih kitabını uyarlayarak hazırlayan ve 16. yüzyılda yayımlayan Sikari Hoca Dehhani'nin II. Alâeddin Keykubad'ın isteğine uyarak Farsça olarak 20.000 beyitlik bir Selçuklu Şehnamesi hazırladığını yazdığını da bildirmiştir. Ancak bu eserin yazması günümüze kadar gelememiştir.
Mehmet Fuat Köprülü'nün bu yazılarını Hikmet İlaydin yeniden kritik olarak gözden geçirmiş ve verilen bazı bilgileri eleştirmiştir. Hoca Dehhani'nin tek kasidesinde yapilan telmihlere dayanarak Hikmet İlaydın, Hoca Dehhani'nin intisap ettiği Anadolu Selçuklu sultanının I. Alâeddin Keykubad (d. 1188 – ö.1237) olduğunu iddia etmiştir. Tarihçi Şikârî'nin Hoca Dehhani'ye atfettiği ve güya elimize geçmeyen Selçuklu Şehnamesi bu tarihçinin yanılması ile gerçekte böyle bir şehname eseri hazırlamış olan şair Kanii-yi Tussi'nin eseri ile karıştırma nedeni ile ortaya atıldığını dikkati çekmiştir.
Modern edebiyat eleştirmeni Ömer Faruk Akun ise hem Mehmet Fuat Köprülü'nün hem de Hikmet İlaydın'ın Hoca Dehhani'nin yaşadığı dönem ile ilgili kasidesinden yanlış yorumlama faraziyeleri çıkardıklarını iddia ederek Hoca Dehhani'nin ölüm yılı olarak gösterdikleri 1351'de, Hoca Dehhani'nin hala yaşamda olduğunu iddia etmiştir.
Hoca Dehhani'nin günümüzde bilinen 9 gazeli ve 1 kasidesi bulunup toplam 74 beyitten oluşmaktadır. Mehmet Fuat Köprülü ilk kez, 2 gazeli ile kasidesinin bazı parçalarını yayımlamıştır. Bunlara sonra Ömer bin Mezid'in nazirelerini içeren şair tezkiresinde bulunan 4 gazel daha eklenmiştir. Mecdut Mansuroğlu'nun İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde bir nazireler tezikeresinden bulmuş olduğu ve Hoca Dehhani'ye ait olduğunu iddia ettiği 3 ek gazelin ise Hoca Dehhani'ye ait olup olmadığı tartışma yaratmıştır. Bunların 1 tanesinin Resmi'ye ve 2 tanesinin Kemalpaşazade'ye ait olduğu iddia edilmiştir. Ancak tüm bu eleştirilere rağmen bu ek 3 gazel Hoca Dehhani adı ile bastırılıp yayımlanmıştır.
Mehmet Fuat Köprülü'nün işaret ettiğine göre Türk edebiyatında o zamana kadar dinsel ve tasavvufi konulara eğinilmesine ve tasavvuf şiirinin etkili olduğu bir coğrafyada yaşamasına karşın Hoca Dehhani şiirlerinde din dışı konulara yer vermiştir. Bu görüşe uygun olan nazım
şekillerini Divan edebiyatına koymuş, gazel'in ve kaside'nin Türk edebiyatında ilk örneklerini vermiştir. Devrinin ve muhitinin sosyal yaşamını, yaşam, ahlâk, iman ve güzellik anlayışını anlatmıştır.
Hoca Mesud
Hoca Mesud bin Ahmed, 14. yüzyılda yaşamış bir Türk şair ve yazardır. Hoca Mesud ile aynı dönemde yaşamış olan Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa, "Kenzü'l küberâ ve Mehekkü'l Ülemâ" adlı

eserinde Hoca Mesud'dan bahsedip, onu üstad diye över. Hoca Mesud, yeğeni İzzeddin Ahmed ile beraber, "Süheyl ü Nevbahar" denilen eseri Farsçadan Anadolu Türkçesine çevirmiştir. Bu eserin asıl adı "Kenzü'l-bedâyi"dir. "Süheyl ü Nevbahar" ile beraber "Ferhengnâme-i Sa'dî" denilen eserinde Sadi Şirazi'nin "Bostan"ından seçilmiş şiirleri Türkçeye çevirmiştir. Fuad Köprülü'ye göre Hoca Mesud, Germiyan Beyliği bölgesinde yaşamış olabilir.
Hubbi Hatun
Hubbi Hatun (ö. 1590), Türk şairdir.
16.yüzyıl kadın divan şairlerinden olan Hubbi Hatun aslen Amasyalıdır. Beşiktaşlı Şeyh Yahyâ Efendi'nin torunu, Akşemseddinzâde Şemseddin Çelebi'nin eşidir. Asıl adı Ayşe'dir. Şiirlerinde "çok sevilen, çok beğenilen, güzel" anlamındaki Arapça hubbâ kelimesinden gelen Hubbî mahlasını kullandığı için genellikle Hubbî Hatun diye anılır. Gazel, kaside ve mesnevileri olup üç bin beyitlik Hurşid ü Cemşid adlı yazma eseri vardır. 1589-90 yıllarında ölen Hubbî Hatun'un türbesi, Eyüp Sultan semtinde, Feshane Caddesi ile Kızıldeğirmen Sokağı'nın birleştiği yerde ve cadde üzerindedir. Sol tarafında, Mehmet Vusûli Efendi (Molla Çelebi) Türbesi bulunur. Yapı kesme taştan ve sekizgen planlı olup kurşun kaplı bir kubbe ile örtülüdür. Kitabesi yoktur. Türbe restorasyon görmüştür. Türbe Haziresi'ndeki mezar taşlarından birisi de Hattat Habibe Hanım'a aittir. Mezar taşı başlığı lahana formundadır.
I. Ahmed (Bahtî)
I. Ahmed, Osmanlı tarihinde genç yaşta tahta çıkan ve kısa süren saltanatına rağmen iz bırakan bir padişahtır. Şair kimliğiyle de tanınan I. Ahmed, şiirlerinde "Bahtî" mahlasını kullanmıştır. Onun şairliği, Osmanlı padişahları arasında en duygusal ve içten örneklerden biri olarak kabul edilir.
Bahtî'nin şiirlerinde en belirgin tema kulluk bilinci ve Allah'a yöneliştir. Genç yaşta büyük bir devletin sorumluluğunu üstlenmesi, onun şiirlerinde derin bir iç muhasebeye yol açmıştır.
Şiirlerinde sık sık günah, pişmanlık, dua ve tövbe kavramları yer alır. Bu yönüyle Bahtî'nin şiirleri, tasavvufî bir ruh taşır.
I. Ahmed'in şiir dili, divan edebiyatının geleneksel yapısına uygun olmakla birlikte son derece sade ve samimidir. Ağır sanatlı söyleyişten kaçınmış, duygu ve düşüncelerini açık bir şekilde ifade etmeyi tercih etmiştir. Bu durum, onun şiirlerini okuyucuya daha yakın ve etkileyici kılar.
Bahtî'nin şiirlerinde dünya hayatının geçiciliği sıkça vurgulanır. Saltanatın ve gücün insanı kurtuluşa ulaştırmadığı, asıl değerin Allah'a yakınlık olduğu düşüncesi ön plandadır. Bu anlayış, onun şiirlerinde alçakgönüllü ve içten bir üslup olarak kendini gösterir.
I. Ahmed'in şairliği, onun mimari ve sanata verdiği önemle de paralellik gösterir. Sultanahmet Camii'ni yaptırması, onun estetik ve manevî dünyasının bir yansımasıdır. Şiir ve mimari, Bahtî'nin kişiliğinde birbirini tamamlayan iki unsur hâline gelmiştir.
Sonuç olarak I. Ahmed, divan edebiyatında samimi, duygusal ve tasavvufî yönü güçlü bir şair padişah olarak öne çıkar. Onun şiirleri, Osmanlı padişahlarının iç dünyalarını anlamak açısından önemli bir edebî miras niteliğindedir.
I. Mahmud (Sebkati)
I. Mahmud, Osmanlı tarihinde daha çok devletin zor bir döneminde tahta çıkan ve düzeni sağlamaya çalışan bir padişah olarak bilinir. Bununla birlikte, o da divan edebiyatı geleneği içinde

şiirler yazmış ve şiirlerinde "Sebkati" mahlasını kullanmıştır. Onun şairliği, yaşadığı dönemin ciddiyeti ve sorumluluklarıyla uyumlu bir karakter taşır.
Sebkati'nin şiirlerinde en belirgin tema hikmet, ahlak ve kader anlayışıdır. Şiirlerinde dünya hayatının geçiciliği sıkça vurgulanır; insanın nefsine kapılmaması, adaletli ve ölçülü olması gerektiği dile getirilir. Bu yönüyle I. Mahmud'un şiirleri, okuyucuya öğüt veren ve düşündüren bir nitelik taşır.
I.    Mahmud'un şiir dili, divan edebiyatının kurallarına uygun olmakla birlikte ağır ve gösterişli değildir. Anlamı ön planda tutan, sade ve dengeli bir anlatım tercih etmiştir. Şiirlerinde kullandığı ifadeler, onun olgun ve tecrübeli kişiliğini yansıtır. Söz sanatlarını yerinde ve ölçülü biçimde kullanmıştır.
Sebkati'nin şiirlerinde aşk teması da yer almakla birlikte, bu aşk genellikle tasavvufî ve ahlakî bir çerçevede ele alınır. Beşerî aşktan çok, Allah'a yöneliş ve manevî olgunlaşma ön plandadır.
Şiirlerinde sabır, tevekkül ve kanaat gibi kavramlar sıkça işlenir.
I.    Mahmud, sadece şiir yazan bir padişah değil, aynı zamanda ilim ve sanatı koruyan bir devlet adamıdır. Onun döneminde de şairler ve âlimler saray çevresinde destek görmüş, divan edebiyatı geleneği devam ettirilmiştir. Bu durum, Osmanlı kültür hayatının sürekliliğini sağlamıştır.
Sonuç olarak I. Mahmud, divan edebiyatında olgun, öğretici ve ahlakî yönü ağır basan bir şair padişah olarak yer alır. Onun şiirleri, Osmanlı padişahlarının edebiyata verdiği değerin sürdüğünü gösteren önemli örneklerdendir.
I.    Selim (Yavuz Sultan Selim, Selîmî)
Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tarihinde daha çok sert mizacı, askerî başarıları ve kısa ama etkili saltanatıyla tanınır. Ancak onun bu sert görüntüsünün ardında, derin bir edebî ve fikrî birikime sahip güçlü bir şair kişilik vardır. Şiirlerinde "Selîmî" mahlasını kullanmıştır. Yavuz'un şairliği, onun iç dünyasındaki fırtınaları ve derin düşünce yapısını yansıtır.
Yavuz Sultan Selim'in şiirlerinde en dikkat çekici özellik, tasavvufî derinlik ve iç hesaplaşmadır. Dünya nimetlerinin geçiciliği, insanın aczi, kader ve Allah'a teslimiyet gibi temalar şiirlerinin merkezinde yer alır. Onun şiirlerinde aşk, çoğunlukla ilahî aşk olarak ele alınır ve bu aşk, insanı olgunlaştıran bir yol olarak görülür. Yavuz'un şiirleri, bir hükümdarın iç dünyasında yaşadığı yalnızlığı ve sorgulamayı açıkça hissettirir.
Selîmî'nin şiir dili oldukça yoğun ve güçlüdür. Az sayıda şiir yazmış olmasına rağmen, her biri anlam bakımından derindir. Şiirlerinde süsten çok mana ön plandadır. Yavuz Sultan Selim'in divan edebiyatındaki en önemli özelliklerinden biri, Farsça şiirler de yazmış olmasıdır. Bu durum, onun klasik İslam edebiyatına olan hâkimiyetini ve entelektüel seviyesini gösterir.
Yavuz'un şiirlerinde rindane bir tavırdan ziyade, kaderci ve tevekkülcü bir yaklaşım görülür. Güçlü bir hükümdar olmasına rağmen, şiirlerinde kendisini Allah karşısında aciz bir kul olarak görür. Bu tezat, onun şairliğini daha etkileyici kılar. Şiirlerinde zaman zaman ölüm düşüncesi ve fanilik duygusu da belirgin biçimde hissedilir.
Yavuz Sultan Selim'in divanı, şiir sayısı bakımından geniş değildir; ancak edebî değeri oldukça yüksektir. Onun şiirleri, Osmanlı divan edebiyatında yoğunluk ve derinlik bakımından özel bir

yere sahiptir. Ayrıca Yavuz, ilim ve sanat ehline büyük saygı göstermiş, âlim ve şairleri korumuştur.
Sonuç olarak Yavuz Sultan Selim, şiirlerinde gösterişten uzak, derin, sert ama samimi bir şair padişah profili çizer. Onun şairliği, Osmanlı padişahlarının sadece devlet adamı değil, aynı zamanda düşünen ve sorgulayan sanat insanları olduğunu kanıtlar.
I.    Süleyman (Kanunî Sultan Süleyman, Muhibbî)
Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı tarihinde yalnızca devletin en geniş sınırlara ulaştığı padişah değil, aynı zamanda divan edebiyatının en güçlü şair padişahı olarak kabul edilir. Şiirlerinde "Muhibbî" mahlasını kullanmıştır. Divan edebiyatında nicelik ve nitelik bakımından en çok eser veren padişah olması, onun edebî kişiliğinin ne kadar gelişmiş olduğunu gösterir.
Muhibbî'nin şiirlerinde aşk temel temadır. Ancak bu aşk, hem beşerî hem de ilahî boyutlarıyla ele alınır. Sevgiliye duyulan özlem, ayrılık acısı ve gönül yaraları sıkça işlenir. Kanunî'nin aşk anlayışı, sadece duygusal değil; aynı zamanda derin bir iç sorgulama niteliği taşır. Bu yönüyle şiirleri, hükümdarlık sorumluluğunun getirdiği yalnızlığı da yansıtır.
Kanunî Sultan Süleyman'ın şiir dili son derece akıcı, sade ve samimidir. Divan edebiyatının ağır diline rağmen, Muhibbî'nin şiirleri halkın anlayabileceği bir berraklığa sahiptir. Bu durum, onun şiirlerinin geniş bir kitle tarafından sevilmesini sağlamıştır. Mazmunları ustalıkla kullanmış, ancak anlamı hiçbir zaman geri plana itmemiştir.
Muhibbî'nin bir divanı bulunmaktadır ve bu divan, yaklaşık 3000'e yakın şiir içermesiyle Osmanlı edebiyatında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bu yönüyle Kanunî, yalnızca padişahlar arasında değil, tüm divan şairleri arasında da en üretken isimlerden biri olmuştur. Şiirlerinde kader, fanilik, sabır ve tevekkül gibi temalar da önemli yer tutar.
Kanunî'nin şiirlerinde dikkat çeken bir diğer özellik, samimi bir iç ses taşımasıdır. Bir cihan padişahı olmasına rağmen, şiirlerinde kendisini sıradan bir âşık gibi ifade eder. Bu durum, onun şiirlerini daha içten ve etkileyici kılar. Şairliği, devlet adamlığı kimliğinin gölgesinde kalmamış; aksine onu tamamlayan bir unsur olmuştur.
Sonuç olarak Kanunî Sultan Süleyman, divan edebiyatında zirveye ulaşmış bir şair padişah olarak kabul edilir. Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirler, Osmanlı kültür ve edebiyatının en değerli mirasları arasında yer alır.
II.    Bayezid (Adlî)
II.    Bayezid, Osmanlı tarihinde sanata ve edebiyata en düşkün padişahlardan biri olarak tanınır. Şiirlerinde "Adlî" mahlasını kullanmıştır. Babası Fatih Sultan Mehmed gibi iyi bir eğitim almış, özellikle tasavvuf, din ve edebiyat alanlarında derin bir birikime sahip olmuştur. Onun şairliği, devlet yönetimindeki sakin ve uzlaştırıcı kişiliğiyle paralellik gösterir.
II. Bayezid'in şiirlerinde tasavvufî düşünce çok güçlüdür. Dünya hayatının geçiciliği, insanın acizliği ve Allah'a yönelme temaları sıkça işlenir. Adlî'nin şiirlerinde aşk, genellikle ilahî aşk boyutundadır. Bu aşk anlayışı, onu rindane ve gösterişli bir şairden ziyade, içe dönük ve hikmetli bir şair konumuna getirir.

Adlî'nin şiir dili, divan edebiyatının kurallarına uygun olmakla birlikte yumuşak, sade ve akıcıdır. Abartılı benzetmelerden kaçınır; anlamı ön planda tutar. Şiirlerinde kullandığı imgeler genellikle doğa, gönül ve kader kavramları etrafında şekillenir. Bu da onun şiirlerini daha anlaşılır ve samimi kılar.
II. Bayezid'in bir divanı bulunmaktadır ve bu divan, onun edebiyatla ne kadar yakından ilgilendiğinin açık bir göstergesidir. Ayrıca kendisi sadece şiir yazmakla kalmamış, dönemin önemli şair ve âlimlerini koruyup desteklemiştir. Onun döneminde Osmanlı sarayı, ilim ve tasavvuf merkezlerinden biri hâline gelmiştir.
Adlî'nin şairliğinde dikkat çeken bir diğer özellik de ahlak ve adalet vurgusudur. Mahlasının "Adlî" olması da bunu destekler. Şiirlerinde insanın doğru yoldan sapmaması, nefsine yenik düşmemesi gerektiği sıkça vurgulanır. Bu yönüyle şiirleri, okuyucuya öğüt veren bir karakter taşır.
Sonuç olarak II. Bayezid, divan edebiyatında sakin, derin ve tasavvufî bir şair padişah olarak yer alır. Onun şiirleri, Osmanlı kültüründe edebiyatın sadece estetik değil, aynı zamanda ahlakî ve manevi bir araç olduğunu gösterir.
II. Mahmud (Adlî)
II. Mahmud, Osmanlı tarihinde köklü yenilikleri ve reformlarıyla tanınan, modernleşme sürecinin en önemli padişahlarından biridir. Bununla birlikte, o da divan edebiyatı geleneğini sürdüren bir şair padişahtır. Şiirlerinde "Adlî" mahlasını kullanmıştır. Onun şairliği, değişim ve dönüşüm sürecindeki bir devlet adamının iç dünyasını yansıtır.
II. Mahmud'un şiirlerinde en belirgin tema adalet, düzen ve kader anlayışıdır. Devleti yeniden yapılandırma çabaları, onun şiirlerine dolaylı olarak yansımıştır. Şiirlerinde zaman zaman dünyanın bozulmuş düzeninden yakınma, insanın nefsine kapılması ve bunun sonuçları ele alınır. Bu yönüyle Adlî'nin şiirleri, öğretici ve düşündürücü bir nitelik taşır.
Adlî'nin şiir dili, divan edebiyatının klasik yapısına uygun olmakla birlikte ölçülü ve sade bir anlatım sergiler. Aşırı süsleme ve ağır söyleyişten kaçınmış, anlamı ön planda tutmuştur.
Şiirlerinde kullandığı dil, onun kararlı ve disiplinli kişiliğiyle uyum içindedir.
II. Mahmud'un şiirlerinde aşk teması da yer alır; ancak bu aşk çoğunlukla tasavvufî bir çerçevede ele alınır. Beşerî aşktan ziyade, Allah'a yöneliş, kul olma bilinci ve manevî arayış ön plandadır. Şiirlerinde sabır, tevekkül ve sorumluluk duygusu sıkça vurgulanır.
II. Mahmud, yalnızca şiir yazan bir padişah değil; aynı zamanda ilim ve sanatı destekleyen bir devlet adamıdır. Yenilikçi kimliğine rağmen divan edebiyatı geleneğini sürdürmesi, onun geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurduğunu gösterir. Şairleri ve âlimleri himaye ederek edebiyatın saray çevresinde varlığını devam ettirmesini sağlamıştır.
Sonuç olarak II. Mahmud, divan edebiyatında reformcu kimliğiyle birlikte geleneksel edebî anlayışı sürdüren bir şair padişah olarak yer alır. Onun şiirleri, Osmanlı'nın değişim sürecindeki ruh hâlini anlamak açısından önemli bir edebî mirastır.
II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed, Avnî)
Fatih Sultan Mehmed, Osmanlı Devleti'nin hem askerî hem de kültürel açıdan en güçlü padişahlarından biri olmasının yanında, divan edebiyatı geleneğine uygun şiirler yazan ilk

Osmanlı padişahıdır. Şiirlerinde "Avnî" mahlasını kullanmıştır. Onun şairliği, Osmanlı sarayında edebiyatın sistemli biçimde desteklenmesinin de başlangıcı sayılır.
Fatih, çok iyi bir eğitim almıştır. Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca bilmesi; İslam ve Antik Yunan kültürüne hâkim olması, şiirlerinin düşünce derinliğini artırmıştır. Bu birikim, onun şiirlerinde yalnızca duyguyu değil, fikrî ve felsefî yönü de ön plana çıkarmıştır. Fatih'in şiirleri, divan edebiyatının klasik mazmunlarını kullanmakla birlikte, zaman zaman samimi ve içten bir söyleyiş barındırır.
Avnî'nin şiirlerinde en çok işlenen temalar aşk, kader, fanilik ve tasavvuftur. Aşk, çoğu zaman ilahî boyutta ele alınır; sevgili, Allah'ın güzelliğinin bir yansıması olarak görülür. Bu yönüyle Fatih'in şiirlerinde tasavvufî düşüncenin etkisi açıkça hissedilir. Ancak onun aşk anlayışı yalnızca mistik değildir; beşerî aşkın incelikleri de şiirlerinde yer alır.
Fatih Sultan Mehmed'in şiir dili sade sayılabilecek bir divan Türkçesidir. Ağır ve süslü anlatımdan ziyade anlam derinliği ön plandadır. Şiirlerinde güç ve ihtişamdan çok, insanın iç dünyasına yönelik bir hassasiyet görülür. Bu durum, onun bir cihan padişahı olmasına rağmen şiirlerinde tevazu ve kırılganlık göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Fatih'in bir divanı bulunmaktadır ve bu divan, Osmanlı padişahlarının şiire verdiği önemin somut bir göstergesidir. Ayrıca kendisi yalnızca şair olmakla kalmamış; şairleri koruyup desteklemiş, sarayını bir ilim ve sanat merkezi hâline getirmiştir. Böylece Osmanlı'da "şair padişah" geleneğinin temellerini atmıştır.
Sonuç olarak Fatih Sultan Mehmed, divan edebiyatı tarihinde yalnızca bir hükümdar değil, kültür ve sanatın öncüsü olan bir şair padişah olarak da önemli bir yere sahiptir.
II. Osman (Farîsî)
II. Osman, Osmanlı tarihinde genç yaşta tahta çıkan, yenilikçi düşünceleri nedeniyle zor bir dönem yaşayan bir padişahtır. Kısa süren saltanatına rağmen, divan edebiyatı geleneği içinde şiirler yazmış bir padişah olarak da bilinir. Şiirlerinde "Farîsî" mahlasını kullanmıştır. Onun şairliği, yaşadığı gençlik, idealizm ve yalnızlık duygularını yansıtır.
Farîsî'nin şiirlerinde en belirgin tema adalet, kader ve iç hesaplaşmadır. Devlet yönetiminde yapmak istediği yeniliklerin engellenmesi, onun şiirlerine dolaylı olarak yansımıştır. Şiirlerinde zaman zaman hayal kırıklığı, yalnızlık ve çaresizlik hissi sezilir. Ancak bu duygular, isyana değil; daha çok kader anlayışına ve tevekküle yönelmiştir.
II. Osman'ın şiir dili, divan edebiyatının klasik kurallarına uygun olmakla birlikte genç ve sade bir anlatım taşır. Ağır mazmunlardan ziyade, duyguya dayalı bir söyleyiş tercih etmiştir. Bu durum, onun şiirlerini samimi kılar ve yaşına bağlı olarak içten bir hava oluşturur.
Farîsî'nin şiirlerinde aşk teması da yer almakla birlikte, bu aşk çoğunlukla tasavvufî bir çerçevede ele alınır. Beşerî aşktan çok, Allah'a yöneliş ve O'ndan yardım dileme ön plandadır. Şiirlerinde dua, yakarış ve umut ifadeleri dikkat çeker.
II. Osman'ın divanı, diğer padişah şairlere göre daha sınırlıdır. Ancak bu durum, onun şiirlerinin edebî değerini azaltmaz. Aksine, yazdığı az sayıdaki şiir, onun ruh hâlini ve idealist kişiliğini yansıtan önemli metinlerdir. Ayrıca o da sarayda ilim ve edebiyatla ilgilenmiş, genç yaşına rağmen kültüre değer vermiştir.

Sonuç olarak II. Osman, divan edebiyatında genç, idealist ve iç dünyası derin bir şair padişah olarak yer alır. Onun şiirleri, Osmanlı tarihinde trajik bir kader yaşamış bir hükümdarın duygularını anlamak açısından büyük önem taşır.
II. Selim (Selimî)
II. Selim, Osmanlı tarihinde daha çok devlet işlerini sadrazamlarına bırakan bir padişah olarak anılsa da, edebiyat ve sanatla yakından ilgilenen bir şair padişahtır. Şiirlerinde "Selimî" mahlasını kullanmıştır. Babası Kanunî Sultan Süleyman'ın güçlü edebî mirası, onun şairliğinde de etkisini göstermiştir.
II. Selim'in şiirleri, genel olarak tasavvufî ve lirik bir karakter taşır. Aşk, kader, dünyanın geçiciliği ve insanın iç dünyası onun şiirlerinde sıkça işlenen temalardır. Ancak onun şiirlerindeki aşk anlayışı, Kanunî'ye kıyasla daha sakin ve içe dönüktür. Gösterişli söyleyişlerden ziyade duygusal derinlik ön plandadır.
Selimî'nin şiir dili, divan edebiyatının kurallarına uygun olmakla birlikte yumuşak ve ahenkli bir yapı gösterir. Şiirlerinde ağır ve karmaşık bir anlatım yerine, anlamı daha rahat kavranabilen bir dil tercih etmiştir. Bu özellik, onun şiirlerini samimi ve sade kılar. Mazmunları ustalıkla kullanmış, fakat aşırı süslemeye başvurmamıştır.
II. Selim'in şiirleri, çoğunlukla rindane bir tavırdan uzak, dingin ve kabullenişçi bir ruh hâlini yansıtır. Şiirlerinde hayatın geçiciliği karşısında sabır ve tevekkül duygusu ön plana çıkar. Bu durum, onun karakteriyle de örtüşür. Devlet yönetimindeki geri planda kalışı, şiirlerinde daha çok iç dünyasına yönelmesine neden olmuştur.
Her ne kadar II. Selim, Kanunî kadar üretken bir şair olmasa da, yazdığı şiirler edebî değer taşıyan ve divan edebiyatı geleneğini sürdüren örneklerdir. Ayrıca o da sarayda sanat ve edebiyatı desteklemiş, şairlerin himaye gördüğü bir ortam oluşturmuştur.
Sonuç olarak II. Selim, Osmanlı divan edebiyatında sakin, ölçülü ve lirik bir şair padişah olarak yer alır. Onun şiirleri, Osmanlı sarayındaki edebî geleneğin sürekliliğini göstermesi bakımından önemlidir.
III. Ahmed (Necîb, Ahmedî)
III. Ahmed, Osmanlı tarihinde özellikle Lâle Devri ile anılan, sanat ve estetiğe büyük önem veren bir padişahtır. Şair kimliğiyle de tanınan III. Ahmed, şiirlerinde "Necîb" ve bazı kaynaklara göre "Ahmedî" mahlaslarını kullanmıştır. Onun şairliği, Osmanlı sarayında edebiyatın ve sanatın en canlı dönemlerinden birini yansıtır.
III. Ahmed'in şiirlerinde en belirgin özellik zarafet ve estetik anlayışıdır. Lâle Devri'nin zevk ve incelik dolu atmosferi, onun şiirlerine de yansımıştır. Şiirlerinde aşk, tabiat, güzellik ve hayatın geçici zevkleri sıkça işlenir. Ancak bu zevk anlayışı, aşırılıktan uzak; ölçülü ve incelikli bir yapıdadır.
Necîb'in şiir dili, divan edebiyatının klasik kurallarına uygun olmakla birlikte son derece nazik ve akıcıdır. Şiirlerinde ahenk ve musikî unsurlarına büyük önem vermiştir. Kelime seçimleri titizdir ve söyleyişinde incelik ön plandadır. Bu özellik, onun şiirlerini dönemin diğer şairleri arasında ayırt edici kılar.

III. Ahmed'in şiirlerinde aşk teması çoğunlukla beşerî boyutta ele alınır. Sevgiliye duyulan hayranlık, güzellik karşısında hissedilen coşku ve zarif duygular, şiirlerinin merkezindedir. Bununla birlikte zaman zaman tasavvufî düşüncelere de yer vermiştir. Şiirlerinde hayatın geçiciliği karşısında anı yaşama anlayışı hissedilir.
III. Ahmed, yalnızca şiir yazan bir padişah değil; aynı zamanda şair ve sanatçıları koruyup destekleyen bir hamidir. Onun döneminde saray, edebiyat ve sanatın merkezi hâline gelmiş; pek çok şair ve sanatkâr himaye görmüştür. Bu durum, Osmanlı kültür hayatının gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.
Sonuç olarak III. Ahmed, divan edebiyatında estetik, zarafet ve zevk anlayışıyla öne çıkan bir şair padişah olarak yer alır. Onun şiirleri, Lâle Devri'nin ruhunu ve Osmanlı sarayındaki sanat sevgisini yansıtan önemli örneklerdir.
III. Mehmed (Adlî)
III. Mehmed, Osmanlı tarihinde daha çok zor ve karışık bir dönemden geçen bir padişah olarak bilinir. Ancak onun bu yoğun siyasî ortamına rağmen, divan edebiyatı geleneği içinde şiirler yazan bir padişah olduğu görülür. Şiirlerinde "Adlî" mahlasını kullanmıştır. Onun şairliği, yaşadığı dönemin baskı ve sorumluluklarını yansıtan bir karakter taşır.
III. Mehmed'in şiirlerinde en belirgin tema kader ve tevekkül anlayışıdır. Devletin karşı karşıya kaldığı iç ve dış sorunlar, onun şiirlerinde dolaylı olarak hissedilir. Şiirlerinde dünya hayatının geçiciliği, insanın güç karşısındaki acizliği ve Allah'a sığınma duygusu ön plandadır. Bu yönüyle Adlî'nin şiirleri, içe dönük ve sorgulayıcı bir nitelik taşır.
Adlî'nin şiir dili, divan edebiyatının kurallarına uygun olmakla birlikte ağır ve karmaşık değildir. Daha çok sade ve anlaşılır bir anlatımı tercih etmiştir. Şiirlerinde süs ve sanat gösterisinden ziyade, anlam ve duygu ön plandadır. Bu durum, onun şiirlerini samimi kılar ve okuyucuya doğrudan hitap etmesini sağlar.
III. Mehmed'in şiirlerinde aşk teması yer alsa da, bu aşk çoğunlukla tasavvufî bir çerçevede ele alınır. Beşerî aşktan ziyade, Allah'a yöneliş ve O'na duyulan özlem dile getirilir. Şiirlerinde dua, yakarış ve pişmanlık ifadeleri sıkça görülür. Bu özellikler, onun ruh dünyasının derinliğini yansıtır.
Her ne kadar III. Mehmed, Osmanlı padişahları arasında edebî açıdan en önde gelen isimlerden biri olmasa da, yazdığı şiirler divan edebiyatı geleneğini sürdüren değerli örnekler arasında yer alır. Ayrıca o da döneminde şair ve âlimleri desteklemiş, edebiyatın saray çevresinde varlığını korumasını sağlamıştır.
Sonuç olarak III. Mehmed, divan edebiyatında duygusal, kaderci ve tasavvufî yönü ağır basan bir şair padişah olarak anılır. Onun şiirleri, zor bir dönemde hükümdarlık yapmış bir insanın iç dünyasını yansıtması bakımından önemlidir.
III. Murad (Muradî)
III. Murad, Osmanlı tarihinde hem siyasî olayların yoğunluğu hem de tasavvufa olan derin ilgisiyle tanınan bir padişahtır. Şiirlerinde "Muradî" mahlasını kullanmıştır. Onun şairliği, divan edebiyatı içinde özellikle dinî–tasavvufî yönü güçlü olan padişah şairler arasında önemli bir yere sahiptir.

III. Murad'ın şiirlerinde en baskın tema tasavvuf ve Allah'a yöneliştir. Dünya hayatının geçiciliği, insanın nefsine karşı mücadelesi ve ilahî aşk, şiirlerinin temelini oluşturur. Muradî, şiirlerinde sık sık insanın acizliğini vurgular ve kurtuluşun ancak Allah'a teslimiyetle mümkün olduğunu dile getirir. Bu yönüyle şiirleri, okuyucuya öğüt veren ve düşündüren bir nitelik taşır.
Muradî'nin şiir dili, divan edebiyatının klasik özelliklerini taşır; ancak anlam bakımından samimi ve içtendir. Şiirlerinde ağır bir sanat gösterisi yerine, duygunun ve düşüncenin ön plana çıktığı görülür. Hem Türkçe hem de Farsça şiirler yazmış olması, onun edebî ve kültürel birikiminin genişliğini gösterir.
III. Murad'ın şairliğinde dikkat çeken bir diğer unsur, korku ve umut duygusunun birlikte işlenmesidir. Allah'ın kudreti karşısında duyulan korku ile O'nun merhametine duyulan umut, şiirlerinde dengeli bir biçimde yer alır. Bu durum, onun tasavvuf anlayışının derinliğini yansıtır. Şiirlerinde sıkça dua, yakarış ve tövbe ifadeleri görülür.
III. Murad'ın bir divanı bulunmaktadır ve bu divan, Osmanlı tasavvuf edebiyatı açısından önemli kabul edilir. Ayrıca kendisi, döneminin âlim ve mutasavvıflarına büyük saygı göstermiş, saray çevresinde dinî ve edebî sohbetlerin yapılmasını teşvik etmiştir. Bu sayede Osmanlı sarayı, onun döneminde manevî bir merkez hâline gelmiştir.
Sonuç olarak III. Murad, divan edebiyatında tasavvufî derinliği yüksek, iç dünyaya yönelen bir şair padişah olarak öne çıkar. Onun şiirleri, Osmanlı padişahlarının sadece dünyaya hükmeden değil, aynı zamanda manevî arayış içinde olan kişiler olduğunu gösterir.
III. Selim (İlhâmî)
III. Selim, Osmanlı tarihinde yenilikçi kişiliği, sanat ve özellikle musikiye olan derin ilgisiyle tanınan bir padişahtır. Şair kimliğiyle de öne çıkan III. Selim, şiirlerinde "İlhâmî" mahlasını kullanmıştır. Onun şairliği, Osmanlı divan edebiyatının son güçlü padişah şair örnekleri arasında yer alır.
İlhâmî'nin şiirlerinde en baskın tema duygu, içtenlik ve tasavvufî arayıştır. Şiirlerinde aşk, ayrılık, kader ve Allah'a yöneliş önemli yer tutar. Ancak bu temalar, klasik divan şiirindeki kalıplaşmış söyleyişten ziyade, samimi ve kişisel bir üslupla ele alınır. Bu durum, onun şiirlerini daha içli ve etkileyici kılar.
III. Selim'in şiir dili oldukça akıcı, zarif ve musikîye yatkındır. Aynı zamanda büyük bir bestekâr olması, şiirlerine ahenk ve ritim açısından da yansımıştır. Şiirlerinde ölçü ve kafiye kusursuzdur; kelimeler adeta bir beste gibi uyum içinde kullanılmıştır. Bu yönüyle İlhâmî, edebiyat ile musikiyi birleştiren nadir padişahlardandır.
İlhâmî'nin şiirlerinde dikkat çeken bir diğer unsur, hüzün ve iç kırıklığıdır. Yapmak istediği ıslahatların tam anlamıyla başarıya ulaşamaması ve yaşadığı hayal kırıklıkları, şiirlerine yansımıştır. Ancak bu hüzün, isyana dönüşmez; daha çok sabır, kader ve tevekkül anlayışıyla ifade edilir.
III. Selim'in bir divanı bulunmaktadır ve bu divan, Osmanlı'nın son dönem divan edebiyatı açısından büyük önem taşır. Ayrıca o, şairleri, musikişinasları ve sanatçıları desteklemiş; sarayı bir kültür ve sanat merkezi hâline getirmiştir. Bu yönüyle yalnızca bir şair değil, aynı zamanda güçlü bir sanat hamisidir.

Sonuç olarak III. Selim, divan edebiyatında duygusal, zarif ve sanatkâr ruhlu bir şair padişah olarak anılır. İlhâmî mahlasıyla yazdığı şiirler, Osmanlı kültür tarihinde edebiyat ve musikinin iç içe geçtiği en güzel örnekler arasında yer alır.
IV. Murad (Muradî)
IV. Murad, Osmanlı tarihinde sert yönetimi, disiplin anlayışı ve otoriter tavrıyla tanınan bir padişahtır. Ancak bu sert görünümünün ardında, duyarlı ve ince ruhlu bir şair kimliği de bulunmaktadır. Şiirlerinde "Muradî" mahlasını kullanmıştır. Onun şairliği, kişiliğindeki bu iki zıt yönün edebiyata yansıması olarak değerlendirilebilir.
IV. Murad'ın şiirlerinde en dikkat çekici tema adalet, düzen ve kader anlayışıdır. Devleti yeniden güçlü kılma çabası, onun şiirlerinde dolaylı olarak hissedilir. Şiirlerinde dünya düzeninin bozulmasından duyulan rahatsızlık, insanın nefsine yenik düşmesi ve bunun sonuçları sıkça ele alınır. Bu yönüyle Muradî'nin şiirleri, yalnızca duygusal değil, aynı zamanda öğretici ve uyarıcı bir nitelik taşır.
Muradî'nin şiir dili, divan edebiyatının kurallarına uygun olmakla birlikte açık ve net bir anlatıma sahiptir. Gereksiz süslemelerden kaçınmış, düşüncelerini doğrudan ifade etmeyi tercih etmiştir. Bu durum, onun şiirlerini güçlü ve etkileyici kılar. Şiirlerinde ölçü, uyak ve ahenk unsurlarına dikkat ettiği görülür.
IV. Murad'ın şiirlerinde aşk teması yer alsa da, bu aşk çoğunlukla tasavvufî bir çerçevede ele alınır. Beşerî aşktan ziyade, Allah'a yöneliş ve O'nun adaletine sığınma ön plandadır. Şiirlerinde zaman zaman yalnızlık ve iç hesaplaşma duyguları da hissedilir. Bu durum, onun ağır devlet sorumluluğu altında yaşadığı ruh hâlini yansıtır.
IV. Murad, yalnızca şiir yazmakla kalmamış, aynı zamanda dönemin şair ve âlimlerini desteklemiştir. Onun döneminde edebiyat, saray çevresinde varlığını sürdürmüş ve divan edebiyatı geleneği devam etmiştir. Şiirleri sayıca fazla olmasa da, anlam ve mesaj bakımından güçlüdür.
Sonuç olarak IV. Murad, divan edebiyatında sert yönetici kimliğinin arkasında derin bir düşünce dünyası bulunan bir şair padişah olarak yer alır. Onun şiirleri, Osmanlı padişahlarının yalnızca güçle değil, kalemle de iz bıraktığını gösterir.
İbrâhim Gülşenî
İbrahim Gülşeni (ö. 23/24 Nisan 1540), mutasavvıf ve şair.
Osmanlı İmparatorluğu topraklarında XVI. yüzyıldan sonra giderek yayılan, Türk edebiyat ve tasavvufunda önemli bir yere sahip olan Gülşeni tarikatının kurucusudur.
Türkçe, Arapça ve Farsça 75.000 beyitlik şiir yazmıştır. Türk ve İran edebiyatında önemli yeri olan şairin en önemli eseri Mevlânâ'nın Mesnevî'sine nazire olarak yazdığı kırk bin
beyitlik Ma'nevî isimli Farsça mesnevisidir.
Hayatı
15. yüzyıl başında dünyaya geldi. Doğum tarihi hakkında çeşitli kaynaklardaki bilgilere göre 1423, 1427, 1452-1455 yılında doğmuş olabileceğine dair bilgiler bulunur. Doğum yeri kimi kaynaklarda Azerbaycan, kimi kaynaklarda Diyarbakır olarak geçmektedir. Babası fıkıh, kelâm ve mantık konusunda eserler vermiş bir alim olan Muhammed Âmidî; annesi ise dönemin tanınmış şeyhlerinden Molla Şerefüddin'in kızı Hediyetullah'tır.

İki yaşında babasını kaybetti ve amcası tarafından yetiştirildi. On beş yaşında iken bilgisini artırmak amacıyla Maveraünnehir'e gitmek üzere yola çıktı. Tebriz'de Uzun Hasan'ın kazaskeri Molla Hasan ile tanıştı. Molla Hasan onu evlat edindi ve yanında kalmaya ikna etti. Tebriz'de mederese öğrenimi gören İbrahim Gülşeni, Molla İbrahim olarak tanındı.
Uzun Hasan ile tanışma fırsatı buldu ve onun tarafından kendisine asalet ve şeref ifade eden "tarhan" unvanı verildi. Timur hükümdarı Hüseyin Baykara ile yapılan bir barış antlaşmasına katılmak üzere Herat'a gönderildiğinde tanınmış mutasavvıf Molla Câmî ile tanıştı. Uzun Hasan nezdinde büyük itibarı vardı. Uzun Hasan onu Şiraz'da valilik yapan oğlu Sultan Halil'in halka yaptığı zulmü önlemesi için Şiraz'a da gönderdi.
Yine Uzun Hasan'ın isteği üzerine Halveti tarikatı şeyhlerinden Dede Ömer Ruşeni'yi Tebriz'e davet etmek için Karabağ'a gönderildi; ondan çok etkilendi ve müridi oldu. Ruşeni'nin ertesi yıl Tebriz'e gelerek Sultan'ın eşi Selçuk Hatun'u n yaptırdığı dergaha yerleşmesinden sonra onun gözetiminde tasavvuf alanında yetişti. Heybetî olan mahlasını "Gülşenî" olarak değiştirdi. Dede Ömer Rûşenî vefatından birkaç gün önce kendisini halife ilân etti.
İbrahim Gülşeni, Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakup döneminde de büyük hürmet gördü. Askere moral vermek için onunla birlikte bazı seferlere katıldı. Sultan Yakup'un ölümünden sonra Akkoyunlu ailesi içinde meydana gelen taht kavgaları sırasında zor günler geçirdi. 1495'te birçok müridi ile birlikte hacca gitti. Mekke'de bazı Mısırlı alimler ile tanıştı. Hacdan sonra Tebriz'e döndü ancak Şah İsmail'in Akkoyunlu hükümdarı Sultan Elvend'i yenip şehre girmesi üzerine Diyarbakır'a gitti. Ma'nevi adlı eserini bu sırada yazmaya başladığı, 45 günde bitirdiği rivayet edilir.
Diyarbakır'ın hakimiyetinin Musullu Türkmen Beyi Emir Bey'e verilmesi ve onun da Safeviler ile yakınlaşmasından rahatsızlık duydu. Kudüs yoluyla Mısır'a geçti.
Kahire'ye daha önce yerleşen halifesi Timurtaş vasıtasıyla Memluk Sultanı Kansu Gavri'den de ilgi gördü. Kansu Gavri, Gülşeni için Kubbetü'l-Mustafâ adlı bir zaviye tahsis etti; buraya gelip kendisini ziyaret etti ve Kahire'ye davet etti. Kahire'de bütün camileri dolaşıp Müeyyediyye Camisi'nde çile çıkartan Gülşeni, buraya yerleşti.
Mısır'ı fetheden Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim de Kahire'ye geldiğinde kendisine hürmet etti; Müyyediye Camisi'nde ziyaret edip, caminin karşısındaki arsayı hibe etti. Arsanın
üzerine Gülşeniyye Âsitânesi olarak bilinen dergah yapıldı. 1519-1524 yılları arasında inşa edilen ve Kahire'de daha önce benzeri bulunmayan bu yapı, Osmanlılar'ın Mısır'da yaptıkları ilk dini yapıdır.
Kanuni döneminde Mısır valisi Hain Ahmed Paşa isyanı bastırıldıktan sonra geniş yetkilerle Mısır'a gönderilen Pargalı İbrahim Paşa, Gülşeni'nin kendisini ziyaret etmeyip oğlu Ahmet Hayali'yi göndermesini saygısızlık kabul etti. Gülşeni ve müridlerince ikinci bir isyan çıkarılacağı endişesiyle Gülşeni'ye karşı cephe aldı; Padişah'tan Gülşenî'nin İstanbul'a çağrılarak sorguya çekilmesini emreden bir irade almayı başardı. Oğlu Ahmed Hayâlî ve iki halîfesiyle İstanbul'a giden Gülşenî, Celâlîzâde Mustafa Bey'in yardımları ile aklandı. İstanbul'da kaldığı süre içinde,
Çıkrıkçılar bayırındaki Atik İbrâhîm Paşa Camii'nde vaazlar verdi ve İstanbul'da şöhreti yayıldı. Kendisinden memnun olan Kanuni gözlerini tedavi ettirdi ve Mısır'a gitmek üzere
İstanbul'dan ayrılacağı sırada da onuruna sarayda bir ziyafet verdi. Gülşenî ziyafet sonrası Beyazıt Camii'nde bir veda konuşması yaptıktan sonra halifesi Hasan Zarifi'yi İstanbul'da bırakarak Mısır'a döndü. Onun İstanbul'a gelişi, Tanzimat devrinde yazılan ilk tiyatro eseri olan "Hikaye-i İbrahim paşa ve İbrahim Gülşeni" adlı oyuna konu olmuştur.

Mısır'a döndükten sonra beş yıl daha yaşadı 23/24 Nisan 1534'te öldü. Gülşeniyye Âsitânesi'ndeki türbesinde defnedildi. Ölümü üzerine birçok mersiye yazılmıştır.
Eserleri
•    Türkçe Divan, Türk dilinin özelliklerini yansıtması bakımından önemli görülen bu eser, yirmidört birinin üzerinde beyit içerir. Yunus Emre ve Nesîmî'nin şiirlerinin etkisi görülür.
•    Pend-nâme, sade bir dille tasavvufi konuların işlendiği Türkçe manzum eser
•    Tahkîkat-ı Gülşenî, tasavvufi konuları işleyen Türkçe mensur eser. İbrahîm Gülşenî tarafından mı yoksa onun görüşleri istikametinde bir mürîdi tarafından mı yazıldığı belirsizdir.
•    Râ-znâme, mesnevi tarzında Türkçe eser.
•    Kıdem-nâme, mesnevi tarzında Türkçe eser.
•    Çobannâme, Mevlânâ'nın Mesnevî'sindeki "Mûsâ ile Çobân" kıssasını işleyen Türkçe eser.
•    Arapça Divan, İbn-i Fârız'ın "Kaside-i Tâiyye" 'sine nazîre olarak yazdığı 10 bin beyitlik Arapça Divân.
•    Manevi, 40.000 beyitlik bu mesnevi Farsça olarak Mevlana'nın Mesnevi'sine nazire olarak yazılmıştır; en bilinen eseridir.
•    Farsça Divan, tasavvufi konuları işler; Mevlana etkisindedir.
•    Kenz'ül Cevâhir, tasavvufi konuları işleyen bin beş yüz beyitlik Farsça eser.
İbrahim Şâhidî
İbrahim Şâhidî (d. 1470 - ö. 1550), Mevlevi şair ve evliya.
Adı İbrahim'dir fakat şiirlerinde kullandığı "Şâhidî" mahlasıyla meşhurdur. Aşık Çelebi'ye göre Şahidi bu mahlası davada yaptığı şahitlik üzerine almıştır.
Yaşamı
Muğla'da 1468 yılında doğan Şâhidî İbrahim Dede, çocukluğunu Muğla'da geçirmiştir. İlk eğitimini de babası Hüdai'den almıştır. On sekiz yaşına kadar Muğla'da kaldıktan sonra,
İstanbul Fatih Medresesi ve Bursa Yıldırım Han Medresesi'nde ilim tahsil etti. Bursa'da kaldığı bu yıllarda tasavvufa yöneldi. Daha sonra yine Muğla'ya dönerek devrin ünlü alimlerinden birisi olan Şeyh Bedrettin'den tefsir ilmini öğrendi. Daha sonra Denizli'ye giderek mevlevi şeyhi Fani Dede (ö. 1504)'nin öğrencisi oldu. Yine burada Mevlana soyundan Paşa Çelebi'ye mürit oldu. Buradan Afyon'a giderek Sultan Divânî'nin (ö. 1530) sohbetlerine katıldı. Bu sırada tasavvufi açıdan kendisini geliştirdi. Sultan Divânî'nin ölümü üzerine yine Muğla'ya dönerek Seyyid Kemalleddin'in kurmuş olduğu Muğla Mevlevihanesi'nde 40 yıl şeyhlik yapmıştır.
Ölümü
Şâhidî İbrahim Dede'nin ölüm yeri ile ilgili iki görüş vardır. İlki Muğla'da öldüğüyle ilgilidir ki mezarı zaten Şahidi Camii'nin haziresindeki bir türbede babası Hüdai Dede ile yan yana bulunmaktadır.
Diğer görüşe göre, Şahidi her yıl Afyon'a giderek şeyhi Sultan Divânî'nin mezarını ziyaret etmeye başladı. Bu ziyaretlerden birisinde 1550 yılında burada vefat etti ve şeyhinin yanına gömüldü.
Şahidi'nin Afyon'daki mezarı Sultan Divani'nin ön tarafında ve Abapuş-ı Veli'nin sırasında İlyas Çelebi'nin sağ tarafında idi. Buna göre Şahidi'nin mezarı ya sonradan Muğla'ya getirilmiş veya Muğla'daki mezarı ona hürmeten yapılmıştır. Yine Semâhâne-i Edeb kitabında şairin Muğla'da yaşayıp Afyon'da öldüğü belirtilir.

Kitapları
•    Divan
•    Gülşen-i Esrâr
•    Gülşen-i Tevhid
•    Gülşen-i Vahdet: 1536 yılında yazdığı 491 beyitlik bir mesnevidir.
•    Tuhfe-i Şâhidî
•    Mevlid
•    Şerh-i Gülistân
•    Risâle-i Âfâķ-u Enfüs
•    Sohbetnâme
•    Gülşen-i İrfân
•    Tırâşnâme
•    Müşâhedât-ı Şâhidiyye

Kadı Burhâneddin
Kadı Burhaneddin (8 Ocak 1345; Kayseri - Temmuz 1398; Sivas), Türk devlet adamı, alim ve Azerbaycan edebiyatı ve Divan edebiyatı şairi. Anadolu'daki Eretna
Beyliği'nde vezirlik yapmıştır. 1381 yılında Eretna topraklarını ele geçirerek kendisini sultan ilan etmiştir. Yaygın olarak, ilk mesleği olan İslami yargıçlık görevini belirten "Kadı" unvanıyla anılır.
Beyliğinin bağımsızlığını koruyabilmek
için Osmanlılar, Memlükler, Karamanoğulları ve Akkoyunlular ile 18 yıl boyunca mücadele etmiştir. Şiirlerini, modern Azerbaycan Türkçesine oldukça yakın bir dille kaleme almıştır. Türkçe şiirlerinin yanı sıra Farsça ve Arapça da yazmış, ayrıca İslam hukuku üzerine çalışmalar yapmıştır. Divanı, Türk diliyle yazılmış ilk divan olarak kabul edilir. Kadı Burhaneddin,
modern Azerbaycan ve Türk edebiyatının kurucularından biri olarak görülmekte olup, özellikle Azerbaycan Türkçesinde şiirin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.
7 Mayıs 2019 tarihinde, Kadı Burhaneddin'in eserleri, Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu'nun 211 sayılı kararıyla, Azerbaycan Cumhuriyeti'nde kamu malı olarak ilan edilmiştir.
Hayatı
Asıl ismi Burhaneddin Ahmed'dir. 8 Ocak 1345 (Hicri 3 Ramazan 745) tarihinde Kayseri'de dünyaya geldi. XIII. yüzyıl başlarında Harezm'den Anadolu'ya göç edip önce Kastamonu'ya, sonra Kayseri'ye yerleşen Oğuzlar'ın Salur boyuna mensup bir aileden gelmektedir. Kadı Burhaneddin'in yaşadığı dönemde ona yakın olan ve onun Farsça "Bezm u Rezm" adlı biyografisini ve hükümdarlık döneminin tarihini yazan "Aziz bin Erdeşir-i Esterabadi", isimleri bilinen tüm cetlerinin alim-kadı olduklarını bildirmektedir.
Babası Kayseri Kadısı görevinde bulunan Şemseddin Mehmed idi. Annesi, Anadolu Selçuklular devletinde ileri gelen bir devlet adamı olan Celâleddin Mahmud Müstevfî'nin oğlu Abdullah Çelebi'nin kızı olup Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in akrabası idi.
Kadı Burhaneddin eğitimine 4 yaşında iken babasının yanında başlamış; kısa
sürede Arapça ve Farsçayı öğrenmiş ve devrin orta eğitim kurumlarında okunan lûgat, sarf, nahif, maânî, beyan, arûz, hesap, mantık ve hikmet gibi bilimleri bilir duruma gelmiş, hatta öğretmenlik yapmaya başlamıştır. 1358 yılında 14 yaşında iken babası ile birlikte Mısır'a gitmiştir. Orada

öğrenimine devamla fıkıh, usûl-i fıkıh, ferâiz, hadis, tefsir, heyet ve tıp gibi bilim derslerini takip ederek dört mezhep (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî) hakkında bilgi edinmiştir. 1362 yılında Şam'a geçip; orada 1,5 yıl Mevlânâ Kutbedin Râzi'nin derslerine devam etmiştir. Oradan babası ile hacca gitmiş; Hicaz'dan dönerken babasını kaybetmiştir. 1 yıl Halep'te kalıp orada öğrenimini sürdürmüştür.
Burhaneddin 1364 yılında Kayseri'ye dönmüştür. Kayseri o zaman Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra kurulan ufak beyliklerden biri olan Sivas ve çevresinde kurulmuş olan Eretna Beyliği idaresi altındaydı ve hükümdar Giyasettin Mehmed Bey'di. Burhaneddin, babasının eski görevine tayin edilmede güçlük çekmiş ama 1365 yılında hükümdar Eretnaoğullarından Giyasettin Mehmed Bey tarafından Kayseri Kadısı olarak göreve atanmıştır. Kadı Burhaneddin bu hükümdarın yakın danışmanlığını yapmış ve kızı ile evlenip damadı olmuştur. Kısa süre sonra Giyasettin Mehmed'in öldürülmesiyle Eretna Beyliği hükümdarlığına oğlu Alâeddin Ali Bey geçmişti. Kadı Burhaneddin, başında olan eniştesi Alâeddin Ali Bey hükümdarlığı zamanında da giderek politik güç kazanarak kadılık görevine devam etmiş ve 1378'de vezirlik görevini yüklenmiştir. Kadı ve vezir olarak haksever tutumu, başarılı hükümleri ve adaletli idaresi ile halka kendini sevdirmiştir.
1381'de Alâeddin Ali Bey vebadan ölmüş ve Eretna Beyliği hükümdarlık tahtı 7 yaşındaki oğluna kalmıştır. Önce emirlerden Kılıç Aslan devlet naipliğine getirilmiştir ama emirler arasındaki siyasi güç rekabeti sürekli karışıklıklar ortaya çıkarmıştır. Kadı Burhaneddin, halkın da isteği ve ısrarı üzerine, beyliğin bu zayıflığından istifade edip 1381'de naip Kılıç Aslan'ı öldürüp onun yerine beylik naibi olmuştur.
Hemen sonra, aynı yıl 1381'de Sivas'ta istiklalini ilan ederek kendi adına hutbe okutup Sultanlık makamına geçip Kadı Burhaneddin Devleti adını taşıyan bir devlet kurmuştur. Bu devletin hükümdarlık makamında 18 yıl hüküm sürmüştür. Bir yandan kendi devletinin iç bütünlüğünü sağlayıcı politikalarla uğraşırken diğer taraftan komşu beylik ve devletler
olan Akkoyunlular, Osmanlılar ve Memlûklular Devleti ile uğraşmak zorunda kalmıştır.
1392'de Kastamonu seferine çıkan Osmanlı Padişahı I. Bayezid'in eyalet askerinden kurulu öncü ordusu I. Bayezid'in büyük oğlu olan Şehzade Ertuğrul komutası altında, Kadı Burhaneddin'in askerî güçleri ile Çorum yakınlarında Kırkdilim mevkiinde savaşa girişmiş; Osmanlı ordusu yenik düşmüş ve Şehzade Ertuğrul bu savaşta ölmüştür. Bu galibiyetten sonra Kadı Burhaneddin'in Moğol asıllı akıncı kuvvetleri Osmanlı topraklarını talana başlamıştır. Yıldırım Bayezid, Macar saldırılarını önlemek maksadıyla Rumeli'ye gitmek zorunda kaldığı için, 1393 baharında Anadolu geniş bir savaş ortamına dönmüştür. Türkmen Beyleri ve kent hakimleri, ya Yıldırım ya da Kadı Burhaneddin odaklı bağlaşmalar kurmuşlar ve yer yer savaş haline geçmişlerdir. 1393'te Yıldırım'ın Amasya, Merzifon, Turhal ve Tokat kalelerini fethi ve bu bölgeye büyük yetkilerle oğlu Mehmed Çelebi'yi vali tayin etmesi sonucu bir barış dengesi sağlanabilmiştir.
Kadı Burhaneddin, kendisine isyan eden yeğeni Şeyh Müeyyed'i, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey'le yapmış olduğu anlaşmaya uymayarak öldürmesi üzerine, 1398 yılında Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile savaşa girişmiş; bu savaşı kaybedip esir düşmüş ve Temmuz 1398'de öldürülmüştür. Kadı Burhaneddin Devleti de onun öldürülmesiyle birlikte son bulmuştur.
Mezarı
Kadı Burhaneddin Türbesi Sivas merkezde Kadıburhaneddin Mahallesi'nde bir park içerisinde bulunmaktadır. 1965 yılında dönemin valisi olan Ahmet Vefik Kitapçıgil tarafından
yaptırılmıştır. Kesme taştan dört sütun üzerinde tek kubbesi bulunan bir yapıdır. Baldaken tarzında

inşa edilmiştir. Mahalle sakinlerince huzursuz evliliklerde eşlerin ayrılmadan önce bu türbeye ayrı ayrı gelip (veya bir yakınlarınca getirilip) dua ettikleri anlatılmaktadır. Türbenin dört tarafının duvarla örülerek kapalı bir mekana dönüştürüldüğü ama çeştli belirtilerle bunun mezardaki veli kişi tarafından istenmediğinin anlaşılması üzerine tekrar duvarların kaldırıldığı da söylenmektedir. Bazı mahalle sakinlerinin yanından geçerken türbeye selam verdiklerine tanık olunur. Türbenin hemen yanında yine aynı adı taşıyan Kadı Burhaneddin İlköğretim okulu yer alır. (Bu okulun adı 2018 yılında değiştirilmiş olsa da mahallede ve hatta daha geniş bir çevrede bu isimle bilinmektedir.)

Edebî kişiliği
Kadı Burhaneddin siyasal uğraşları yanında edebiyat ve özellikle şiir ile yakından meşgul olmuş ve özellikle gazel, tuyuğ ve rubailerden oluşan büyük bir Divan ortaya çıkarmıştır. Türk
edebiyatında aruz veznini Türkçeye uygulayıp divan şiirinin ortaya çıkması sürecine öncülük etmiştir. Gazelleri ve tuyuğları ile ün kazanmıştır. Tuyuğ şeklini divan edebiyatına getiren Kadı Burhaneddin olmuştur. Gazellerinin gayet içten ve aşıkane oldukları görülür. Lirik
şiirlerinde cesaret göze çarpar ve bu yönüyle de klasik şiirden ayrılır. Aşk şiirlerinin yanı sıra din ve tasavvuf ile ilgili şiirleri de vardır. Şiirlerinde ne mahlası ne de adı bulunmaktadır.
600 sayfa tutan bir divanı dolduracak kadar şiir yazmıştır. Bu divanında 1500 gazel, 119 tuyuğ ve 20 rubai bulunmaktadır ama hiç kasidesi bulunmamaktadır.
İran şiirini çok iyi bilen Kadı Burhaneddin divan şiirinin öğelerini Türkçeye mal etmede emeği geçen baş Türk şairlerdendir. Divan şiirinin ilk Türkçe örneklerini veren bir şair olarak Türkçeyi aruza uydurmakta güçlük çektiği görülür. Bu aruz vezin eksikliği o kadar önemlidir ki Kadı Burhaneddin'in şiirlerinin çoğunda kullanılan vezni tayin etmek güç ve hatta bazılarında imkânsız olur. Ancak bu eksiklik XIV. yüzyıl Türk divan edebiyatına katkısı bulunan şairlerin neredeyse hepsinde görülmektedir. Kadı Burhaneddin bu müşkülatını, canlı ve samimi edası ile giderir.
Günlük konuşma dilini de şiirlerinde kullanması onun şiirlerine ayrı bir özellik verir. Edebî sanatlara, özellikle cinasa düşkündür. Bazı şiirlerinde tasavvuf izleri gayet açıkça görülmekle beraber Kadı Burhaneddin'i bir sûfî ve mutasavvıf bir şair olarak dünya işlerinden el etek çekmiş bir kişi saymak doğru olmaz. Kadı Burhaneddin'in gerçek yaşamında zevk ve safa alemleri düzenlediği bilinmektedir. Kadı Burhaneddin esas itibarıyla beşeri, maddi aşkı işlemiş ve maceracı, dövüşçü, savaşçı hayatının ve ruhunun izleri çok bariz olarak şiirlerinde yansımıştır. Doğayla ilgili tasvirler yapmış ve genellikle hayatını anlatmıştır.
Seçilmiş örnek eserleri
Özün eş-şeyh bilen serdar boler Enel-Hak diyen berdar boler Yiğit oldur ger Hakk için baş oynaya Döşekde ölen murdar boler.
Tuyuğ
Hakka şükür koçlarun devrânıdur. Cümle âlem bu demün hayrânıdur. Gün batardan gün toğan yire değün. Işk erinün bir nefes seyrânidur.
Gazel
Gönülüme ben didüm ki kandesin, Gamzesinün oklarıyla kandesin Gisusiyle bende düşdüm dir gönül, Didüm ana nola çünkü bendesin N'ola öpdüm gözüme sürdüm seni,

Sen dahi âlemde bir turvendesin Bendesin sen bendeyim ben tapuna, Bendeyim ben nice ki sen bendesin Gözlerüm giryan ü biryândur gönül, Leblerüm şekker özün pür-handesin Kafzade Abdülhay Çelebi
Kafzade Abdülhay Çelebi Osmanlı Devleti, Türk, Divan Edebiyatı, şairi. 1590 yılında doğmuştur. Nerede doğduğu bilinmemektedir. Şair hakkındaki bilgiler çok azdır. Din eğitimini yörenin ünlü müderrislerinden alan şair ayrıca medrese eğitimi almıştır. Arapça ve Farsça biliyordu. 1631 yılında ölmüştür. Nerede öldüğü bilinmemektedir.
Az sayıdaki önde gelen 17. yüzyıl nesir yazarları arasındadır.
Yapıtları
•    Hasenat-ı Hasan
•    Leyla İle Mecnun
•    Sakiname
•    Şairler Tezkeresi

Kalkandelenli Muîdî
Asıl adı bilinmeyen Muîdî, Üsküp yakınlarındaki Kalkandelen'de doğdu. Kınalızâde Tezkiresi ve Kāmûsu'l-a'lâm'a göre II. Bayezıd dönemi müderrislerinden olan Muîdzâde'nin oğludur. Klasik medrese usulüne göre eğitimini en güzel bir şekilde almak için elinden gelen gayreti gösterip yüksek kabiliyeti ve parlak zihniyle akranları arasında temayüz etti. Medreseyi bitirdikten sonra kadıasker Mîrîm Çelebi'den mülazım, Zenbilli Ali Efendi'nin muidi oldu, danişmendlik yaptı. Heşt Behişt, Osmanlı Müellifleri ve Tuhfe-i Nâilî'ye göre Zenbilli Ali Efendi'nin muidi olduğu için; Kınalızâde ve Beyânî'ye göre babasına Muîdzâde denmesinden dolayı; Âşık Çelebi ve Gelibolulu Âlî'ye göre ise babasının muid olması sebebiyle Muîdî mahlasını seçti. Meslek hayatının diğer safhalarına dair kaynaklarda belirgin bir bilgi yoktur. Onun ölümünden bahseden ilk kaynak olan Meşâirü'ş-şuarâ'ya göre ilmiye yolunu terk ederek hacca gitmiş, oradan Mısır'a geçerek beytülmâl kâtibi olarak görev yapmış ve o görevdeyken yine Mısır'da ölmüştür. Sicill-i Osmanî'de ise diğer kaynaklardan farklı olarak onun "müderris iken" vefat ettiği bilgisi vardır. Latîfî'nin tezkiresini yazdığında hayatta olduğu anlaşılan Muîdî'nin ölüm tarihine dair şimdilik verilebilecek tek somut bilgi, Latîfî ve Âşık Çelebi tezkirelerinin yazılış tarihleri olan 953/1546 ile 976/1568-69 arasında bir tarihte ölmüş olması gerektiğidir. Tezkirelerde medrese dönemi ve mezuniyet sonrası ilk dönem olan muîdlik veya dânişmendlik devresinden sonraki ilim hayatına dair neredeyse hiçbir bilgi yoktur. Âşık Çelebi, Anadolu'da çok sıkıntılı günler geçirdiğine dair örtülü bir ifade kullanır ancak ayrıntı vermez.
Kınalızâde'de yer alan "ol maḳūle ceʿʿābdan iken" ibaresine nazaran profesyonel bir "okçu" olduğu
söylenebilir.
Muîdî'nin eserlerinde de hayatına dair kimi izler mevcuttur. Gül ü Nevrûz'unu 942 (1535-36) yılında tamamlayan Muîdî, "Olduñ bu sinīn içre ʿārif / Ḳırḳın geçüp ellisine müşrif" beytiyle de eseri

yazdığında çok da genç olmadığını hatta "kırkını geçip ellisine yaklaşan" (Taşkın 2015: 197) bir yaşta olduğunu haber verir. Bu sözle şairin muradının 46-48 yaşları arası olması gerekir. Buradan yola çıkarak yaklaşık olarak 894-896 (1488-1491) yılları arasında doğmuş olması gerektiği söylenebilir. Hemen bütün eserlerine yansıyan yoksulluk ve sefaletten şikâyetleri de Muîdî'nin hayatının eserlerine bariz olarak yansıyan yanlarıdır.
Eserleri
Muîdî'nin şu ana kadar en az bir nüshasına ulaşılmış altı eseri vardır. Bunların dördü mesnevi, biri mensur bir eser, biri de Divan'dır (üçüncü Divan)..
Dîvân: Gerek kaynaklarda gerekse bizzat kendisinin üçüncü Dîvân'ında söylediğine göre Muîdi "üç dîvân" sahibi bir şairdir. Üçüncü Dîvân'ın müellif hattı nüshası Fransa Milli Kütüphane Türkçe Yazmalar Gaulmin/Regius 13174'te kayıtlı olup "evâhir-i cumâde'l-ûlâ 933" (20 Şubat-4 Mart 1527) tarihinde tamamlanmıştır. Klasik divan tertibinde olmayıp önce gazellerin sonra musammatların ve kıt'aların karışık olarak yer aldığı bu Dîvân, Gülçin Tanrıbuyurdu tarafından doktora tezi (2012) olarak hazırlanmış, bilahare yayımlanmıştır (2018).
Aşk-efzâ (Leylâ vü Mecnûn): Muîdî tarafından kaleme alınan ilk mesnevi olan eserin tespit edebildiğimiz yegâne nüshası Almanya'da Dresden Kütüphanesi Mscr.Dresd.Ea.63 (eski numara Msc. Or. 115) numarada kayıtlıdır. Hezec bahrinin mefâîlün mefâîlün feûlün kalıbında yazılan eser, yayına hazırlamış olduğumuz metne göre 1756 beyitten ibarettir. Ancak eldeki yegâne nüshada en az üç yaprağın eksik olduğu anlaşılmaktadır. Eserin adı tezkirelerde ve sair klasik kaynaklarda geçmediği gibi Leylâ vü Mecnûn'lar üzerine yapılan çalışmalarda da geçmez. Aşk-efzâ'nın adının ilk geçtiği yer şairin bir başka eseri olan Miftâhu't-teşbîh'tir (Erünsal 1988: 219). Yazılış tarihi bilinmemekle birlikte eserin 1523-1527 yılları arasında yazılmış olduğu tahmin edilmektedir. Eser tarafımızdan yayıma hazırlanmış olup 2024 yılı içinde yayımlanacaktır.
Miftâhu't-teşbîh: Mûîdî'nin mensur olan tek eseridir. Eserde Divan'ından ve Aşk-efzâ'sından bahsettiğine göre bu iki eserden sonra yazıldığı kesindir. Hem bu ikisinden başka eserden söz edilmemesi hem de divanlar ve Aşk-efzâ'dan örnek beyitler içerdiği hâlde diğer eserlerinden örnek beyit bulunmaması Âyet-i Aşk ve Gül ü Nevrûz'dan önce yazılmış olduğuna delil olabilir. Tespit edilen yegâne nüshası Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kütüphanesi, Yazmalar no. 67'de kayıtlı olup İsmail Erünsal tarafından bilim dünyasına bir makaleyle tanıtılmış ve tam metin olarak neşredilmiştir (1988). Eser hakkında ayrıca bk. (Erdoğan Taş 2022).
Âyet-i Aşk (Şemʿ ü Pervâne): Mesnevi nazım şekliyle ve hafîf bahrinin fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün kalıbıyla yazılan eserin bilinen üç nüshası vardır. Nüshalara göre farklılık gösteren eser 1600 beyit civarındadır. Halep defterdarı Mehmed Bey'e sunulan eserde, kahramanların dilinden söylenmiş dokuz adet de gazel vardır. Mehmed Bey'in Halep görevi 1534-1535 yılları olduğuna göre Şemʿ ü Pervâne'nin yazılış tarihi de bu yıllardan biri olmalıdır. Üzerine iki yüksek lisans tez çalışması (Özgül 2008; Kara 2009) yapılan eser bir ansiklopedi maddesiyle de tanıtılmıştır (Armutlu 2021).
Gül ü Nevrûz: Şairin kaynaklarda adı geçen ama yakın zaman kadar herhangi bir nüshası tespit edilemeyen eseridir. Eserin bilinen tek nüshası olan Avusturya Devlet Arşivi No: 217'de kayıtlı nüsha Gülşah Taşkın tarafından tespit edilerek önce bir makale ile (2014) tanıtılmış bilahare kitap

olarak yayımlanmıştır (2015). Kanuni Sultan Süleyman'a sunulmak üzere yazılan bu eser de mesnevi tarzında olup mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün kalıbıyla yazılmıştır. H. 942 (1535-36) yılında tamamlanan eserin konusu ve diğer bilgiler için bk. (Taşkın 2021).
Vâmık u Azrâ: Eserden ilk söz eden Âşık Çelebi'dir. O ve Gelibolulu Âlî, şairin Mahzenü'l- esrâr bahrinde (serî' bahrinin müfteilün müfteilün fâilün kalıbı) bir Vâmık u Azrâ mesnevisinin varlığından söz ederler. Şu ana kadar bir nüshası tespit edilememiştir.
Bütün tezkire müellifleri Muîdî'den "hamse sahibi" bir şair olarak söz ederlerse de henüz hamseyi tamamlayacak beş mesnevisine ulaşılamamıştır. Bazı tezkirelerde adı anıldığı hâlde henüz bir nüshasına ulaşılamayan Vâmık u Azrâ mesnevisi de kaleme alan Muîdî'nin, Aşk-efzâ ve Miftâhu't- teşbîh'inden kaynaklarda bahsedilmemesi düşünüldüğünde bilinmeyen başka eserlerinin de gün yüzüne çıkmasının muhtemel olduğu söylenebilir
Şairin edebî kişiliğine dair tezkirelerin çoğunda müspet ifadeler kullanılır. Çalakalem yazdığına dair eleştirilerde ise haklılık payı vardır. Nitekim kendisi de hemen bütün eserlerinde bir fahriye edasında kitabını "bir iki hafta" gibi çok kısa sürede tamamladığından bahseder.
Kami
Kami Osmanlı Divan şairi. Asıl adı Mehmet'tir. 1649 yılında doğmuştur 1724 yılında ölmüştür, Gazelleri, lugazları (manzum, bilmece) ve yalın bir dille
yazılmış mesnevileriyle ünlüdür. Bağdat ve Mısır kadılıklarında bulundu. Bir divanı, Tuhfetü'l Vüzera adlı önemli bir mesnevisi ve bazı dini risaleleri vardır.
Bir gazeli
Zapt eden zencir-i zülfündür dil-i divaneyi Erre berser olmasın gösterme cana şaneyi
Ruh-bahş ol mutrıb-i gül-çehre sen nayınla bize Büs-ı la'limdir demadem söyleten cana neyi Müşteriyle kesretin gördükte saki şevkile

Ayağı yer basmadı devr eyledi meyhaneyi Gamzesinden çeşm-i dildare şikayetle abes Ol giran hab-ı tegafül dinlemez efsaneyi Eğri baksa gam değil ol çeşm-i ahval aşıka Kamiya bir görmedik doğru yürür mestaneyi

Bugünkü Türkçe ile
Deli gönlü zapteden saçının zinciridir
Ey canan tarağı gösterme başının üstünde testere olmasın Gül yüzlü şarkıcı sen neyinle bize ruh ver
Ey canan neyi zaman zaman söyleten kırmızı dudağının öpücüğüdür İçki sunan güzel müşterinin kabalığını görünce

Ayakta durmadı şevkle acele acele meyhaneyi dolaştı Sevgilinin gözüne gamzesinden şikayet abestir.
O gafletin uykusuna dalmış efsaneyi dinlemez O şehla gözlü aşıka eğri baksa gam değil
Ey Kami doğru yürüyen sarhoşları bir kere bile görmedik.

Kara Fazlî
Kara Fazlî (Osmanlıca قره فضلی; 1520, İstanbul – 1564, Kütahya), Gül ü Bülbül adlı mesnevisiyle tanınan divan şairidir.
İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mehmed'dir. İstanbullu bir saracın oğludur. Fazlî, mahlası olup esmer oluşundan dolayı Kara Fazlî diye anılmıştır. Bazı kaynaklarda isminin Ali olduğu bildirilmektedir (meselâ bk. Keşfü'ẓ-ẓunûn, II, 1506). İlk öğreniminden sonra Arapça ve Üsküplü Riyâzî'den Farsça öğrendi. Bu arada şiire ilgi duyarak zamanın şairlerinin bir mektep kabul ettikleri Zâtî'nin Beyazıt Camii avlusundaki dükkânına devam edip onun talebeleri arasında yer aldı. Zâhirî ilimlerle uğraşırken hocası Üsküplü Riyâzî'nin de etkisiyle tasavvufa meylederek Halvetiyye tarikatının Gülşeniyye kolu şeyhlerinden Hasan Zarîfî Efendi'ye intisap etti.
Şehzade Mehmed'in sünnet düğününde Zâtî tarafından Kanûnî Sultan Süleyman'a takdim edilen Fazlî yazdığı bir kasideyi sultana sunmuştur (936/1530). Bu hadise o zamana kadar sıkıntı içinde yaşayan şair için bir dönüm noktası olmuş ve Şehzade Mehmed'in Manisa sancak beyliği sırasında divan kâtipliğine getirilmiş, onun ölümü üzerine de (950/1543) ünlü mersiyesini yazmıştır. Daha sonra Şehzade Mustafa'nın divan kâtipliğini yapan Fazlî, onun öldürülmesinin (26 Şevval 960 / 6 Ekim 1553) ardından Şehzade Selim'in divan kâtibi olmuş (969/1562), bu arada Şehzade Mustafa için de bir mersiye kaleme almıştır. Son yıllarında, Selim ile Bayezid arasındaki anlaşmazlıkta Bayezid İran'a sığınınca onun İran'dan talep edilmesiyle alâkalı yazışmaları yürütmüştür. Kınalızâde Hasan Çelebi, Fazlî'nin 970 Ramazanında (Mayıs 1563) öldüğünü kaydederken (Tezkire, s. 755) diğer kaynaklar ittifakla 971 Ramazanında (Mayıs 1564) vefat ettiğini bildirmiştir. Ayrıca Âşık Çelebi onun Kütahya'da öldüğünü belirtmektedir (Meşâirü'ş-şuarâ, vr. 198a).
İçe dönük ve duygulu bir şahsiyete sahip bulunan, aynı zamanda derviş mizaçlı ve zeki bir kimse olan Fazlî (Latîfî, s. 264) kendi çağında Türkçe'yi iyi kullanan bir şair ve münşî olarak tanınmış, konuşma diline dayanan deyimlerle süslü üslûbu içinde Arapça-Farsça kelime ve terkipler tabii bir

şekilde yer almıştır. Buna rağmen Zâtî ve Bâkî gibi çağının ünlü şairlerinin gölgesinde kalmaktan kurtulamamış, yalnızca Gül ü Bülbül mesnevisiyle tanınmıştır.
960'ta (1553) tamamlanarak Kanûnî Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzade Mustafa'ya ithaf edilen Gül ü Bülbül 2450 beyitten oluşan, "feilâtün mefâilün feilün" kalıbıyla yazılmış orijinal bir mesnevidir. Sûfiyâne bir çerçevede nazmedilen eser tamamen temsilî (alegorik) bir tarzda kaleme alınmış olup Türk edebiyatındaki "gül ü bülbül" mesnevilerinin en başarılı örneğidir. İngilizce ve Almanca'ya da çevrilen mesnevi zamanında çok tutulmuştur. Birçok yazma nüshası bulunan (meselâ bk. Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi, nr. 314/1; Mihrişah Sultan, nr. 386) eser üzerinde Nezahat Öztekin bir doktora çalışması yapmıştır (bk. bibl.).
Kaynaklarda Fazlî'nin ayrıca bir divanı, Hümâ ve Hümâyun (Hâcû-yi Kirmânî'nin eserinden mülhem 5000 beyitlik mesnevi), Lüccetü'l-esrâr (Lehcetü'l-esrâr, Emîr Hüsrev-i Dihlevî'nin, Nizâmî'nin Maḫzenü'l-esrâr'ına nazîre olarak yazdığı Maṭlaʿu'l-envâr'ı türünde bir mesnevi) ve Nahlistân (Sa'dî'nin Gülistân'ı tarzında kaleme alınmış mensur hikâye) adlı eserleriyle 1000 kadar rubâîsi olduğu bildirilmekteyse de (meselâ bk. Âşık Çelebi, vr. 198a; Kınalızâde, s. 756) bunların nüshalarına rastlanmamıştır. Fazlî, divan kâtipliği sırasında çok sayıda mektup yazarak zamanın önde gelen münşîleri arasında yer almıştır.
Keçecizâde İzzet Molla
Keçecizade İzzet Molla (1786, İstanbul - Ağustos 1829, Sivas), 18. ve 19.
yüzyılın dîvan şairlerinden olup divan şiirinin XIX. yüzyıldaki son temsilcilerindendir.
Asıl adı Mehmed İzzet olup, aslen Konyalı bir aileye mensuptur. Sultan I. Abdülhamid döneminde Rumeli kazaskerliği yapan ve Keçecizâde lakabıyla anılan Sâlih Efendi'nin oğludur. Tanzimat döneminin önde gelen üç siyasi liderinden biri olan Keçecizade Fuad Paşa'nın babası Keçecizade İzzet Molla'dır.
Hayatı
Keçecizade İzzet Molla İstanbul Samatya'da Canbaziye Mahallesinde doğdu. Asıl ismi Mehmed İzzet idi. Dedesi Keçecizâde Mustafa Efendi küçük yaşta Konya'dan İstanbul'a gelip ilmiye mesleğine girmiştir. Dedesi İstanbul'a geldikten sonra Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi yanina intisap etmiş ve onun oğlu olan Osman Sâhib Efendi'ye hocalık yapmıştır. Yine Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi vasıtası ile o günkü Dâvud Paşa Camii imamının kızıyla evlenmiştir. Bu evlilikten babası olan Keçecizade Sâlih Efendi dünyaya gelmiştir.
Babası Keçecizade Salih Efendi'de ilmiye mesleğine intisap etmiş ve bu meslekte hızla ilerlemiştir. Fakat ulema üyesi olan Keçecizade Salih Efendi hiç sözünü esirgemeyen bir kişi olarak tanındı; zamanla kendine düşmanlar edindi ve çok geçmeden bunların gazabını kendine çekti. Böylece önce Konya'ya, takiben de Gelibolu'ya sürgüne gönderildi. Sürgünde iken Keçecizade Salih efendi ve ailesi yokluk ve çile içinde yaşadılar. Ancak 1799'da (ölümünden kısa bir müddet önce) önü açıldı. Önce Anadolu Kazaskeri olarak atandı ve kısa bir müddet sonra Rumeli Kazaskeri olarak tayin edildi. Fakat Keçecizade Salih Efendi'nin ömrü bu görevde gayet kısa bir dönem kalmasına neden oldu ve bu görevde iken kısa bir süre sonra öldü. Keçecizade İzzet Molla babası öldüğünde daha 13 yaşında idi ve ilmiye sınıfına girmek hedefiyle medreseye devam etmeye başlamıştı. Keçecizade İzzet Molla babasının ölümü tarihini ebced hesabı ile tayin etmek için "Sâlih Efendi göçtü, olsun cinâna dâhil" mısraını tarih düşürmüştür.
Babasının ölümünde henüz on üç yaşlarında bulunan İzzet Molla, şiire meraklı olan enişteleri Mes'alecizâde Esad Bey ile Kazasker Moralizâde Hâmid Efendi'nin himayesine girdi. Medrese eğitimini güç şartlar içinde geçirdiğini ve bu sırada sorumsuzca yaşayışa başlayıp ağır bir bunalıma

girdiğini hatıralarında bildirmektedir. 1797'de bu güç şartlar altında medrese tahsilini tamamlayıp müderris rüûsu alarak ilmiye mesleğine girdi. Fakat yaşadığı sorumsuzca hayat ve içkiye, eğlenceye ve sefahate düşkünlüğü idareci ulemanın kulağına gidince rivayete göre hemen müderrislikten uzaklaştırıldı. İzzet Molla'nın büyük bir depresyona girdiği ve hatta intihar etmeyi bile düşündüğü belirtilmektedir. Bu büyük depresyondan lügat yazarı "Hançeri Bey"'in Rikâb-i Hümâyün Kethüdası Hâlet Efendi ile tanıştırması sayesinde kendini kurtarabildi ve hayatına yeniden çekidüzen verdi.
Halet Efendi vasıtası ile Sultan II. Mahmud huzuruna çıkmaya başladı. 1809 yılında
Şeyhülislâm Salihzade Ahmed Esad Efendi'nin aracılığıyla Bursa müfettişliğine tayin edildi. Bunu takiben, rikâb-i humâyün kethüdâlığına atandı. Hâlet Efendi ile olan dostluğu sonucu 1820'de Galata kadılığı görevinde yükseltildi. 1815'te Halet Efendi nişancı görevini alıp büyük bir nüfuz kazandı ve Sultan II. Mahmud üzerindeki bu özel nüfuzunu 1822'ye kadar devam ettirdi. Fakat Halet Efendi'nin Fenerli Rumları ve isyancı Yunanları koruduğu söylentileri yayılınca, Sultan II, Mahmut onu önce Konya'ya sürdü ve orada da idam ettirdi.
Bu durumda birçok devlet idarecisinin yaptığı gibi Keçecizade İzzet Molla, Halet Efendi aleyhine dönmedi. Ona yakınlığı bilinmekte idi. Ayrıca İzzet Molla, Halet Efendi lehinde düşüncelerinden vazgeçmeyip aksine bu övmeleri açıkça ifadeden kaçınmamaktaydı. Bunlardan o günkü devlet yöneticileri hoşlanmamaktaydılar. 27 Şubat 1823'te Keçecizade İzzet Molla'nın tüm ilim unvanları elinden alındı ve, mansibi kaldırılmadan, Keşan'a sürgüne gönderildi.
Keçecizade İzzet Molla'nın günün en yüksek otoriteleri ile ilişkisi kesilmedi. Sadrazam
olan Mehmed Said Galip Paşa'ya yazdığı bir kasideyi sundu. Bundan çok memnun kalan sadrazam sayesinde İzzet Molla affedilerek Keşan'daki sürgününe 16 Şubat 1824'te son verildi ve İzzet Molla İstanbul'a döndü. Bundan bir yıl sonra 1825'te İzzet Molla'ya Mekke kadısı pâyesi verildi. 1826'da İstanbul kadısı pâyesi de verilerek Haremeyn müfettişliğine atandı. 1827de eyaletlerin harcamalarının tevzi defterleri ve halktan yapılan tahsilatın defterlere işlenmesinin kontrolü için müfettişlik görevine getirildi.
Ancak Mora Yunan İsyanında isyancı Yunanlara yardım sağlayan Rusya aleyhine savaş ilan edilip edilmemesi konusunun Meclis-i Umumi'de görüşülmesi sırasında İzzet Molla, daha önce Rusya ile savaş girmeye taraftar iken, savaşa girişmeye aleyhtar olduğunu açıkça ifade etti. Bu savaş olasılığının niçin aleyhinde olduğunu ayrıntılar ile açıklayan bir lâyihayı padişah Sultan II. Mahmud'a sundu. Keçecizade İzzet Molla'nın verdiği layiha devlet ricali tarafından isabetli görülmedi. Hatta birçok devlet mensubu tarafından bunun devlete ihanet olduğu kabul edilmişti.
Bu nedenle yüksek devlet ricali arasında Keçecizade İzzet Molla idam edilmesi hakkında görüşler bulunduğu ortaya çıktı. Fakat yüksek ulemadan Yâşincizâde Abdülvehhâb Efendi'nin araya girmesiyle idamına karar verilmeden imtina edildi. Ama İzzet Molla'nın tüm payeleri alınarak 17 Kasım 1828'de Sivas'a sürgüne gönderilmesine karar verildi.
Sivas'taki sürgünün dokuzuncu ayının sonunda henüz 43 yaşına girmiş iken İzzet Molla Ağustos 1829'da Sivas'ta öldü.
Bazı siyasi gözlemciler ya zehirletilip ya bir şekilde katledildiği yolunda. rivayetler yaymaya başladılar. Bu rivayetleri İzzat Molla'nın "Hazân-i Âşâr" adlı divanında ifade edilen ölüm korkusu gösteren bazı beyitlerin varlığına dayandırmaya başladılar. Fakat bu iddialar tarihçilerin çoğu tarafından tartışmalı görülmekte bunların önemi küçümsenmekte ve bunlar dışında iddiaların detaylı ciddi bilgilere dayanmadıkları kabul edilmektedir.
Aleyhinde olduğu Rus savaşı ise vefatından kısa bir süre önce yenilgiyle sonuçlandı. Bundan dolayı İzzet Molla'nın haklı olduğu açıkça ortaya çıktı ve İstanbul'da onun affedilip sürgünden

dönmesine karar verildi. Ancak bu hususta Sivas'a gönderilen ferman ancak onun ölümünden sonra Sivas'a ulaştı.
Cenazesi önce 1829'da Sivas'ta Garipler Mezarlığı'na defnedildi ve mezarı orada kaldı. 1919 yılında ise kemikleri Sivas'taki mezarından çıkartılıp İstanbul'a nakledildi. Bunlar İstanbul Canbaziye Mahallesinde Mustafa Ağa Mescidi'nin avlusunda bulunan babasının mezarı yanında mezara konuldu. Keçecizade İzzet Molla'nın vefat tarihini ebced hesabı ile tayin etmek için Sahaflar Şeyhizâde Esad Efendi, Vak'anüvis Ahmed Lütfi Efendi ve Şeyhülişlâm Ârif Hikmet Bey vafat tarihini düşüren mısra ve beyitler yazmışlardır.
Keçecizade İzzet Molla Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın torunlarından olan İsmâil Mekkî Bey'in kızı Hibetullah Hanım'la evlilik yapmıştı. Bu evlilikten sonra sadrazam ve yüksek devlet adamı olan Fuat ile Reşad, Murad ve Sedad adlarında dört erkek çocukları dünyaya gelmiştir.
Eserleri Manzum eserleri
•    Dîvân-ı Bahâr-ı Efkâr:
•    Gülşen-i Aşk:
•    Mihnetkeşân:

Nesir eserleri
•    Devhatü'l-mehâmid fî tercemeti'l-vâlid:
1811 (hic. 1226) yılında kaleme alınan bu hatira eserinde İzzet Molla babasının hayat hikâyesini anlatmaktadır. Tarihî bir belge niteliğindeki kitapta ele alınan konular yazarın ailesinin şeceresi, dedesinin Konya'dan İstanbul'a gelişi ve babasının tayin edildiği görevleri. Bu küçük eser gayet güzel bir nesir eseri evsafındadır ve yazarının nüktedanlığını açıkça gösteren satırlar da bulunmaktadır. Eser basılıp yayımlanmıştır.
•    Şerh-i Elgāz-ı Râgıb Paşa:
Koca Râgıb Paşa'nın "ع" harfi üzerine söylemiş olduğu 147 lugaz ve bilmeceyi kısaca şerheden on varaklık bir eserdir. Dili seçili olan risâle, daha çok Arap asıllı Türk alfabesi üzerinde yapılan söz oyunlarına dayanmaktadır. Eserin tek nüshası yazma olup İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde kayıtlıdır (TY, nr. 3566).
•    Lâyihalar:
İzzet Molla'nın doğrudan doğruya devlet yönetimiyle ilgili gözlem ve analizlerin yer aldığı iki önemli lâyihası vardır.
Bunların ilki II. Mahmud'un isteği üzerine kaleme alınmış olup eyalet defterlerinin tevzii müfettişliğine tayin edilmesi dolayısıyla Osmanlı eyaletlerinin gelir gider işleriyle ilgili bazı tespitlerini ve görüşlerini ihtiva eder. On iki bölümden meydana gelen lâyihada sırasıyla Meclis-i Şûrâ'nın tertibi, devlet hizmetinde bulunanlara aylık verilmesi, götürü usulü vergilendirme, ticarette narh uygulama, sefere çıkarken alınan mühimmatın düzenlenmesi, madenlerin ihracı, ticaretin teşviki, tasarruf tedbirlerinin uygulanması, vezirlerin gelirleriyle ilmiye sınıfının tanzimi ve tedrîsatın düzenlenmesi konusunda ileri sürülen fikirler yer almaktadır. Lâyihanın yazma nüshaları Türk Tarih Kurumu (Yazmalar, IV, nr. 556) ile İstanbul Üniversitesi (TY, nr. 9670) kütüphanelerinde bulunmaktadır.

İkinci lâyiha 1828 yılında Rusya'ya savaş ilânı aleyhinde hazırlanmıştır. Burada İzzet Molla, Osmanlı Devleti'nin Batı karşısındaki durumuyla o günkü şartlar altında savaşa girmenin sakıncalarını anlatmaktadır. Onun Sivas'a sürülmesine sebep olan lâyiha, Âkif ve Mehmed Said Pertev paşaların reddetme beyanları ve Tayyarzâde Ahmed Atâ'nın görüşleri birlikte Atâ Bey tarafından bastırılıp yayımlanmıştır.

Ketencizâde Mehmed Rüşdî
Ketencizâde Mehmed Rüşdî veya Ketencizade Mehmet Rüştü (1834, Erzurum – 25 Mayıs 1916, Erzurum), Osmanlı divan şairi.
Hayatı
Asıl adı Mehmed Rüşdî olan Ketencizâde, 1834 yılında Erzurum'da doğdu. Aslen Rizeli olan babası kumaş tüccarı Bekir Efendi, keten bezi ticareti yaptığı için "Ketencizâde" lakabıyla tanındı. İlk eğitimini Erzurum'da aldı ve burada imam-hatiplik icazeti aldı. Tasavvufî eğilimini Erzurum'un tekkelerinde geliştiren Ketencizâde, Nakşibendî tarikatına mensup Hacı Feyzullah Efendi'ye intisap etti. Feyzullah Efendi'nin ölümünün ardından kısa süreliğine Erzurum'dan ayrıldı ve Bursalı Şeyh Süleyman Efendi'ye bağlandı. Son olarak Bitlisli Nakşibendî şeyhi Muhammedini'l Küfrevî'ye intisap eden şair, tasavvufî yönüyle tanındı. Erzurum Kavak Camii'nde müezzinlik yapmaya başlayan Ketencizâde, daha sonra Erzurum Ulu Camii'nde imam-hatiplik görevini üstlendi. "Ulu Cami İmamı" olarak da bilinen Ketencizâde, 25 Mayıs 1916'da 82 yaşında öldü. Kabri, Erzurum Asrî Mezarlığı'ndaki "meşhurlar suffesi"ndedir.
Edebi Kişiliği
Ketencizâde Mehmed Rüşdî, şiirlerinde Ketencizâde, Rüşdî ve Ketencizâde Rüşdî mahlaslarını kullanmıştır. Tasavvufî şiirlerinde Nakşibendî, Kâdirî ve Mevlevî tarikatlarının etkisi görülmektedir. Şiirlerinde büyük ölçüde aruz veznini kullanmış, Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi'nin tesirinde kalmıştır.
Eserleri
•    Dîvân
•    İntibâhu't-Tâlibîn
•    Mevlîd (İstirhâm)

Kınalızade Mehmet Fehmi
Fehmî (1564-1596), Kınalızâde Mehmet Fehmi, Kınalızâde Fehmi
Çelebi veya Molla Muhammed (Mehmet) Fehmi olarak da anılan Osmanlı divan şairidir.
Isparta'nın önde gelen Kınalızâde ailesinden olan Fehmî, babasının kadı olarak çalıştığı, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun Şam Eyaleti'nin bir parçası olan günümüzde Suriye'de bulunan Şam'da doğmuştur. Meşhur âlim Kınalızade Ali Efendi'nin oğlu, diğer şair Kınalızade Hasan Çelebi'nin ise kardeşidir.
Koca Mehmed Râgıb Paşa
Koca Râgıb Paşa (1698, İstanbul – 8 Nisan 1763, İstanbul), Osmanlı devlet adamı, diplomat, şair, kütüphaneci, çevirmen. III. Osman ve III. Mustafa saltanatında 11 Ocak 1757 - 8 Nisan 1763 tarihleri arasında altı yıl iki ay yirmi sekiz gün sadrazamlık yapmış bir devlet adamıdır. Şair kişiliği ile tanınır.

Yaşamı
1698 yılında İstanbul'da doğdu. Babası defterhane kâtibi Şevki Mustafa Efendiydi. Küçük yaşta babasının yanında Doğu dillerini öğrendi, iyi bir öğrenim gördü. Bağdat defterdarlığı, sadaret mektupçuluğu gibi memurluklarda bulundu, bilim, edebiyat ve idare işlerinde gösterdiği başarı, Bağdat valisi Ahmet Paşanın takdirini kazandı; vali için yazdığı kaside de para bağışı ile mükafatlandırıldı.
1739'da Rusya ile imzalanan Belgrad Antlaşması'nın Osmanlılar lehine hükümler içermesinde etkisi oldu. Bu başarısı üzerine 1740'ta Reisülküttaplığa (bugünkü Dışişleri Bakanlığı), 1743'te vezirlik rütbesi ile Mısır valiliğine atandı. Mısır valiliğinin uzamasından sıkılıp Anadolu taraflarına gelmek isteyince bir kıta kaleme alarak isteğini İstanbul'a iletti. 1748'de Kubbe veziri olarak İstanbul'a çağrıldı ve ardından; Aydın muhasıllığı ile
görevlendirildi. Sayda (1750), Rakka, Halep (1755) valiliklerinde bulundu. Bir okuma tutkunu olan Koca Râgıb Paşa, valiliklerinde bulunduğu yerlerden yazma eserler topladı.
1757 yılı Ocak ayında Osmanlı padişahı III. Osman'ın sadrazamı olarak sadarete geldi. Sultan Üçüncü Mustafa zamanında da sadrazamlığa devam etti. Vilayetlerde asayişin korunması, maliyenin düzeltilmesi, askerin disiplinli eğitimi, savaş gemileri yapımı, Laleli Camii inşası, Koca Râgıb Paşa sadrazamlığı sırasında gerçekleşti. Avrupa Devletleri arasındaki Yedi Yıl
Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'ni savaşın dışında tuttu.
1758 yılında III. Mustafa'nın dul kız kardeşi Saliha Sultan ile evlendi; bu onun üçüncü evliliği idi; daha önceki evliliklerinden iki kızı vardı.
III. Mustafa'nın İstanbul'da başlattığı imar hareketine katıldı ve Koska'da (Laleli) kütüphane, çeşme, mektep yaptırdı. Kendi servetini kültür yatırımlarına harcamak istiyordu. Daha önce vali olarak bulunduğu yerlerde yaptığı gibi İstanbul kütüphanelerinden de yazma eserler topladı. Bilim adamlarının övgü ile bahsettiği bir kütüphane yarattı.
Devlet adamlığını ve edebi kişiliğini bir arada yürüten Koca Râgıb Paşa, üç dilde şiirler yazdı. Şiirleri hikmet (felsefe) ağırlıklı idi. 18. yüzyıl divan şiirinin beli başlı temsilcileri arasında yer aldı. Fıtnat Hanım ve koruyucusu olduğu şair Haşmet ile türlü şakaları günümüze kadar fıkra olarak anlatılageldi. Yaşarken şiirlerini toplayamamış ancak ölümünden sonra (1836, 1859) şiirleri düzenli bir divan halinde toplanmıştır.
Koca Râgıb Paşa'nın günümüze kadar gelen ve İstanbul kütüphanelerinin bazılarında asılları bulunan diğer eserleri ise "Münşead Mecmua", "Tahkik ve Tevfik" (I. Mahmut ile Nadir
Şah arasındaki yazışmaları ve elçiler arasındaki görüşmeleri içerir), "Safinat al Ragıp" (Arapça muhezarat kitabı) 'tır.
Sadrazamlığının son yıllarında rahatsızlandığında 1763 yılında yerine Tevkii Hamza Hamid Paşa atandı. 8 Nisan 1763'te hayatını kaybeden Koca Râgıb Paşa, İstanbul Koska'da kendi adını taşıyan kütüphanenin yanında gömülüdür.
Değerlendirme
Nedim ve Şeyh Galip'ten sonra 18. Yüzyıl Osmanlı şiirinin en önemli temsilcilerinden birisi kabul edilir. "Merd i kıpti şecaatin arzederken sirkatin söyler (Çingene erkeği yiğitliğini anlatırken
hırsızlığını söyler)" beyti darb-ı mesel olmuştur.
Ayrıca bilgi birikimi, devlet yönetmedeki becerisi ve zamanının kriminal suçlularını yakalamaktaki zekası da bu güne kadar söylenegelmiştir.

Kul Mesud
Kul Mesud, 14. yüzyıl Divan Edebiyatı şairi.
Hakkında yeterli bilgi yoktur. Kelile ve Dimne tercümesi ile tanınmıştır. 1334-1337 yılları arasında Kelile ve Dimne'yi Türkçeye tercüme etmiştir.
Lâmiî Çelebi
Lâmiî Çelebi (1472-1532), divan şairi ve mürit. Asıl adı Mahmut'tur (Mahmud bin Osman bin Ali en-Nakkaş bin İlyas Lamii).
Hayatı
1472 yılında Bursa'da doğmuş ve 1532 yılında yine Bursa'da ölmüştür. Babasının adı Osman'dır ve babası II. Bayezid döneminde defterdarlık yapmıştır. Dedesi ise Nakkaş Ali'dir. Mecdi'nin ifadelerine bakıldığında Lamii Çelebi ilk önce medrese eğitimi almış, hatta müderrislik de yapmıştır. Fakat münşeatındaki otobiyografik ifadelere vurguladığı üzere 28 yaşlarında düşünsel bir bunalım yaşamıştır. Anlaşıldığı kadarıyla bu düşünsel bunalım
sonucunda tasavvufa yönelmiş ve nihayetinde Emir Ahmet Buhari'ye bağlanmıştır. Bu çerçevede (Ahrari) Nakşibendi tarikatına dahil olmuştur. Bilindiği kadarıyla şeyhlik iddiasında bulunmamış ve eserlerinde kendini fakir/mürit olarak göstermiştir. Hayatı boyunca Osmanlı devletinin önde gelen çok sayıda şahsiyetiyle mektuplaşmıştır. Bunların arasında Pargalı İbrahim Paşa ve I. Selim de bulunmaktadır. Vefat ettiğinde dönemi için oldukça ciddi bir sayı olan 150 kadar kitaba sahip olduğu bilinmektedir.
Eserleri
Araştırmacılar tarafından Lamii'nin 40 dolayında eseri olduğunu edilmiş olsa da ona ait olduğu kesin olan 27 eser vardır. Osmanlı dünyasında manzum eserlerinden çok mensur eserleriyle tanınmıştır. Bu çerçevede özellikle Tercüme-i Nefahatü'l-Üns olarak bilinen Fütūhu'l-Mücāhidīn li-Tervīhi Kulūbü'l-Müşāhidīn, İbret-nüma, Tercüme-i Şevahidi'n-Nübüvve ve Şerefü'l-
İnsan eserleri nüsha sayılarına bakıldığında (toplamda yaklaşık 70 ve üstü) Osmanlı dünyasında oldukça fazla sayıda kopyalanmış eserleridir.
Molla Câmî'den çevirdiği eserlerden dolayı (Nefahatü'l-Üns, Şevahidi'n-Nübüvve, ve Salaman u Absal) çok sayıda şuara tezkirecisi onu Cami-i Rum olarak anmıştır. Lamii Çelebi, Molla Cami'den başka Osmanlı sahası dışından bazı şahısların (Unsuri, Cürcani, Ehl-i Şirazi, Ali Şir Nevai, Fettahi vb.) eserlerini Osmanlı Türkçesine kazandırmıştır. Kendisinin Farsça ve Çağatayca belli kitapları Osmanlı Türkçesinde yeniden yazma uğraşına "Rumi kılıfa sokmak" ya da "Türki kılmak" adını vermiştir. Nihayetinde eser sayısı bakımından kendisinin 16. yüzyılda giderek büyüyen Osmanlı edebiyatının önde gelen şahıslarından biri olduğu iddia edilebilir.
Lamii Çelebi'nin öne çıkan 19 eseri aşağıda listelenmiştir. Bu 19 esere ek olarak 8 eseri daha bulunmaktadır ve bazılarının nüshası bugüne ulaşmamıştır.
Manzum
•    Divan
•    Müretteb bir divandır. Divanının dibacesi şiirin nasıl olması gerektiği konusunda muhtelif fikirler öne sürer ve tasavvufi bazlı şiirin daha üstün olduğunu iddia eder. Bu kısım Tahir Üzgör tarafından 1990 yılında basılmıştır. Bilen Burmaoğlu Divanı üzerinde bir doktora çalışması vardır ve Kültür Bakanlığı tarafından seçmeler şeklinde yayımlanmıştır.
•    Guy u Çevgan

•    Tasavvufi bir eserdir. Guy insanı, çevgan ise kaza ve kaderi temsil etmektedir. Eserin Nuran Tezcan tarafından edisyonu 1994 yılında yayımlanmıştır.
•    Şehrengiz-i Bursa
•    Eserde Bursa'daki bazı kişileri metheder (Nakkaş, ipekçi, berber, terzi vb.). Eser Sultan Süleyman'ı Bursa'ya davet etmek adına kaleme alınmıştır. Eserin Mustafa İsen ve Bilen Burmaoğlu tarafından edisyonu yapılmıştır.
•    Vamık u Azra
•    İranlı şair Unsuri'nin eserinin Türkçeye çevirisidir. Eserin Gönül Ayan tarafından 1998 yılında edisyonu yapılmıştır.
•    Vis ü Ramin
•    İranlı şair Fahri-yi Cürcani'nin aynı adlı eserinin çevirisidir. Eserin edisyonu Murat Öztürk tarafından 2009 yılında doktora tezi yapılmıştır.
•    Salaman u Absal
•    Cami'den çevirmiştir. Eserin kökeni antik Yunan'a kadar uzanmaktadır. Lamii Çelebi'nin bu kitabının edisyonu 2013 yılında basılmıştır.
•    Şem ü Pervane
•    Ehl-i Şirazi'den çevirmiştir. Recep Köse 1997 yılında bu eseri yüksek lisans tezi olarak incelemiştir.
•    Ferhad u Şirin
•    Eser aslen Nizami'nin olmasına rağmen Lamii Çelebi'nin tercümesi Nevai'ye dayanır. Eser 1998 yılında Hasan Ali Esir tarafından doktora tezi yapılmıştır.
•    Maktel-i Hüseyin
•    Kerbela olayını anlatır. Eser Ertuğrul Ertekin tarafından 2000 yılında yayımlanmıştır. Bu kitabı inceleyen bir makale Mustafa Altuğ Yayla tarafından kaleme alınmıştır.
•    Lügat-i Manzûme
•    Eseri Lamii Çelebi oğluna Farsça öğretmek amacıyla kaleme almıştır. Eser İbrahim İmran Öztahtalı tarafından 2004 yılında yayımlanmıştır.
Mensur
•    Nefahatü'l-Üns Tercümesi (Fütūhu'l-Mücāhidīn li-Tervīhi Kulūbü'l-Müşāhidīn)
•    Cami'den tercümedir. Eser, kütüphanelerdeki nüsha sayılarını dikkate aldığımızda Lamii Çelebi'nin Osmanlı dünyasında en yaygın olarak okunan eserlerinin başında gelmektedir. Eserde Lamii Çelebi mukaddime kısmını genişletmiştir ve burada tasavvufi kavram ve tipleri ayrıntılandırmıştır. Ayrıca, Lamii Çelebi bu esere Anadolu'daki bazı evliyaları da eklemiştir. Kitabın günümüz Türkçesine uyarlaması Süleyman Uludağ ve Mustafa Kara tarafından 1995 yılında yayımlanmıştır ve ilerleyen zamanlarda yenilenmiştir. Ayrıca Songül Karaca tarafından da bir edisyonu doktora tezi olarak hazırlanmıştır.
•    Şevahidü'n-Nübüvve Tercümesi
•    Cami'den çeviridir. Lamii Çelebi'nin bu eserinin edisyonu Erdem Can Öztürk tarafından 2016 yılında yayımlanmıştır.
•    Şerefü'l-İnsan
•    Lamii'nin nüsha sayısı dikkate aldığımızda bir diğer yaygın olarak okunan eseridir. Yarı tercüme-telif bir eserdir. Eserin ana konusu insanların mı yoksa hayvanların mı üstün olduğu hususunda insanlar ve hayvanlar arasında yürütülen bir tartışmadır. Eserin edisyonu Sadettin Eğri tarafından 2011 yılında yayımlanmıştır.
•    İbret-nüma

•    İçinde muhtelif mutasavvıflardan (İbn Arabi, Bahaeddin Nakşibend vb.) derlenen ibret verici tasavvufi hikâyeler yer almaktadır. Nüsha sayısına göre Lamii Çelebi'nin Osmanlı dünyasında en çok okunan eserlerindedir. Salih Gülerer 1988 yılında yüksek lisans tezi olarak bu eseri incelemiştir.
•    Hüsn ü Dil
•    Lâmii'nin Fettahi-i Nişabüri'nin aynı isimdeki eserini tercümesidir. Eser 1987 yılında Ülkü Sayan, 1998 yılında ise Abit Şenel tarafından tez konusu yapılmıştır.
•    Münazara-i Bahar ü Şita
•    Lamii'nin diğer "uyarlama" eserlerinden farklı olarak özgün bir konu ile kaleme aldığı eserdir. Sadettin Eğri eseri 2001 yılında yayımlamıştır.
•    Letâifnâme
•    Eser mizahi ve gündelik hayat hakkında hikâyelerden ibarettir. Öte yandan, eseri Lamii Çelebi'nin oğlu, Lemi Çelebi toplumsal erişime sokmuştur. Eser 1990 yılında Aydın Budak tarafından tez olarak çalışılmıştır. Ayrıca yakın dönemde günümüz Türkçesinde yeniden yayımlanmıştır.
•    Münşeat
•    Lamii'nin mektuplarını ihtiva eden eseridir. Kitapta Lamii'nin dönemindeki muhtelif şahıslara olan mektupları bulunur. Lamii'nin bu eseri Hasan Ali Esir tarafından yayımlanmıştır.
•    Şerh-i Dibace-i Gülistan
•    Lamii'nin Sadi'nin Gülistan isimli meşhur eserinin dibace kısmına yazdığı şerhtir. Eser üzerine Hülya Canpolat 2000 yılında bir yüksek lisans çalışması yapmıştır.
Latîfî
Latîfî, Kastamonu doğumlu 16. yüzyıl divan edebiyatı şairi. Asıl adı Abdüllatif'tir.
Öğrenimini tamamladıktan sonra, kâtiplik göreviyle İstanbul, Belgrad, Mısır ve Rodos'ta bulundu. 1582 yılında Mısır'dan Yemen'e giderken bindiği geminin batması sonucu öldü.
Latîfî, on civarında eser yazmıştır ve en meşhurları Evsâf-ı İstanbul ve Tezkiretü'ş-
Şuara isimli mensur eserlerdir. Tezkiretü'ş-Şuara, Anadolu sahasında Sehi Bey'inkinden sonra bu türde yazılan ikinci eserdir. Eser, bir önsöz, üç bölüm ve bir sonuçtan meydana gelir. Latîfî, eserinde şairler hakkında objektif davranmıştır.
Eserleri
•    Tezkiretü'ş-şuara
•    Evsaf-ı İstanbul
•    Fusul-i Erbaa
•    Nazmü'l-cevahir
•    Sübhatü'l-uşşak
•    Enisü'l-Fusaha
•    Evsaf-ı İbrahim
•    Esma'ü Süveri'l-Kur'an
Leskofçalı Galib
Leskofçalı Galip (d. 1828, Leskofça – ö. 12 Aralık 1867, İstanbul), 19. yüzyıl divan şairi.
Divan şiirinin son temsilcilerinden olan şair, Namık Kemal'in hayranlığını kazanan şiirleri ile tanınır. Tanzimat'la birlikte getirilen yeni şiir anlayışına karşı gelip klasik divan şiiri estetigine

uygun eserler vermek isteyen şairler tarafından kurulan Encümen-i Şuara Topluluğu onun sanatı ve kişiliği çevresinde oluşmuştur.
Yaşamı
1828 yılında Leskofça'da (Bugünkü Sırbistan'ın Leskovac şehri) dünyaya geldi. Asıl adı Mustafa Galip'tir. Babası, Üsküp valisi İsmail Paşa, annesi Nişli Hafız Paşazade Mahmud Paşa'nın kızı Tûti Hanım'dır.
Çocukluğu babasının sürgün olduğu Afyon ve sürgünden sonra geri döndüğü İstanbul'da geçti. 1850-1852 senesinde Bosna Valisi Veliyyüddin Paşanın divan katipliğine atandı. Bir sene sonra Bosna vilayetine bağlı Banyaluka Kaymakamlığına getirildi. "Tuna" gazetesinde muharrirlik yaptı. 1853'te görevinden ayrılarak İstanbul'a geldi.
Kırım Savaşı'nın başlaması üzerine Ordu-yı Hümayun Bahriyye Kitabetine atanarak Kırım'a gitti.
1856 senesinde Hakkâri ve Van valisi olan babası İsmail Paşa'nın yanında Divan Katibi olarak görev yaptı. Bu sırada özel öğretmenlerden ders alarak Arapça ve Farsça öğrendi. Bir süre sonra İstanbul'daki eski işine döndü. Namık Kemal ve İbrahim Halet gibi şahsiyetlerle tanıştı.
Bundan sonraki görevleri "Emtia Gümrüğü Tahrirat Başkatipliği", "Gümrük Tahrirat Müdürlüğü", Tuna ve Halep vilayetlerinde başkatiplik ve mektupçuluktur. Tuna vilayetinde Mithat Paşa'nın emrinde görev yaparken Tuna Gazetesi'nde başyazarlık yaptı. Bu gazetede yayımladığı yazılarla tanındı. 1865'te görevden istifa edip ayrılıp İstanbul'a döndü. Bunu takiben hemen Girit'e gitti.
1866'da Girit'ten İstanbul'a döndü ve kısa bir müddet sonra, 1867 yılında henüz 39 yaşında iken İstanbul'da hayatını kaybetti.
Eserleri
•    Ruh-i Sana : bu ilk divanıdır. 26-27 yaşında iken hazırladığı bu divanın içeriğinden bulunan şiirlerinden çoğu Van'da yaşamakta iken evinde çıkan bir yangın sonunda yanıp kayboldu ve geriye 3 gazel ve bir muhammes kaldı.
•    Divan: Orta hacimde klasik divan şiiri estetik kurallarına göre hazırlanmış şiirler. Sanatçı, bunlar için Fehim- Kadim ve Naili'inin izinden gitmiştir. İbnülemin Mahmut Kemal
İnal tarafından 1917 yılında yayınlanmıştır.
Leskofçalı Yahyâ
Leskofçalı Yahyâ, (Osmanlıca لسقوفچەلي يحيی; ?, Leskofça – ?), Osmanlı Divan edebiyatı geleneği içinde yer alan ve hakkında sınırlı biyografik bilgi bulunan bir şairdir. Hayatıyla ilgili ayrıntılar klasik kaynaklarda açık ve kesin biçimde yer almadığından, mevcut bilgiler büyük ölçüde tezkireler, şiir mecmuaları ve adındaki nisbeden (Leskofçalı) hareketle elde edilmektedir.
Yaşamı
Leskofçalı Yahyâ'nın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak "Leskofçalı" nisbesi, onun Leskofça'da (bugünkü Leskovac, Sırbistan sınırları içinde) doğduğunu göstermektedir.
Osmanlı biyografi geleneğinde şairlerin adlarının başına getirilen bu tür nisbelere genellikle doğdukları veya uzun süre yaşadıkları yerler esas alınmıştır. Bu nedenle Leskofçalı Yahyâ'nın doğum yerinin Leskofça olduğu genel kabul görmektedir.
Ölümü

Şairin ölüm tarihi ve ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Klasik şair tezkirelerinde Leskofçalı Yahyâ'nın vefatına dair açık bir kayıt bulunmamaktadır. Bu durum, özellikle yüksek derecede ün kazanmamış divan şairleri için yaygın bir durumdur. Hayatının son yıllarını nerede geçirdiği ve nerede vefat ettiği hakkında güvenilir bir bilgi mevcut değildir.
Yaşadığı Dönem
Leskofçalı Yahyâ'nın 18. yüzyılda yaşadığı kabul edilmektedir. Bu tarihlendirme, şiirlerinin dil ve üslup özellikleri ile yer aldığı mecmuaların derlenme tarihleri dikkate alınarak yapılmaktadır.
Kesin tarihler bilinmese de, şairin klasik divan şiiri geleneğinin hâkim olduğu bu yüzyılda faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır.
Değerlendirme
Leskofçalı Yahyâ, Osmanlı edebiyatında yerel kökenli fakat merkezî divan geleneğine bağlı şairler arasında sayılır. Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamakla birlikte, şiirleri onun iyi bir klasik edebiyat eğitimi aldığını ve dönemin edebî anlayışına hâkim olduğunu göstermektedir. Bugün Leskofçalı Yahyâ, daha çok adı ve şiirleriyle tanınmakta; doğum ve ölümüne dair bilgiler ise kesinlik kazanmamış durumdadır.

Leylâ Hanım
Leylâ Hanım, (Osmanlıca ليلا خانم; 1792, İstanbul – 1847, İstanbul), Lirik aşk şiirleriyle tanınan divan şairidir.
İstanbul'da doğdu. Kazasker Moralızâde Hâmid Efendi'nin kızıdır. Hayatı hakkında fazla bilgi olmadığı gibi doğum tarihi de bilinmemektedir. Kendi şiirlerinden anlaşıldığı üzere dayısı Keçecizâde İzzet Molla'dır. Divanında kendisine şiirde yol göstermiş olan İzzet Molla'yı üstadı ve hocası olarak gösteren ifadelerin yer aldığı görülür. Leylâ Hanım kültürünü içinde bulunduğu münevver aile çevresinden alarak yetişmiştir. Genç yaşta evlenmişse de geçinemediği kocasından bir hafta içinde, bir rivayete göre ise daha nikâh gecesi ayrılmıştır. Hassas ve ince yaratılışta, hür düşünceli bir kadın olması dolayısıyla evliliği sürdüremediği söylenir.
Leylâ Hanım'ın şiirlerinden onun saray çevresiyle ilgisi bulunduğu belli olmaktadır. Babasının ölümüyle hayatının sonlarına doğru geçim sıkıntısı içine düşünce II. Mahmud için yazdığı kasidede durumunu anlatarak ondan yardım dilemektedir. Esmâ Sultan'a da bu yolda yazdığı şiirler vardır. 1840'ta kendisine 150 kuruş maaş bağlanan Leylâ Hanım saraya sunduğu sonraki manzumelerinde gördüğü yardıma teşekkür eder. Sarayla ilgisinin sürdüğünü gösteren tarih manzumeleri arasında hükümdarın kızlarının doğumu hakkında, Fatma ve Münîre sultanların düğünleriyle Şehzade Abdülmecid ve Abdülaziz'in sünnetlerini tebrik eden kıtaları göze çarpar. II. Mahmud'un kızı Atıyye Sultan'ın doğumu münasebetiyle söylediği tarih manzumesinde hükümdardan sürgünde bulunan dayısı İzzet Molla'nın affını talep etmektedir. Hayatının son yıllarında Mısır'da divanı basılan Leylâ Hanım İstanbul'da öldü ve Mevlevîliğe bağlılığı dolayısıyla Galata Mevlevîhânesi'nin bahçesindeki kabristana gömüldü. Döneminin şairlerinden Şeref Hanım, "Adne aldı gitti Leylâ Hanım'ı Kays-i ecel" mısraını ölümü için tarih düşürmüştür.
Aileden gelme bir tesirle Mevlevîliği benimsemiş olan Leylâ Hanım, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hakkında çeşitli methiyeler kaleme almıştır. Şiirlerinde çağının en büyük Mevlevî şairi olan Şeyh Galib'in etkisi görülür. Ancak tasavvufî yoldaki ifadeleri, onun şiirlerine asıl hâkim olan beşerî aşk duygusuna çeşni katan birer motif olarak kalır. Rind edalı bir şair olan Leylâ Hanım'ın şiirlerinde beşerî aşkın ağır basması yanında gazel ve şarkılarında zamanının bir kadın için fazla serbest

göreceği şekilde içki ve eğlence meclislerini terennüm etmesi kendisinin yanlış anlaşılmasına, hatta bazılarınca hafiflikle suçlanmasına yol açmıştır. "Ne derlerse desinler" redifli gazelinde içki ve eğlence konusunda serbest bir tavır ortaya koyan Leylâ Hanım, bu gazelinin sebep olduğu dedikodu ve yanlış zanları bertaraf etmek maksadıyla aynı redifte ikinci bir gazel yazarak içinin temizliğinden bahisle kendisini karalamak isteyenlerin âhirette utanacaklarını söyler.
Mürettep divanındaki gazelleri oldukça sade olan Leylâ Hanım duygularını mümkün olduğu ölçüde yalın bir anlatımla ifade etmiş, lafız oyunlarına, edebî sanatlara fazla itibar göstermemiştir. Şiirlerinde yeni ve farklı söyleyişler bulunmayıp daha önceki şairlerin yolunda giderek onları tekrarlamış, geleneğe uyup eski ve yeni şairlere nazîreler söylemiş, bazı tahmisler yapmıştır. Bâkî'nin üç gazeline tahmîsi, Rûhî'nin terkibibendine nazîresi, İzzet Molla'nın bazı beyitlerine yaptığı tazminlerle bir gazelini tahmis etmesinin yanı sıra başta Hoca Neş'et olmak üzere zamanının diğer şairlerine de nazîreler yazmış ve tahmisler yapmıştır. Sicill-i Osmânî'nin, "Şiirleri kendisinden güzel olduğu için bülbüle benzemiştir" dediği Leylâ Hanım, parlak bir şair olmamakla beraber divan şiirinin son dönemde yetişen diğer şairlerinden geri değildir. İrticâlen şiir söyleyebildiği kaydedilen Leylâ Hanım başarılı ve samimi münâcât, na't ve mersiyeler yazmışsa da asıl şöhretini şarkılarına ve lirizm yüklü gazellerine borçludur. Divanı önce Bulak'ta (1260), daha sonra yazdığı şiirlerinin de ilâvesiyle İstanbul'da taş baskısı olarak (1267) yayımlandığı gibi biri tarihsiz, diğerleri 1299, 1928 ve 2003 (haz. Mehmet Arslan) tarihli olmak üzere dört baskısı daha yapılmıştır.
Mevlânâ
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Celâleddîn Muhammed Rûmî (Farsça: رومى محمد جلالالدين), ayrıca Celâleddîn Muhammed Belhî (Farsça: بلخى محمد جلالالدين) veya yaygın
adlarıyla Mevlânâ veya Rûmî (30 Eylül 1207 - 17 Aralık 1273), 13. yüzyılda Anadolu'da yaşamış bir Fars tasavvufçu, ilahiyatçı ve sufi bir mistik şairdir. Mevlânâ'nın etkisi ulusal sınırları ve etnik ayrımları aşar: onun manevi mirası son yedi
yüzyıldır İranlılar, Tacikler, Türkler, Yunanlar, Peştunlar, Orta Asya ve Hint
Yarımadası Müslümanları tarafından büyük ölçüde takdir edilmektedir. Şiirleri dünya dillerinin çoğuna geniş çapta çevrilmiş ve çeşitli biçimlere aktarılmıştır. Mevlânâ, Amerika Birleşik Devletleri'nde "en popüler şair" ve "en çok satan şair" olarak tanımlanmıştır.
Eserlerini çoğunlukla Farsça yazmış fakat nadir de olsa bazen Türkçe, Arapça ve Yunanca da kullanmıştır. Bağlarbaşı'nda toplanan "Mesnevi" adlı eseri Fars dilinin en büyük şiirlerinden biri olarak kabul edilir. Eserleri İran'da ve Farsça konuşulan ülkelerde geniş çapta
okunmaktadır. Eserlerinin çevirileri özellikle Türkiye, Azerbaycan, ABD ve Güney Asya'da çok popülerdir. Şiirleri sadece Fars edebiyatını değil, Osmanlı
Türkçesi, Çağatayca, Urduca, Bengalce ve Peştuca dillerinin edebi geleneklerini de etkilemiştir.
Mevlânâ'nın bugün Afganistan toprakları içerisinde yer alan Belh kentinde, 1207 yılında doğduğu düşünülmektedir. Belh'den göç ettikten sonra, 21 yaşına geldiğinde, Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti olan Konya'ya yerleşmiş ve hayatının geri kalanını burada geçirmiştir. 17 Aralık 1273 tarihinde Konya'da ölmüştür.
İsmi hakkında
Tam adı, çağdaşı Sipahsalar tarafından Muhammed bin Muhammed bin el-Hüseyn el-Hatibi el- Belhi el-Bekri olarak ifade edilmiştir. Daha yaygın olarak ise, Celaleddin Muhammed
Rumi (Farsça: الدينجلال محمد رومی ) olarak bilinir. Celaleddin, "Dinin Haşmeti" anlamına
gelen Arapça bir addır. Belhî ve Rumî onun aidiyetini ifade edip, sırasıyla, "Belhli" ve "Romalı" anlamına gelir. İngilizcede adı kısaca Rumi olarak bilinmektedir.

Rum/Roma, Avrupa tarihinde bugün Bizans Anadolu'su denilen yerdir. Chicago Üniversitesinden, Rumi biyografisinde otorite kabul edilen yazar Franklin Lewis bu konuda şöyle der: "Bizans'a ya da doğu Roma İmparatorluğuna ilişkin olan Anadolu yarımadası Müslümanlar tarafından ancak nispeten yakın zamanda fethedildi ve hem de Müslüman Türk hükümdarların egemenliği altına girdiğinde bile, Araplar, Farslar ve Türkler tarafından şimdiye değin Rum coğrafi bölgesi olarak biliniyordu. Bu nedenle, Anadolu'da doğmuş veya Anadolu ile ilişkili olduğundan Rumi olarak bilinen bir dizi tarihi kişilik olup, Arapçadan gelen bu sözcük aslında 'Romalı' anlamına gelip burada Romalı ile kastedilen, Bizans İmparatorluğu uyruklu ya da yalnızca Anadolu'da yaşayan insanlar ya da burası ile ilgili şeylerdir."
Ayrıca "Roma Mollası" (Farsça: ملای روم) olarak da bilinirdi.
İran'da yaygın olarak Mevlânâ/Molânâ (Farsça: ◻◻◻◻ ◻◻◻ ◻◻◻◻◻◻
), Türkiye'de Mevlânâ olarak bilinir. Mevlânâ (Arapça: مولانا) Arapça kökenli bir kelime olup "efendimiz" anlamına gelir. Onunla ilgili olarak sık
kullanılan Mevlevi (Farsça: مولوی, Mevlevi/Movlevi) de Arapça kökenli olup "efendim" anlamına gelir.
Yaşamı Genel bakış
Mevlana, yerli Farsça konuşan ebeveynlerden aslen o zamanlar Harezm İmparatorluğu'nun bir parçası olan, ancak günümüzde Afganistan'da bulunan Belh'te doğdu. Doğumu Tacikistan'ın Vahş Nehri üzerindeki bir köy olan Vaşh ya da Afganistan'ın Balkh şehrinde olabilir.
Belh o zamanlar Fars kültürünün önemli bir merkeziydi ve Sufizm orada birkaç yüzyıl boyunca gelişti. Mevlana üzerinde babası dışında en önemli etkiler, İranlı şairler Attar ve Senai'dir. Mevlana onları över: "Attar ruhtu, Senai'nin gözleri kamaştı ve zamanla onların katarına bindik" ve başka bir şiirde söz eder: "Attar yedi Aşk şehrini geçti, Biz hala bir sokağın dönüşündeyiz" Babası
da Necmeddin Kübra'nın manevi soyuna bağlıydı.
Mevlana, yaşamının büyük bir bölümünü eserlerini ürettiği ve 1273'te
öldüğü Farslaşmış Selçuklu Sultanlığı altında yaşadı. Konya'da defnedildi ve türbesi ziyaret yeri oldu. Onun ölümü üzerine müritleri ve oğlu Sultan Veled, Sema töreni olarak bilinen Tasavvuf dansıyla ünlü (Semazenler Tarikatı olarak da bilinen) Mevlevi Tarikatı'nı kurdu. Babasının yanında toprağa verildi ve kalıntılarının üzerine bir türbe dikildi.
Şems ud-Din Ahmed Eflâki'nin 1318 ile 1353 arasında yazılmış Menāqib ul-
Ārifīn'indeki anlatımlar Mevlana hakkında hem söylenceler hem de gerçekler içerir ve bu biyografi dikkatle ele alınmalıdır. Örneğin, Mevlana hakkında en eksiksiz biyografinin yazarı olan Chicago Üniversitesi'nden Profesör Franklin Lewis, Mevlana'nın menkıbe biyografisi ve onun hakkındaki gerçek biyografi için ayrı bölümlere sahiptir.
Çocukluk ve göç
Mevlana'nın babası, Rumi takipçileri tarafından "Alimlerin Sultanı" olarak bilinen bir ilahiyatçı, hukukçu ve bir mistik olan Bahaeddin Veled'di. Sultan Veled'in İbadetnamesi ve Şemseddin Aflaki'ye (c.1286 - 1291) göre, Mevlana Ebu Bekir'in soyundandı. Ancak bazı modern bilim insanları bu savı reddetmektedirler. Rumi ya da babası için Harzemşah'tan anne soyunun olduğu savı da, aileyi kraliyetle ilişkilendirmek için tasarlanmış, tarihsel olmayan bir menkıbe olarak görülüyor ve kronolojik nedenlerle reddediliyor. Aile için sunulan en eksiksiz soy, ünlü Hanefi hukukçularına kadar uzanan altı ya da yedi kuşaktır.

Kaynaklarda Bahaeddin'in annesinin adını öğrenemiyoruz, yalnızca ondan "Māmi" diye söz ettiğini ve 1200'lere kadar yaşayan basit bir kadın olduğunu öğreniyoruz. Mevlana'nın annesi Mu'mina Hâtun'dur. Birkaç kuşak boyunca ailenin mesleği, nispeten
liberal Hanefi Maturidi okulunun İslami vaazlarıydı ve bu aile geleneği Mevlana da sürdürdü.
1215-1220 yılları arasında Moğollar Orta Asya'yı işgal ettiğinde, Bahaeddin Veled, tüm ailesi ve bir grup müridi ile batıya doğru yola çıkar. Üzerinde uzlaşılamayan menâkıbeye göre, Rumi en ünlü mistik İranlı şairlerden biri olan Attar ile İran'ın Horasan eyaletinde Nişabur kentinde karşılaşır ve Mevlana'nın manevi üstünlüğünü fark eder. Babasını önünde yürüyen oğlu için "İşte bir deniz ve ardından bir okyanus geliyor" der.
Attar çocuğa, ruhun maddi dünyaya karışması hakkında bir kitap olan Asrārnāme'sını verir. Bu buluşma on sekiz yaşındaki Mevlana'yı derinden etkilemiş ve daha sonra eserlerine esin kaynağı olmuştur.
Veled ve beraberindekiler Nişabur'dan Bağdat'a doğru yola çıkar ve birçok alim ve sufiyle karşılaşır. Bağdat'tan Hicaz'a gider ve hac yaparlar.
Kervanları Şam, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri ve Niğde'den geçer yedi
yıllığına Karaman'a yerleşirler; Rumi'nin annesi ve erkek kardeşi orada ölür. 1225 yılında Mevlana, Karaman'da Cevher Hatun ile evlenir. İki oğulları olur: Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi. Karısı ölünce Rumi yeniden evlenir ve ondan Amir Alim Çelebi ve Melike Hatun doğar.
Bahaddin 1 Mayıs 1228'de, büyük olasılıkla Anadolu hükümdarı Alaeddin Keykubad'ın daveti ile Konya'ya gelir ve Anadolu Selçuklu Sultanlığı'nın en batısındaki Konya'ya yerleşir.
Eğitimi ve Şems-i Tebrizi ile karşılaşmaları
Bahaddin bir medresenin başkanı idi ve öldüğünde, yirmi beş yaşındaki Rumi, molla olarak onun konumunu devraldı. Bahaddin'in öğrencilerinden biri olan Burhaneddin Mevlana'yı şeriat ve özellikle Mevlana'nın babasının Tarikatında 1240 a kadar eğitmeye devam etti.
Mevlana'nın kamusal yaşamı daha sonra başladı: Konya camilerinde fetvalar ve vaazlar veren bir İslam Hukukçusu oldu. Ayrıca Molvi (molla) olarak görev yaptı ve medresede ders verdi.
Bu dönemde Mevlana'nın Şam'a seyahat ettiği ve burada dört yıl geçirdiği söylenmektedir.
15 Kasım 1244'te derviş Şems-i Tebrizi ile tanışması yaşamını tümüyle değiştirdi. Rumi başarılı bir öğretmen ve hukukçudan bir çileciye dönüştü.
Şems, Ortadoğu'yu dolaşıp "arkadaşlığına dayanabilecek" biri için dua eder. Bir ses ona, "Karşılığında ne vereceksin?" der. Şems, "Başımı!" diye yanıt verir. Sonra ses, "Aradığınız kişi Konyalı Celaleddin'dir" der. 5 Aralık 1248 gecesi Mevlana ile Şems konuşurken şems arka kapıya çağrılır ve bir daha görünmemek üzere dışarı çıkar. Şems'in, Mevlana'nın oğlu Alaaddin'in onayı ile öldürüldüğü söylenir; eğer öyleyse, Şems gerçekten de tasavvufi dostluk ayrıcalığı için başını vermiştir.
Mevlana'nın Şems'e olan sevgisi ve Şems'in ölümünde yaşadığı yas, söylemini lirik şiirlerden oluşan Divan-ı Kebir'de buldu. Kendisi Şems'i aramaya çıktı ve tekrar Şam'a gitti. Orada anladı:

"    Neden aramalıyım? ben onunla
aynıyım.

Onun özü benim aracılığımla konuşuyor.
Kendimi arıyordum!

Daha sonraki yaşamı ve ölümü
Mevlana'nın kendisi gazel bestelemiş ve bunlar Divan-ı Kebir (Divan-ı Şems Tebrizi') de toplanmıştır. Mevlana, bir kuyumcu olan Salahaddin Zerkub'da yeni bir arkadaş buldu. O'nun ölümünden sonra da yazmanı ve öğrencisi Hüsameddin Çelebi, Mevlana'nın yol arkadaşı rolünü üstlendi. Bir gün ikisi Konya'nın dışındaki Meram bağlarında dolaşırken Hüssam, Rumi'ye aklındaki bir düşünceyi anlatır: "Senai'nin İlâhînâmesi ya da Attar'ın Mantik-ut-Tayr'ı gibi bir kitap yazacak olsaydın, pek çok ozana yol arkadaşı olur, Kalplerini sizin eserinizle doldururlar ve ona eşlik edecek müzikler bestelerlerdi." Mevlana gülümsedi ve Mesnevi'sinin ilk on sekiz satırının yazılı olduğu bir kağıt çıkardı, şöyle başlar:

"    Neyi ve anlattığı hikayeyi dinleyin,
Ayrılık nasıl da şarkı söylüyor...   

"
Hüsameddin, Rumi'ye daha fazla yazmasını rica etti. Mevlana hayatının sonraki on iki yılını Mesnevi'nin altı cildini Hüsameddin'e dikte ederek geçirdi.
Rumi Aralık 1273'te hastalandı; kendi ölümünü öngördü ve şu ünlü gazeli besteledi:

"    İçimde nasıl bir kral yoldaşım olduğunu nereden biliyorsun?
Altın yüzüme bakma, çünkü demir bacaklarım var   

"
Mevlana 17 Aralık 1273'te Konya'da öldü. Ölümüne Konyalılar tarafından yas tutuldu, cenazesi taşınırken yerel Hristiyanlar ve Yahudiler, veda etmek için bir araya gelen kalabalığa
katıldı. Mevlânâ'nın ölüsü, babasının cenazesinin yanına defnedilmiş ve defnedildiği yerin üzerine olağanüstü bir türbe olan Yeşil Türbe (Mevlâna Müzesi) dikilmiştir. Onun kitabesi şöyledir:

"    Öldüğümüzde mezarımızı toprakta aramayın. Onu erkeklerin kalbinde bulun.    "
Selçuklu kraliçesi Gücü Hatun, Rumi'nin yakın arkadaşıydı. Konya'daki türbesinin yapımına sponsor oldu. 13. yüzyıldan kalma Mevlâna Türbesi, camisi, dans salonu, okulları ve dervişlerin yaşam alanları ile bu güne kadar bir hac yeri olmayı sürdürüyor ve olasılıkla her büyük dinin izleyicileri tarafından düzenli olarak ziyaret edilen en popüler hac yeridir.
Öğretileri
Divan-ı Kebirden Bir kopya, 1503.
Fars edebiyatının diğer mistik ve tasavvufi şairleri gibi Mevlana'nın şiiri de dünyayı saran aşktan bahseder. Mevlana'nın öğretileri aynı zamanda Şems'in peygamberliğin özü olarak alıntıladığı Kuran ayetinde özetlenen ilkeleri ifade eder: "Ondan başka ilah olmadığını bilin ve günahınız için bağışlanma dileyin" (Kur'an 47:19).

Şems'e atfedilen tefsirde, ayetin ilk kısmı insanlığa tevhid bilgisini, ikinci kısmı ise kendi varlığını inkâr etmelerini emreder. Mevlana'ya göre tevhid, en eksiksiz şekilde aşkla yaşanır ve sevgiyi "yandığında, Ebedi Sevgili dışında her şeyi yakan alev" olarak nitelendirir. Mevlana'nın bu ideale ulaşma arzusu, Mesnevi'de açıkça görülmektedir:

نامی و مُردم جمادی از Farsça: شدم
برزدم حيوان بە مُردم نما وز شدم آدم و حيوانی از مُردم
شدم؟ کم مردن ز کی ترسم چە پس بشر از بميرم ديگر حملە´
پر و بال ملائک از برآرم تا
جو ز جستن بايدم هم ملک وز وجهە الا هالک شیء کل
شوم پران ملک از ديگر بار شوم آن نايد وهم اندر آنچ
ارغنون چون عدم گردم عدم پس راجعون اليە انا کە گويدم    Cemad (cansız) haline öldüm ve bitki oldum, Bitkisel duruma öldüm ve hayvanlığa ulaştım, Hayvan durumuna öldüm ve insan oldum,
O zaman neden korkmalıyım ölmekten?, asla daha az olmadım. Bir sonraki hücumda (ileri) insan doğasına öleceğim,
Başımı ve kanatlarımı kaldırayım (ve uçayım) diye melekler arasında,
Ve ben de atlamalıyım meleğin ırmağından, Yüzü dışında her şey yok olur,
Yine melekten kurban olurum.
Hayal gücüne gelemeyen şey olacağım,
O zaman yok olacağım; yokluk bir org gibi bana diyor ki,

Şüphesiz dönüşümüz O'nadır.


Mesnevi, fablları, günlük hayattan sahneleri, Kuran vahiyi ve tefsirlerini ve metafiziği geniş ve karmaşık bir duvar halısı gibi dokumaktadır; Celâleddin Rumi, Zülkarneyn'in doğu yolculuğunu anlatır. Kahraman, tüm dağların "anası" olan, zümrütten yapılmış ve toprağın altında damarlarla tüm Dünya'yı çevreleyen bir halka oluşturan Kaf Dağı'na çıkar. Dağ Zülkarneyn'in ricası
üzerine depremlerin kökenini şöyle açıklar: "Allah dilerse dağın bir damarı zonkluyor ve böylece deprem oluyor". Zülkarneyn dağın başka bir yerinde Kıyamet için sura üflemeye
hazır İsrafil (başmelek Raphael) ile karşılaşır.
Rumi, müziğin, şiirin ve dansın Tanrı'ya ulaşmanın bir yolu olarak kullanılmasına tutkuyla inanıyordu. Rumi'ye göre müzik, adananların tüm varlıklarını ilahi olana odaklamalarına ve bunu o kadar yoğun bir şekilde yapmalarına yardımcı oldu ki, ruh hem yok edildi hem de yeniden
dirildi. Dönen Dervişlerin pratiğinin ritüel bir biçime dönüşmesi bu fikirlerden oldu. Onun öğretileri, oğlu Sultan Veled'in tertip ettiği Mevlevilik tarikatının temeli oldu.
Rumi, Sema'yı müzik dinleyerek ve kutsal dansı çevirerek veya yaparak teşvik etti. Mevlevi geleneğinde semā ', akıl ve sevgi yoluyla Kusursuz Olan'a yapılan mistik bir yükseliş yolculuğunu temsil eder. Arayış bu yolculukta sembolik olarak hakikate yönelir, aşkla büyür, egoyu terk eder, hakikati bulur ve Kusursuz'a ulaşır. Arayış bu manevi yolculuktan daha büyük bir olgunlukla, inanç, ırk, sınıf ve millet ayrımı yapmaksızın tüm yaradılışı sevmek ve hizmet etmek üzere döner.
Mevlana, Mesnevi'deki diğer ifadelerde de evrensel aşk mesajını ayrıntılı bir şekilde açıklar:

"    Sevenin davası diğer bütün sebeplerden ayrıdır
Aşk, Tanrı'nın gizemlerinin usturlabıdır.   

"
Mevlana'nın en sevdiği müzik aleti ney idi.

Büyük çalışmaları
Rumi ve Şems-i Tebrizi'yi tasvir eden bir Osmanlı el yazması.
Mevlana'nın şiiri genellikle çeşitli kategorilere ayrılır: Divan'ın dörtlükleri (rubayāt) ve kasideleri (gazel), Mesnevi'nin altı kitabı. Düzyazı eserler, Söylemler, Mektuplar ve Yedi Vaaz'a ayrılmıştır.
Şiirleri
Mevlana'nın en bilinen eseri Maṭnawīye Ma'nawī'dir (Manevi Beyitler ; Farsça: مثنوی معنوی) dir. Altı ciltlik şiir, Fars Tasavvuf edebiyatının zengin geleneği içinde seçkin bir yere sahiptir ve genellikle "Farsça Kuran" olarak anılır. Birçok yorumcu onu dünya edebiyatının en büyük mistik şiiri olarak kabul etmiştir. Her biri bir iç kafiyeli beyitten oluşan yaklaşık 27.000 satır
içerir. Mesnevi şiir türünde farklı ölçüler kullanılabilse de, Mevlana şiirini besteledikten sonra kullandığı ölçü, mesnevi vezni haline geldi. Bu ölçünün bir mesnevi şiiri için kaydedilen ilk kullanımı, 1131-1139 yılları arasında Girdkuh'un Nizari İsmaili kalesinde gerçekleşti. Muhtemelen Attar ve Rumi gibi mistikler tarafından bu tarzda sonraki şiir için zemin hazırlamıştır.
Mevlana'nın diğer önemli eseri Dīwān-e Kabīr veya Dīwān-e Shams-e Tebrizī dir. Farsça yaklaşık
35.000 beyit ve 2000 dörtlüğün yanı sıra, Divan Arapça 90 Gazel ve 19 dörtlük, Türkçe birkaç düzine kadar beyit (çoğunlukla Farsça ve Türkçe karışık makaronik şiirler) ve Yunanca 14 beyit içerir.
Nesirleri
Fihi Ma Fihi (İçindeki içindedir), Mevlana'nın müritlerine çeşitli vesilelerle verdiği yetmiş bir konuşmanın kaydını sunar. Çeşitli müritlerinin notlarından derlenmiştir. Farsça'dan bir İngilizce çeviri ilk olarak AJ Arberry tarafından Rumi'nin Söylemleri (New York: Samuel Weiser, 1972) olarak yayınlandı ve Wheeler Thackston'ın ikinci kitabının bir çevirisi, Sign of the Unseen (Putney, VT: Threshold Books, 1994)). Fihi ma fihi'nin üslubu konuşma diline özgüdür ve orta sınıf erkek ve kadınlara yöneliktir ve sofistike kelime oyunundan yoksundur.
Majāles-e Sab'a (Yedi meclis) yedi Farsça vaazı veya yedi farklı mecliste verilen konferansları içerir. Vaazların kendileri, Kuran ve Hadis'in daha derin anlamı hakkında bir yorum sunar. Vaazlar ayrıca Sena'i, 'Attar ve Rumi'nin kendisi de dahil olmak üzere diğer şairlerin şiirlerinden alıntılar içerir. Eflaki'nin aktardığına göre, Şems-i Tebrizî'den sonra Mevlana ileri gelenlerin, özellikle de Salâheddîn Zerkûb'un ricası üzerine hutbeler vermiştir. Farsça'nın üslubu oldukça basittir, ancak Arapça ve tarih bilgisi ve hadislerden yapılan alıntılar, Mevlana'nın İslami bilimlerdeki bilgisini gösterir. Onun tarzı, Sufiler ve manevi öğretmenler tarafından verilen konferansların türünün tipik bir örneğidir.
Makatib (veya Maktubat Farsça: مکتوبات) Mevlânâ'nın müritlerine, aile fertlerine, devlet ve nüfuz adamlarına yazdığı Farsça mektupların toplamıdır . Mektuplar, Mevlana'nın aile üyelerine yardım etmek ve çevrelerinde büyümüş bir mürit topluluğunu yönetmekle çok meşgul olduğunu kanıtlıyor. Sözü geçen iki eserin (dersler ve vaazlar) Farsça üslubundan farklı olarak, mektuplar bilinçli olarak incelikli ve risale niteliğinde olup, soylulara, devlet adamlarına ve krallara yönelik yazışma beklentilerine uygundur.
Dini bakış açısı
Rumi, İbn Arabi türünden İslam filozofları sınıfına ilişkindir. Bu aşkın filozoflar, Müslüman dünyasındaki geleneksel irfan, felsefe ve teozofi okullarında sıklıkla birlikte incelenirler.

Mevlana, teozofisini (aşkın felsefeyi) şiirlerinin ve öykülerinin boncuklarına bir ip gibi yerleştirir. Onun ana noktası ve vurgusu varlığın birliğidir.
Mevlana'nın Müslüman bir alim olduğu ve İslam'ı önemsediği yadsınamaz. Bununla birlikte, manevi vizyonunun derinliği, dar anlayışlı mezhep kaygılarının ötesine geçti. Bir dörtlük okur:

است يکی ديوانە و عاقل طلب راه در Farsça: است يکی بيگانە و خويش عشق یشيوه در
دادند جانان وصل شراب کە را آن است يکی بتخانە و کعبە او مذهب در    Arayıcının yolunda, bilgeler ve çılgınlar birdir. Aşk yolunda akraba ve yabancı birdir.
Sevgilinin birliğinin şarabını verdikleri, Onun yolunda Kâbe ile putlar yurdu birdir.
—Quatrain 305   

Kuran'a göre Muhammed Allah tarafından gönderilen bir rahmettir. Bununla ilgili olarak Rumi şöyle der:
"Muhammed'in Nuru, dünyada bir Zerdüşt'ü ya da Yahudi'yi terk etmez. Onun iyi talihinin gölgesi herkesin üzerine parlasın! O, saptırılanların hepsini çölden yola çıkarır."
Ancak Rumi, İslam'ın üstünlüğünü şu sözlerle öne sürer:
"Muhammed'in nuru bin (ilmin) nuru oldu, bin dal oldu ki, dünya da âhiret de uçtan uca ele geçirildi. Muhammed böyle bir tek daldan perdeyi yırtarsa, binlerce keşiş ve rahip bellerinden batıl inanç ipini yırtarlar."
Mevlana'nın şiirlerinin çoğu, dıştan dini riayetin önemini ve Kuran'ın önceliğini öne sürer.

"    Allah'ın Kuran'ına kaçın, ona sığının
orada peygamberlerin ruhları birleşir. Kitap peygamberlerin durumunu aktarır Majestelerinin saf denizinin o balıkları.   



"
Rumi şöyle diyor:
Ömrüm oldukça Kuran'ın kuluyum.
Seçilmiş olan Muhammed'in yolunun toprağıyım.
Eğer biri benim sözlerimden bunun dışında bir şey alıntılarsa, Ondan ayrıldım ve bu sözlere kızdım.
Rumi ayrıca şunları da belirtir:

"    "İki gözümü bu dünya ve öbür dünya [arzularından] "diktim" - bunu Muhammed'den
öğrendim."    "
Mesnevi'nin ilk sayfasında Mevlana şöyle diyor:
"Hadha kitâbu 'l-mesnevî ve huve uSûlu uSûli uSûli 'd-dîn ve keşşâfu 'l-kur'ân."</br> "Bu, Mesnevi'nin kitabıdır ve (İslam) Dininin köklerinin kökleridir ve Kuran'ın Açıklayıcısıdır."
19. yüzyıl İran'ının en önemli filozoflarından biri olan Hadi Sabzavari, Mesnevi ile İslam arasında şu bağlantıyı kurar:

Bu, [Kur'an'ın] ayetli tefsiri ve onun esrarengiz gizemi üzerine bir tefsirdir. ......
Kur'an'ın hazinesinde avlanmaya gelince, onda tüm [Kur'an'ın] eski felsefi bilgeliği bulunabilir; [Mesnevî] tümüyle belagatli bir felsefedir.
Gerçekte, şiirin inci söylemi, İslam'ın Yasa Hükmündeki şeriatı ile Tasavvuf ṭarīkatı ve
İlahi hakikat'ı birleştirir. Yazarın başarısı, İlahi güç, içgörü, ilham ve aydınlanmayı Yasa, Yol ve Hakikat'i eleştirel akıl, derin düşünce, parlak bir doğal mizaç ve sahip olduğu karakter bütünlüğünü içerecek biçimde bir araya getirmesindedir.
Seyyid Hüseyin Nasr şöyle diyor:
Bugün İran'da Rûmî üzerine yaşayan en büyük otoritelerden biri olan Hâdî Hâ'irî, yayınlanmamış bir eserinde, Dîvân'ın ve Mesnevî'nin 6.000 kadar ayetinin, Kur'an ayetlerinin Fars şiirine pratikte doğrudan çevirileri olduğunu göstermiştir.
Mevlânâ, Dîvân'ında şöyle der:
Sufi, Ebu Bekir gibi Muhammed'e tutunur.
Mesnevisi, büyük ölçüde Kuran ve hadislerden türetilen fıkra ve öykülerin yanı sıra günlük öyküler içerir.
Legalite ve eleştiriler
Kürt asıllı Türk–Amerikan araştırmacı ve yazar Edip Yüksel, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'yi öykülerindeki müstehcenlik, İslam'daki tevhit inancına aykırılık ve Allah'tan vahiy aldığı biçimindeki söylemleri dolayısıyla eleştirmiştir.
Orta Çağ ve Selçuklu tarihçisi Prof. Dr. Mikail Bayram, Mevlânâ ile Ahî Evran mücadelesine değinmekte ve Mevlânâ'yı Moğollardan (İlhanlılar'dan) maaş alan bir İlhanlı ajanı olmakla ve kendi öz oğlunu öldürmekle suçlamaktadır. Ona göre Ahî Evran ile Nasreddin Hoca aynı kişidir ve Mevlânâ aynı zamanda; büyük bir devlet adamı, din bilgini, filozof, Ahî teşkilatı ve kesin olmamakla birlikte Anadolu'da Moğol direnişinin örgütleyicisi olan Nasreddin Hoca'nın katilidir.
Mikail Bayram, Şems-i Tebrîzî'nin de bir Moğol ajanı olduğunu, kendisinin Anadolu'ya gelerek önce Kayseri'ye, ardından da Konya'ya giderek Mevlânâ ile bağlantı kurduğunu
belirtir. Ayrıca, Anadolu'nun Moğol istilası ile başının belada olduğu ve birçok ilim adamının öldürüldüğü bunalımlı bir dönemde Mevlânâ ve çevresindekilerin herhangi bir zarar görmediğini söyleyen Bayram, Mevlânâ'nın bazı eserlerinde Moğollara boyun eğmenin ve onlara hoşgörü gösterilip daha çok kan dökülmesine engel olmanın gerekli olduğunu yazdığını söyler. Mikail Bayram, Mevlânâ'nın Türk olmadığını anımsatarak Türklerden nefret ettiğini de ekler.
Mikail Bayram, Mevlânâ'yı Kur'an ve İslam peygamberi Muhammed ile rekabete girmekle de suçlamakta ve Mesnevî'nin ilk sayfasında yer alan "Bu, Mesnevî'nin kitabıdır ve dininin köklerinin kökleridir ve Kur'an'ın açıklayıcısıdır." söylemlerini şöyle aktarmaktadır:
"Bu, Mesnevî'nin kitabıdır ve dininin köklerinin kökleridir ve Kur'an'dır."
İlahiyatçı yazar Mustafa İslamoğlu, günümüzde İslam dünyasında Kur'an'dan sonra sahipleri tarafından Allah tarafından yazdırıldığı söylenen 6 adet kitaptan ve bunların İslam'dan ayrılan birer din olarak değerlendirilebileceklerinden söz ederek, Türkiye coğrafyasından Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ve Said Nursî'yi bunlara örnek olarak vermektedir.

Evrensellik
Şahram Şiva, "Rumi, son derece kişisel ve genellikle kafa karıştırıcı kişisel büyüme ve gelişme dünyasını çok açık ve doğrudan bir biçimde dile getirebiliyor. Kimseyi incitmez ve herkesi içine alır    Bugün Rumi'nin şiirleri kiliselerde, sinagoglarda, Zen manastırlarında ve ayrıca New York
kent merkezindeki sanat/performans/müzik sahnesinde duyulabiliyor."
Birçok modern Batılı için onun öğretileri, tasavvuf felsefesine ve pratiğine en iyi girişlerden biridir. Batı'da Şahram Şiva, yaklaşık yirmi yıldır Mevlana'nın şiirlerinin çevirilerini öğretiyor, icra ediyor ve paylaşıyor ve Mevlana'nın mirasının dünyanın İngilizce konuşulan bölgelerinde yayılmasına neden oldu.
Profesör Majid M. Naini'ye göre, "Rumi'nin yaşamı ve dönüşümü, tüm din ve kökenlerden insanların bir arada barış ve uyum içinde yaşayabileceğinin gerçek tanıklığını ve kanıtını sağlar. Rumi'nin vizyonları, sözleri ve yaşamı bize iç huzura ve mutluluğa nasıl ulaşacağımızı öğretiyor, böylece sonunda sürekli düşmanlık ve nefret akışını durdurabilir ve gerçek küresel barış ve uyumu yakalayabiliriz."
Rumi'nin çalışmaları Rusça, Almanca, Urduca, Türkçe, Arapça, Bengalce, Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca dahil olmak üzere dünyanın birçok diline çevrildi ve konserler, atölye çalışmaları, okumalar, dans gösterileri ve diğer sanatsal kreasyonlarda sergilendi. Rumi'nin şiirinin Coleman Barks tarafından yapılan İngilizce uyarlamaları dünya çapında yarım milyondan çok sattı ve Rumi, Amerika Birleşik Devletleri'nde en çok okunan şairlerden biridir. Şahram Şivanın "Rending the Peçe: Rumi'nin Edebi ve Şiirsel Çevirileri" kitabı (1995, HOHM Press) Benjamin Franklin Ödülü'nün sahibidir.
Mevlana şiirlerinin kayıtları ABD'nin Billboard'un En İyi 20 listesine girdi. Amerikalı yazar Deepak Chopra'nın Mevlana'nın aşk şiirlerinin Fereydoun Kia'nın yaptığı çevirilerin
editörlüğünü yaptığı seçkiyi Madonna, Goldie Hawn, Philip Glass ve Demi Moore gibi Hollywood simaları seslendirdi.
Mevlana ve türbesi, 1981-1994 yıllarında basılan 5000 lik Türk Lirası banknotların arka yüzünde betimlenmiştir.
Kuzey Hindistan'da, Lucknow'da Rumi Kapısı olarak bilinen ünlü bir simge yapı vardır. Lucknowlu Hint sinemacı Muzaffar Ali, Rumi ve Amir Husrev'in eserlerinden yola çıkarak konserler sunan ve şairlerin yaşamları arasındaki paralellikleri öne çıkaran Rumi Hüsrev Diyarında (2001) adlı bir belgesel yaptı.
İrani dünya

"    Arapça kulağa daha hoş gelse de Farsça söyle—Aşkın başka birçok lehçesi vardır.    "
Rumi ve İran arasındaki bu kültürel, tarihi ve dilsel bağlar, Rumi'yi İran'da ikonik bir şair yaptı. Mevlana'nın şiirleri İran'daki birçok kentin duvarlarında sergilenmekte, Farsça müzikle söylenmekte ve okul kitaplarında okunmaktadır.
Rumi'nin şiiri, klasik İran ve Afgan müziğinin çoğunun temelini oluşturur. Şiirinin çağdaş klasik yorumları İranlı Muhammed Rıza, Şehram Nazeri, Davud Azad ve Afganistanlı Muhammed Haşim Çeşti tarafından yapılmıştır.

Mevlevi Sufi Tarikatı; Rumi ve Türkiye
Mevlevi tarikatı, Mevlevi'nin ölümünden sonra 1273 yılında müritleri tarafından kurulmuştur. Tarikatın ilk halefi, 1284'te Rumi'nin genç ve yaşamda kalan tek oğlu Sultan Veled'in (1312'de öldü) ölümünden sonra, halk arasında mistik Mesnevi Rebabname'nin yazarı Hüsameddin Çelebi idi. Tarikatın liderliği o zamandan beri kesintisiz olarak Konya'da Mevlana'nın ailesinde tutuldu. Semazenler olarak da bilinen Mevlevi
Sufileri, zikirlerini Sema biçiminde gerçekleştirmeye inanırlar.
Geleneğe göre, en sevdiği enstrüman ney olmasına karşın, Mevlana'nın kendisi rebāb çalan önemli bir müzisyendi. Sema'ya eşlik eden müzik, Maṭnawī ve Dīwān-e Kabīr'den ya da Sultan Veled'in şiirlerinden oluşur. Mevlevilik, Osmanlı İmparatorluğu'nda köklü bir Sufi tarikatıydı ve tarikatın üyelerinin çoğu, Halifeliğin çeşitli resmî görevlerinde görev yaptı. Mevleviliğin merkezi Konya
idi. İstanbul'da semā'nın halka açık olarak yapıldığı Galata Kulesi yakınında bir de Mevlevi dergahı vardır. Mevlevi tarikatı her kökenden insanı davet eder:

"    Gel, gel, her kimsen Kafir, putperest, ateşe tapan
Bin kere bozmuş olsan da gel
Gel, yine gel.
Bizimki bir umutsuzluk kervanı değil.'   






"

Mevlana'nın Konya'daki mezarı.
Osmanlı döneminde Mevlevi, hepsi Galata Mevlevihanesi'nde gömülü olan Şeyh Galib, Ankaralı İsmail Rusuhi Dede, Esrar Dede, Halet Efendi ve Gavsi Dede de dahil olmak üzere çok sayıda önemli şair ve müzisyen yetiştirmiştir.) Mevlevi müziğinde özellikle ney müziği önemli bir yer tutar.
Modern, laik Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla birlikte Mustafa Kemal Atatürk, dini kamu alanından çıkarmış ve onu yalnızca kişisel ahlak, davranış ve inançla sınırlandırmıştır. 13 Aralık 1925'te bütün tekkeler ve zaviyeler ile ziyaret yapılan hürmet merkezlerini kapatan bir yasa çıkarıldı. Yalnızca İstanbul'da 250'den çok tekke ve çeşitli cemiyetlerin bir araya geldiği küçük merkezler vardı; bu yasa tasavvuf tarikatlarını feshetti, tasavvufi ad, unvan ve unvanlarına ilişkin giysilerin kullanılmasını yasakladı, tarikatların malvarlığına el koydu, tören ve toplantılarını yasakladı. Yasa, Tarikatları yeniden kurmaya çalışanlara da cezalar verdi. İki yıl sonra, 1927'de Konya'daki Mevlâna Türbesi'nin Müze olarak yeniden açılmasına izin verildi.
1950'lerde Türk hükûmeti Konya'da Semazenlerin yılda bir kez gösteri yapmasına izin vermeye başladı. Mewlānā festivali Aralık ayında iki hafta boyunca yapılır; bunun doruk noktası 17 Aralık'ta, Mevlana'nın Urs'u (Rumi'nin ölüm yıl dönümü), Mevlana'nın Tanrı ile birleştiği gece olan Šabe Arūs (عروس شب) (Farsça "evlilik gecesi" anlamına gelir) olarak adlandırılır. 1974'te Semazenlerin ilk kez Batı'ya seyahat etmelerine izin verildi. 2005 yılında UNESCO, Türkiye'nin "Mevlevi Sema Töreni"ni İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Başyapıtlarından biri olarak ilan etmiştir.

Dini mezhep
Edward G. Browne'ın belirttiği gibi, en önde gelen üç mistik İranlı şair
Rumi, Senai ve Attar'ın tümü Sünni Müslümanlardı ve şiirleri ilk iki halife Ebu Bekir ve Ömer bin Hattâba övgüler içerir. Annemarie Schimmel'e göre, Şii yazarlar arasında Mevlana ve Attar gibi önde gelen mistik şairleri kendi saflarına katma eğilimi, 1501'de Safevi İmparatorluğu'nda Oniki İmamcı Şia'nın devlet dini olarak tanıtılmasından sonra daha da güçlendi.
Sekiz yüzüncü yıl kutlamaları
Afganistan'da Mavlânâ, Türkiye'de Mevlâna, İran'da Molavî olarak bilinir .
UNESCO, Afganistan, İran ve Türkiye Daimi Delegasyonlarının önerisi ve "insanların düşüncesinde barışın savunmasını inşa etme" misyonuna uygun olarak yönetim kurulu ve Genel Kurul tarafından onaylanarak 2007'de Mevlana'nın sekiz yüzüncü doğum yıl dönümü kutlamalarıyla ilişkilendirildi. UNESCO'daki anma, 6 Eylül 2007'de gerçekleşti; UNESCO, Mevlana'nın düşünce ve ülkülerini araştırmak ve yaymakla uğraşanları cesaretlendirmek amacıyla Mevlana adına madalya bastı.
30 Eylül 2007'de İran'da Mevlana anısına ülke genelinde okul zilleri çalındı. Yine o yıl İran, 26 Ekim - 2 Kasım tarihleri arasında Mevlana Haftası düzenledi. Tahran'da uluslararası bir tören ve konferans düzenlendi; etkinliğin açılışını İran cumhurbaşkanı ve parlamento başkanı yaptı.
Etkinliklere yirmi dokuz ülkeden bilim insanı katıldı ve konferansta 450 makale sunuldu. İranlı müzisyen Şehram Nazıri, Rumi başyapıtları üzerine yaptığı ünlü çalışmaları nedeniyle 2007 yılında Légion d'honneur ve İran Müzik Evi Ödülü'ne layık görüldü. 2007, UNESCO tarafından "Uluslararası Mevlana Yılı" ilan edildi.
Yine 30 Eylül 2007'de Türkiye, Mevlana'nın sekiz yüzüncü doğum gününü, kırk sekiz kamerayla televizyonda yayınlanan ve sekiz ülkede canlı yayınlanan dev bir semā ritüeli ile kutladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan Ertuğrul Günay, "Tarihin en büyük sema gösterisi olan bu törene üç yüz dervişin katılması planlanıyor" dedi.
Mevlana İncelemeleri
Mevlana Rumi Dergisi her yıl Exeter Üniversitesi Fars ve İran Çalışmaları Merkezi
tarafından Lefkoşa'daki Rumi Enstitüsü ve Cambridge'deki Arketip Kitapları ile işbirliği içinde yayınlanmaktadır. İlk cilt 2010 yılında yayınlandı ve o zamandan beri her yıl çıkıyor. Derginin baş editörü Leonard Lewisohn'a göre: "Bir dizi önemli İslam şairi, önem ve çıktı
açısından Dante, Shakespeare ve Milton gibi şairlerle kolayca rekabet etseler de, Batı'da bu zamana değin yalnızca marjinal bir edebi üne sahiptirler, çünkü Arap ve Fars düşünürler, yazarlar ve şairler, Batı Kanonunun büyük anlatısının yanı sıra önemsiz, anlamsız, bayağı yan gösteriler olarak kabul edilir. Mevlana Dergisi'nin amacı, Batı edebiyat tasavvurunun yaptığı küçük bir hatadan çok daha önemli bir şey olan dünya edebiyatına yönelik bu dikkatsiz yaklaşımı düzeltmektir."
Çeviri tartışması
Akademisyenler ve Mevlana bilginleri, Batı dünyasındaki popüler Mevlana çevirilerinin çoğu zaman kuşkulu nitelikte olduğunu ve birçok hata ve yanlış çeviri içerdiğini uzun süredir iddia etmektedirler. Rumi'nin İngilizce çevirilerinin çoğu bilim insanları ve hem de İranlı okuyucular tarafından değil, Reynold A. Nicholson ve Arthur John Arberry gibi bilginler tarafından Viktorya dönemi çevirilerini yeniden yazan şairler tarafından yapılmıştır. Bu konu New Yorker'ın "İslam'ın Mevlana Şiirinden Silinmesi" başlıklı makalesinde vurgulanmıştır. Konuyla ilgili bir Twitter ileti dizisi @PersianPoetics kullanıcısı tarafından #rumiwasmuslim hashtag'i yayınlandığında viral hale

geldi. Konu o zamandan beri geniş çapta ele alındı ve El Cezire ve diğer yayın organlarında yayınlandı.
Mihrî Hatun
Mihrî Hatun (d. 1460/1461, Amasya – 1506, Amasya), Zeynep Hatun'la birlikte adı bilinen ilk Türk kadın şairlerindendir. 1985'te ismi Venüs'te bir kratere verilmiştir.
Hayatı
1460 ya da 1461'de Amasya'da doğdu ve 1506'da yine burada öldü. Asıl adı Mihrünnisa ya da Fahrünnisa'dır. "Mihrî" mahlasını kendisi de bir şair olan babası Mehmet Çelebi bin Yahya'dan (Belâyî) aldı. Hiç evlenmedi.
15. yüzyılda yaşamış olan Mihri Hatun, kendisi de "Belayi" mahlasıyla şiir yazan bir Osmanlı kadısının kızıdır. Kültür düzeyi yüksek bir ailede yetişen Mihri Hatun yaşadığı dönemde saygı duyulan edilen bir şair olmayı başarmıştır.
Sultan II. Bayezid ve oğlu Şehzade Ahmed'in Amasya Valiliği sırasında kentte toplanan bilgin ve sanatkarların meclislerine katıldı.
Güzelliğiyle bölgede ün salan Mihrî Hatun, sade bir dille yazdığı kaside ve gazelleriyle tanınır. Diğer divan şairi kadınlardan aşkı çekinmeden kullanmasıyla ayrılır. Şairi Necati Bey'i kendisine örnek aldığı, şiirlerini Necati Bey'e gönderip fikrini öğrenmeye çalıştığı iddiaları da vardır.
Söylentilere göre Necati Bey ile aralarında duygusal yakınlaşma vardı. Ayrıca
şiirlerinde, Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Sinan Paşazâde İskender Çelebi'ye duyduğu aşka dair ipuçlarına da rastlanır.
Yetiştirdiği şairler arasında Ani Hatun da vardır.
Divanı, 1967'de Moskova'da basıldı. Türkiye'de 2007'de basıldı (Mihri Divanı, Mehmet Aslan, Amasya Valiliği Kültür Yayınları).
Eserlerinden örnekler Gazel
Ben umardım ki seni yâr-ı vefâ-dâr olasın Ne bileydim ki seni böyle cefâ-kâr olasın
Hele sen kaaide-î cevrde eksik komadın Dostluk hakkı ise ancağ ola var olasın
Reh-i âşkında neler çektüğüm ey dost benim Bilesin bir gün ola aşka giriftâr olasın
Sözüme uymadın ey asılası dil dilerim Ser-i zülfüne anın âhiri ber-dâr olasın
Sen ki cân gül-şeninin bi gül-i nev-restesisin Ne revâdır bu ki her hâr ü hasa yâr olasın
Beni âzâde iken aşka giriftâr itdin Göreyim sen de benim gibi giriftâr olasın

Bed-duâ etmezem ammâ ki Huda'dan dilerim Bir senin gibi cefâ-kâra hevâ-dâr olasın
Şimdi bir hâldeyüz kim ilenen düşmanına Der ki Mihrî gibi sen dahi siyeh-kâr olasın
Hakkında yazılan kitaplar
•    Didem Havlioğlu, Mihri Hatun: Performance, Gender-Bending and Subversion in Ottoman Intellectual History, Syracuse University Press, 2017, ISBN 9780815635376 (İngilizce)
•    Meryem Aybike Sinan, Mihri Hatun: Kelimelerin Sultanı, Nesil Yayınları, 2015, ISBN 9786051626826
•    Sennur Sezer, Türk Safo'su Mihri Hatun, Kapı Yayınları, 2005, ISBN 9789758950508
Muhyiddin Abdal
Muhyiddin Abdal, Türk hurufi şairdir. 16.yüzyıl kaynaklarında ismi geçer. Hacı Bektaş-ı
Veli, Otman Baba ve Balım Sultan gibi mutasavvıflardan bahseder. Edirne ile Kırklareli arasındaki Çöke'de yaşamış olduğu söylenir. "Muhyiddin Baba Türbesi Mezarı" da buradadır. Prof.Dr. Şükrü Elçin'e göre Muhyiddin Abdal'ın ölüm tarihi 1529'dur. Bektaşî ulularından biri olarak kabul edilmektedir. Hece vezni ile Hurufi anlayışta yazdığı şiirlerini küçük bir divanda toplamıştır.
Muhyidin Abdal'ın "İnsan İnsan" adlı şiiri Fazıl Say tarafından bestelendi ve İlk Şarkılar albümünde yer aldı.
Mustafa Zekai
Mustafa Zekai (ö. 1812) Türk divan edebiyatı şairi.
Hayatı
Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Üsküdar'da doğmuştur.
Bir müddet Divan-ı Hümayun Kalemi'ne devam etmişse de, babasının vefatından sonra memuriyeti bırakmıştır.
İstanbul'da Ümmi Sinan Tekkesi şeyhliği yapmış ve "Şeyh Mustafa Zekai" adıyla bilinmiştir. Hicri tarihle 1227 yılında (1812) ölmüştür.
Eseri
Mustafa Zekai Cumhuriyet döneminin edebiyat tarihlerinde "devrin orta derecenin üstüne çıkamayan şairlerinden" olarak değerlendirilmiştir.
Eski tezkirelerde de kendisinden "vasat" bir şair olarak bahsedildiği görülür. Divanında yaklaşık 120 gazel, 30 kaside ve birkaç diğer şiir bulunuyor.
Divanının 10 yazma nüshası bilinmektedir.
Divanı Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yapılan bir yüksek lisans tezine konu edilmiştir.
Nâbî
Yusuf Nâbi, (Osmanlı Türkçesi: نابی) Nabî, d. 1642; Urfa - ö. 13 Nisan 1712; İstanbul), Divan Edebiyatı şairi. Nâbi, "halk deyişleriyle bezeli dâhiyane gazelleri, yaşadığı döneme dair eleştirileri ve sayısız önemli olayı konu alan beyitleriyle bilinirdi."
IV. Mehmed'in Edirne sarayına gidişinde yanına aldığı şair bunun yanında padişahın av partilerine katılmış 1672'de Lehistan Seferi'nde bulunarak Kamaniçe'nin fethi üzerine ilk müstakil eseri
olan Fetihnâme-i Kamaniçe'yi kaleme aldı. 1679 yılında gittiği hac dönüşünde Mustafa Paşa'ya

kethüda olan Nâbî, hac yolculuğunu anlattığı Tuhfetü'l-Harameyn adlı eserini bu dönemde yazdı.
Halep'te kaldığı sırada burada doğan oğlu Ebulhayr için 1701 yılında Hayriyye'yi nazmetti. Halep'te iken devletin merkezinde olup bitenleri yakından takip eden Nâbî, II.
Süleyman'ın (1687) ve II. Ahmed'in (1691) tahta çıkışlarına sessiz kaldığı halde II. Mustafa'nın tahta çıkışını bir cülus kasidesiyle tebrik etmiştir. Baltacı Mehmet Paşa ile beraber İstanbul'a dönen Nâbî, darphane eminliğine ve daha sonra başmukabelecilik makamlarına (mansıp) getirildi.
İstanbul'a geldiği yıllarda yaşlanmış olan şair, Halep'ten döndükten iki yıl sonra, 12/13 Nisan 1712'de öldü. Nâbî'nin kabri, Üsküdar'da Karacaahmet Mezarlığındadır.
Hayatı
1642 senesinde Urfa'da doğan Yusuf Nâbi yokluk ve sefalet içinde yaşayarak büyür ve 24 yaşındayken de İstanbul'a gider. Burada eğitimine devam ederek şiirleri ile tanınmaya başlar. Paşa vefat edince ise Halep'e gider. İstanbul'da geçirdiği dönemde birçok önemli isimle arkadaşlıkları olur, sarayla da bazı ilişkiler kurar. Bunun da etkisiyle, Halep'te geçirdiği yıllarda (yaklaşık 25 yıl) devletin sağladığı imkânlarla rahat bir hayat sürdürür. Eserlerinin çoğunu Halep'te geçirdiği bu yıllarda kaleme alır. Daha sonra arasının da iyi olduğu Halep Valisi Baltacı Mehmet
Paşa Sadrazam olunca Nâbi'yi yanına alır. Bu dönemlerde Nâbi, Darphane
Eminliği, Başmukabelecilik gibi görevlerde bulunur. Ayrıca, bazı kaynaklara göre Nâbi aynı zamanda çok güzel bir sese sahiptir ve müzik konusunda da fazlasıyla başarılıdır. "Seyid Nuh" ismiyle bazı besteleri olduğu bilinir. Nâbi, İstanbul'da 1712 yılında ölür. Kabri Karacaahmet Mezarlığı'nda Miskinler Tekkesi'ne giden yolun sol kenarında olup, II. Mahmut ve II. Abdülhamit tarafından tamir ettirilir. Nabi bazı kaynaklara göre esprilidir.
Dönemi, çalışmaları
Nâbi, Osmanlı'nın duraklama devrinde yaşamış bir şairdi, idare ve toplumdaki bozukluklara şahit oldu. Çevresindeki bu negatif olgular onu didaktik şiir yazmaya itmiş, eserlerinde devleti, toplumu ve sosyal hayatı eleştirmesine neden olmuştur. Ona göre şiir, hayatın karşılaşılan sorunların ve günlük hayatın içinde olmalı, hayattan, insandan ve insanî konulardan izole edilmemelidir. Bu yüzden şiirleri hayat ile alâkalı, çözümler üretmeye çalışan, yer yer nasihatta bulunan bir şairdir.
Eserlerinin herkes tarafından anlaşılması ve hayatla iç içe olmasını istemesindendir belki de, kullandığı dil yalın ve süssüzdür.
"Bende yok sabr u sükûn, sende vefadan zerre; İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere."
Nâ ve bî kelimeleri Farsça 'yok' manasına gelmektedir. Bu beyitte Nabî mahlasının oluşumunu belirtmektedir.
Eserleri
•    Hayr-âbâd
•    Hayriyye
•    Tuhfetü'l Harameyn
•    Sûrnâme
•    Fetihname-i Kamaniçe

Nâilî
Nâ'ilî ya da Nâilî-i Kadîm, asıl adı Mustafa olup İstanbul doğumlu divan şairidir. 17. yüzyılda yaşamıştır. Manastırlı Nâ'ilî ile karıştırılmaması için Nâ'ilî-i Kadîm diye de
anılmıştır. Doğum tarihi bilinmemektedir. Şair devlet memurluğu yapmıştır. Gazel türünde başarılı örnekler veren şair, şiirlerinde anlam derinliğine inmiştir. Sebk-i Hindi akımının

temsilcilerindendir. Özlü, ahenkli, topluma yönelik şiirler yazma gayreti içinde olmuştur. Soyut ifadeleri ile renkli, veciz ifadeleri Nedim ve Şeyh Galip'i derinden etkilemiştir. Naili-i Kadim Divanı başlıca eseridir. Divan edebiyatında şarkı yazan ilk şairdir.

Necâtî
Necâtî Bey (ö. 1509) divan edebiyatı şairi.
Hayatı hakkında az bilgi bulunan Necati Bey'in doğum tarihi de bilinmemektedir. Genel kanıya göre gerçek ismi "İsa"dır. Fakat bazı kaynaklarda ismi "Nuh" olarak geçmektedir. Doğum
yerinin Kastamonu olduğu düşünülmektedir. Diğer birçok divan edebiyatçısından farklı olarak özel bir eğitim görmemiş, kendi kendini yetiştirmiştir. Kısa zamanda eserleriyle halkın ilgisini ve beğenisini kazanmış, üne kavuşmuş ve dönemin ünlü isimleri tarafından övülmüştür. Üne kavuştuktan sonra Şehzade Abdullah'ın divan kâtipliğini yapmış, bir süre de sarayda çeşitli görevlerde çalışmıştır. 1509 yılında öldüğü düşünülse de bu tarih kesin değildir.
Necati, Türk divan şiirinin gelişme döneminin (15. yüzyıl sonları - 16. yüzyıl başı) en önemli isimlerindendir. O zamana kadar Türk divan şiirini fazlasıyla etkileyen İran şiirinden uzaklaşarak, halkın diline ve kültürüne önem vermiş, bunu da şiirine yansıtmıştır. Kullandığı yalın dil ile halka ve hayata yakın bir tabiat sergilemiş, fazla süslü üsluptan kaçınmıştır.
Eserlerinden örnek
Sultan Bâyezîd için yazılmış kasîdeden:
Dil oldı şem' bezmüne pervâne şem'üne Maksûdı yanmadur nice olursa tâ seher Şevk-i izârun ile delürmişdür âfitâb Uryân olup tekin mi düşer tağlara seher Benzer ki urdı deste-i sünbüllerüne dest K'esdi savurdı hırmen-i gülde sabâ seher
Bazı gazelleri
Ala Gözlü Nazlı Dilber
Bad-ı Saba Sevdiğime Gidersen Behey Dilber Sana Gonül Vereli Ben Güzelim Deyu Havadan Uçma Beyaz Göğsün Bana Karşı
Bizden Selam Olsun Gül Yüzlü Yar Bugün Ben Bir Bağa Girdi
Bugün Ben Bir Güzel Gördüm Bülbül Ne Yatarsın Yaz Bahar Oldu
Dağlara Gel (Grup Yorum Seslendirmiştir) Dila Gör Bu Cihan İçre

















Nedîm

Ey Benim Nazlı Cananım Peri Cihana Sen Gibi Dilber
Garip Turna Bizi Senden Soran Hey Ağalar Bir Sevdaya Uğradı Hey Ağalar Zaman Azdır Kurtulamam Üç Nesnenin Elinden
Mecnun'a Dönmüşüm Bilmem Gezdiği Sözün Bilmez Bazı Nadan Elinden Şunda Bir Dilbere Gönül Düşürdüm

Nedîm (Osmanlıca: نديم; 1681, İstanbul - 30 Ekim 1730, İstanbul), Divan Edebiyatı eserleri veren Türk bir şairdi. Şöhretini, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1718-1730 yılları arasındaki Lâle Devri'nde kazandı. Hayatı ve eserleri ile Lâle Devri ruhûnun en önemli temsilcisi olarak kabul edilir.
Yaşamı
17.    yüzyıl sonu ile 18. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadı. Asıl adı "Ahmed" olan Nedîm, İstanbul'da muhtemelen 1681 yılında doğdu. Babası Mehmed Efendi, Sultan İbrahim'in iktidarı
esnasında kazaskerlik görevinde bulundu. Küçük yaşlarda medrese eğitimi alan Nedîm; burada Arapça ve Farsça öğrendi. Daha sonra fıkıh eğitimi aldı.
Bir şair olarak tanınma gayreti içindeki Nedîm, Osmanlı Sadrazamı Çorlulu Ali Paşa'ya
birkaç kaside yazdı. Aynı zamanda Topkapı Sarayı'na girişini sağlayan Çorlulu Ali Paşa'nın halefi olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'ya yazdığı kasideler oldu. Lale Devri'nin sadrazamı olan Damat İbrahim'in himayesi altında daha sonra kendisini meşhur yapacak olan eserlerini ve yaşam tarzını ortaya koydu. Şair gerek yaşamı, gerekse şiiri ile estetik, sanat ve eğlence eğilimleri ile göze çarpan bu devrin önemli bir temsilcisi olarak kabul görmektedir.
İzn alub cum'a nemâzına deyû mâderden Bir gün uğrılayalım çerh-i sitem-perverden Dolaşub iskeleye doğrı nihân yollardan Gidelim serv-i revânım yürü Sad'âbâde.
Anne(n)den cuma namazına (gideceğiz) diyerek izin alıp
Zalim felekten bir gün çalalım.
Issız yollardan iskeleye doğru dolaşıp,
Yürü uzun boylu sevgilim Sadabad'a gidelim.

Ölümü
Nedîm'in Patrona Halil İsyanı esnasında öldüğü bilinmekle birlikte, ölüm nedeni konusunda muhtelif rivâyetler vardır. Hassas bir ruhsal yapısı olduğu ve evham hastalığından muzdarip olduğu bilinmektedir. Râmiz Tezkiresi'nde, Nedîm'in Patrona Halil İsyanı akabinde "illet-i vehîme"den dolayı öldüğü yazılıdır. Kemiksiz-zâde Safvet'in Nuhbetü'l Asar'ında ise içki alışkanlığı yüzünden öldüğü kaydedilir. En meşhur rivayet, Müstakim-zâde'nin Mecelletü'n Nisab'ında yazan isyankârlardan kaçarken Beşiktaş'taki evinin çatısından düşerek öldüğü görüşüdür. Bir başka rivayet ise Damad İbrahim Paşa ve şürekâsına yapılan işkenceden ötürü dehşete kapılıp korkudan öldüğü şeklindedir. Nedîm'in mezarı, Üsküdar'da Karacaahmet Mezarlığı'ndadır.
Eserleri ve şiir anlayışı
Günümüzde Divan edebiyatının en önemli şairlerinden biri olarak görülse de bu algı ancak yakın zamanda oluşmuş ve sağlığında iken Nedîm o kadar büyük takdir görmemiştir. Örneğin "Reîs-i Şâirân" (شاعران رئيس) (şairler reisi) unvanı, III. Ahmet tarafından ona değil, şimdilerde daha az bilinen Osmanzâde Tâib'e verilmişti. Yaşadığı dönemde kendisinden daha meşhur olan başka şairler de vardı.
Gerek kasidelerinde, gerekse tebrik ve kutlama amaçlı yazdığı şiirlerinde çağdaşı Divan şiirlerinde görülen kalıp, imge ve rumuzları kullanan Nedîm, şarkı ve gazellerinde ise hem dil, hem de içerik bakımından yenilikçi bir yola girmiş görünüyor.
Nedîm'in içerikçe en bariz yeniliği İstanbul kentini şiirlerinde açılışta (matla) kullanmasıdır. Bu mesela İstanbul'u vasıf zımnında Damad İbrahim Paşa'ya kasîdesinin matla beytinde görülür:
Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl-ü behâdır Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır Bu İstanbul şehri ki misli benzeri yoktur Bir taşına bütün Acem mülkü fedadır
Üstelik önceki şairler soyut ifadeleri çokça yüceltmesine rağmen, Nedîm ise
şarkılarında somut ifadeler kullanmaktan ve hatta döneminin mekân, moda ve kıyafetlerine temas etmekten geri kalmaz:
Sürmeli gözlü güzel yüzlü gazâlân anda Zer kemerli beli hancerli cüvânân anda Bâ-husûs aradığım serv-i hırâmân anda Nice akmaya gönül su gibi Sa'd-âbâd'a Sürmeli gözlü, güzel yüzlü âhûlar onda Altın kemerli, beli hançerli civanlar onda
Özellikle aradığım, salınıp giden selvi boylular onda Nasıl akmaya gönül su gibi Sadabât'a
Şiirlerinde genellikle zevk ve aşkı işleyen şair, devlet büyüklerine kasideler sundu. Aşk ve şarap kavramlarının sık sık geçtiği gazeller yazdı. Çağının bütün yaşantısı, bayramlar, helva sohbetleri, şehzadelerin doğuşu, düğünler, güzel yapılar onu etkiliyor, bu olaylar hiç değilse bir "tarih düşürmesine" vesile oluyordu.
Eserleri "Nedîm Dîvânı" adı altında toplanmıştır. Bu dîvânın bilinen en eski tarihli nüshası, tahminî
H. 1149 (M. 1737) yılına ait olan ve Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi Y. 13 numarada kayıtlıdır. Divan edebiyatındaki soyut sevgili ve mekânlar, Nedim'in şiirlerinde somuta dönüşür. Yani

sevgilisi beşeri aşkı anlatır ve de gerçektir. Zevk, eğlence, içki şiirlerinin temelini oluşturmuştur. Soğuk ve yapmacı anlatımdan kaçınmış, anlatmak istediklerini içten bir şekilde şiirlerine dökmüştür. Bunları da daha çok gazelleriyle anlatmıştır. Büyük şair, divan şiirinin katı kurallarına herkes gibi uysa da, bazı yenilikler yapmaktan geri durmamıştır. Bazı eserlerinde aruz yerine hece ölçüsü kullanmıştır. Eserleri Nedim Divanı Sahaifü'l-Ahbar (çeviri) Aynî Tarihi (çeviri).
Nef'î
Nef'î (Osmanlı Türkçesi: نﻔعی, d. 1572, Hasankale, Erzurum – ö. 27 Ocak 1635, İstanbul), 17. yüzyıl Türk şâirlerindendir. Kasidede gerçek bir varlık göstermiş ve gerek kendi zamanında, gerekse sonraki yüzyıllarda kaside yazan bütün şairlere etki eden şâir, edebiyatçı ve hiciv üstadı.
Asıl adı Ömer olan Nef'i 1572 yılında Erzurum'un Hasankale'sinde doğdu. Bundan dolayı devrin kaynakları Nef'i'den Erzenü'r-Rumî diye söz ederler. Babası ülkesinin efradından Sipahi Mehmed Bey diye anılan bir kişidir. Daha küçük yaşlardan itibaren güçlü bir eğitim gören Nef'î, öğrenimine Hasankale'de başlamış, daha sonra Erzurum'a gelerek devam ettirmiştir. Burada Türk edebiyatının ünlü eserlerini okudu, Arapça ve Farsça öğrendi. Nef'i Erzurum'da öğrenimini sürdürürken genç yaşında şiir yazmaya da başlamıştır. İlk mahlası Zarrî "zararlı"dır. 1585 Erzurum defterdarı olan Gelibolulu Müverrih Ali, şiirlerini görmüş, beğenmiş ve bu genç şaire Nef'i "nafi, yararlı" mahlasını vermiştir.
Padişah I. Ahmet zamanında İstanbul'a geldi. Devlet hizmetine girdi ve bir süre farklı memurluklarda çalıştı. Daha sonraları II. Osman ve IV. Murad dönemlerinde yıldızı parladı ve sarayla yakın bir ilişki kurdu. Hicviyeleri ile bilinen Nef'î yazdığı hicivlerle dönemin birçok isminin nefretini ve öfkesini üstüne çekti.
Kendisi de şair olan Şeyhülislam Yahya Efendi Nef'i yi öven ancak içeriğinde Nef'i ye kâfir diyen bir kıt'a söylemiştir.

"    Şimdi    hayli            sühanverân            içre Nef'imanendi        var        mı    bir        şair Sözleri            seba'-i                mu'allakadır
İmrü'l-Kays kendidür kâfir   


,,


Nef'i de buna karşılık olarak;

"    Müftü    efendi        bize            kâfir            demiş Tutalım        ben    O'na        diyem    müselman Lâkin            varıldıktan            ruz-ı            mahşere
İkimiz de çıkarız orda yalan   


,,


diyerek cevap vermiştir. Yine bir başka dörtlüğünde kendisine kelp (köpek) diyen Tahir Efendi'ye karşılık verir;

"    tahir    efendi    bana    kelp    demiş
iltifadı    bu    sözde    zahirdir    ,,

maliki    mezhebim    benim    zira itikadımca kelp tahirdir


Osmanlı Türkçesinde büyük harf kuralı olmadığı için bu şiir iki anlama geliyor. Birinci anlamı şöyledir: Tahir Efendi Maliki mezhebine mensup olduğu için ve Maliki mezhebinde köpeğin güvercin gibi temiz bir hayvan olduğuna inanıldığı için Tahir Efendi'ye teşekkür ediyor ve onun da temiz bir varlık olduğunu söylüyor. İkinci anlamda ise Tahir Efendi'ye köpek diyor. Bu olaydan sonra mahkemeye çağrılıp yargılanıyor ve kendisini savunurken şiirin birinci anlamını kullanıyor ve ceza almıyor.
Yine de uzunca bir süre IV. Murad tarafından korundu, daha sonraları IV. Murad kendisinden hiciv yazmamasını rica etti. Her ne kadar Nef'î padişah IV. Murad'a bu konuda söz verse de, kalemini durduramayıp Vezir Bayram Paşa hakkında bir hicviye kaleme aldı. Bu hicviyesinden ötürü, 1635 yılında, sarayın odunluğunda kementle boğularak öldürüldü. Sonra cesedi İstanbul boğazı'nda denize atılmıştır. Halk arasında Nef'i efendinin ölümü hakkında şöyle bir rivayet geçmektedir: Nef'i çok iyi bir şair olduğu için infazından vazgeçilmiştir. Padişaha gönderilecek belge yazılırken Nef'i de oradadır. Belgeyi bir siyahi yazmaktadır ve kâğıda mürekkep damlatır. Nef'i de bu olay üzerine "Mübarek teriniz damladı efendim" diyerek yaşama şansını kaybetmiştir.
Çalışmaları
Onu ölüme sürükleyen hiciv edebiyatında çok başarılı olduğu aşikârdır. Hicvin yanı sıra övgü edebiyatıyla da göz doldurmuştur, bugün dîvân edebiyatının en beğenilen kasidelerinden birçoğu onun eseridir. Yazdığı kasideler güçlü tekniği ve değişik ahengi ile fark yaratır. Zaman zaman kasidelerinde gördüğümüz aşırı süs ve abartılar bile, güzel ahengi ile sunîlikten uzak doğal bir havadadır.
Başlıca eserleri
•    Sihâm-ı Kazâ (Hiciv şiirleri)
•    Türkçe Dîvan
•    Farsça Dîvan
•    Tuhfetü'l-uşşâk
Ölümü
IV. Murad'ın, Nef'i'den bir daha hicviye yazmaması istemesinden sonra Nef'i, sözünü tutmamış ve
IV. Murad'ın eniştesi Bayram Paşa'yı hicvetmiştir. Bayram Paşa'nın isteği üzerine IV. Murad, Nef'i'yi idam ettirmiştir. Şair Nef'i, sarayın odunluğunda öldürüldükten sonra cesedi Sarayburnu'ndan denize atılmıştır.
Popüler kültürdeki yeri
•    Muhteşem Yüzyıl Kösem adlı Türk dizisinde Nef'î karakterini Serkan Keskin canlandırılmıştır.
•    IV. Murat (dizi) 1981 yılında TRT 1'de yayınlanan tarihî mini dizide Cüneyt Gökçer canlandırılmıştır.

Nesîmî
Seyid Ali İmadeddin Nesimî veya yaygın adıyla Nesimî (d. 1369 - ö. 1417, Halep), şiirlerini anadili olan Azerbaycan Türkçesinin yanısıra, Farsça ve Arapça olarak da yazan 14. ve 15.

yüzyılda yaşamış bir Hurufi şairdi. Zamanının en büyük Türk şairlerinden ve Azerbaycan edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir.
1369-70 yılları arasında doğan Nesimi iyi bir eğitim aldı ve erken yaşta tasavvufa ilgi duydu. Hurufilik hareketinin sadık bir taraftarı olduktan sonra Nesimi, kurucusu ve Nesimi'nin öğretmeni Fazlallah Astarabadi'nin idam edilmesinin ardından Hurufiliği Anadolu'da ve daha sonra Halep'te yaymak için Azerbaycan'ı terk etti. Halep'te bir Hurufi şeyhi olarak takipçiler kazandı ancak sonunda Memlük sultanının dini inançları nedeniyle 1418-19 civarında ölüm emri sonucunda idam edildi ve Halep'teki bir Sufi tekkesine gömüldü.
Günümüze ulaşan eserleri arasında Azerice ve Farsça iki divan ve Arapça bazı şiirler yer alır. Nesimi'nin şiirleri çoğunlukla Hurufilik etrafında döner ve İslami metinlere birçok gönderme içerir. Şiirleri uyumlu melodileri ve kolay anlaşılan ifadeleri dinle ilgili daha karmaşık konularla birleştirir. Nesimi, Türk edebiyatı üzerinde büyük bir etkiye sahipti ve Habibi, Hakiki (Cahan Şah'ın takma adı), Hatai (I. İsmail'in takma adı) gibi geleceğin birçok önemli şairlerini etkiledi.
Ayrıca Azerbaycan klasik aruz şiirinin (miktar belirleyici prozodi kullanan şiir) ve gazel şiirinin (bir aşk şiiri biçimi) kurucusu ve Oğuz Türk klasik edebiyatının ilk lirik şairi olarak kabul edilir.
Alevilik ve Bektaşilikte Yedi Ulu Ozan'dan birisi olarak kabul edilir.
Kökeni ve doğum yeri
Nesimi'nin yaşamı hakkında bugün elimizde çok sınırlı bilgiler bulunmaktadır ve değişik kaynaklardan sağlanan bilgiler de çoğu zaman birbiriyle çelişkilidir. Adı İbn Hâcer el-Askalanî'nin eserinde Nesimüddin, Sıbt İbnü'l-Acemi'nin eserinde Ali ve diğer bazı kaynaklarda Celaleddin ve Ömer olarak geçmektedir. İmamüddin gerçek adı değil lakabıdır.
Doğum tarihinin 1369-1370 yılları arasında olduğu büyük olasılıkla 1369'da olduğu belirtilmiştir. Kaynakların çoğunluğunda doğum yeri hakkında farklı rivayetler vardır. İbn Hâcer el-
Askalanî Tebriz'de, Aşık Çelebi Diyarbakır'da ve bazı İran kaynakları Şiraz ya da Şamahı'da doğduğunu söyler. Osmanlı şair tezkiresi yazarı Latifi ise Bağdat'ın Nesim nahiyesinde doğduğu için Nesimi mahlasını kullandığını bildirmektedir. Bazı yazarlar Bağdat dolaylarında günümüzde Nesim nahiyesi bulunmadığı ve eski eserlerde de Nesim adlı bir mevkiye rastlanmadığını iddia etmişlerdir.
Yaşamı
Nesimi'nin babasının iyi eğitimli bir alim olduğu ve Şirvan'da gayet önemli bir şahsiyet olduğu bildirilmektedir. Nesiminin soy kökünün, Muhammed'e kadar ulaştığı ve bunun için kendisinin ve babasının "Seyyid" unvanı ile anıldıklarından söz edilmektedir. Nesimi'nin bir de küçük kardeşinin bulunduğu; onun da yaşadığı, baba ismi ve Şah Kendan mahlası ile şiirler yazdığı ve mezarının Şamahı'daki eski mezarlıkta olduğu ve mezar taşının Şah Kendan mahlası taşıdığı belgelenmiş, buna karşılık Nesimi'nin kendi mezarının Şamahı'da bulunmadığı da belgelidir.
Nesimi'nin doğduğu dönemde Şamahı şehri, Şirvan'ın kültür merkezi hâline gelmiş, burada tanınmış mektep ve medrese bulunmuş, şehrin zenginlerinin şahsi kütüphaneleri olmuştur. Onların meclislerinde şiir ve müzik meclisleri tertip edilmekteydi. Âlim ve hekim Kafieddin, Darü'ş-şifa adlı tıp akademisinde faaliyet gösterip kendisi tabip yetiştirmekteydi. Nesimi'nin eğitiminin bu kültür çevresinde geçtiği ve tıp, astronomi, matematik ve mantık bilimlerini de ihtiva eden derin bir İslam eğitimi alıp yetiştiği kabul edilmektedir.
Bu eğitimden sonra önce Sibli'nin müridi olmuştur. Sonra Hürufilik kurucusu Fazlullah Esterabadî Naimi'nin (1339-1394) hizmetine girmiş, ondan yakın eğitim ve terbiye almıştır. Onun

taraftar toplama seferlerine mürşidi olarak iştirak etmiş; onun yoldaşı ve çok geçmeden onun halifesi olmuştur. Onun kızı ile de evlenmiştir. Böylece Nesimi, Hurufilik abdallar zümresinin başı ve yol göstericisi olmuştur.
Şiirlerini Hurufilik inançlarını yaymak için yazdığı ve bu inancı yaymak için Azerbaycan, İran ve Arap ülkelerine gittiği; I. Murad Hüdavendigâr döneminde Anadolu'da Osmanlı topraklarına da gelmiştir.
Fazlullah'ın öldürülmesi üzerine Azerbaycan'dan ayrılıp Türkçe şiirleriyle tanındığı Anadolu'ya gelen Nesimi'nin, I. Murad devrinde Bursa'ya ulaştığı ve burada iyi karşılanmadığı anlaşılmaktadır. Kendisinin de Hacı Bektaş-ı Veli'den etkilendiği ileri sürülmektedir. Ayrıca Hacı Bayram-ı Veli ile görüşmek için Ankara'ya gitmiş, Hurûfilik'le ilgili fikirleri sebebiyle huzura kabul edilmemiştir.
Ancak Ali Şîr Nevaî'nin Nesimî hakkında övgü dolu sözler söylemesi onun Orta Asya Türk dünyasında önemli bir kişilik olduğunu göstermektedir. Hatta Anadolu Beylerinden bazılarını da etkilemiştir. Anadolu'da fikirlerini yayacak ortam bulamayan Nesimî o tarihte Hurûfiler'in Suriye'deki en önemli merkezi olan Halep'e gitti. Halkın yanı sıra Dulkadiroğlu Ali Bey'le kardeşi Nâsırüddin ve Karayülük Osman, Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah gibi devlet adamları da fikirlerinden etkilendiler.
Edebî yaşamı
Azerice tarzında bir Azeri dilindeki divanı ve bir Farsça divanının yanı sıra Arapça şiirler de yazmıştır. Şiirleri dönemin birçok şairini etkilemiştir. Şiirlerinde Hallâc-ı Mansûr'u andıran ifadeler kullanmasıyla idarecilerin tepkilerini üzerine çekmiştir.
Nesimî şairlik gücünü fikirlerini yaymak için kullandı. "Tanrı'nın insan yüzünde tecelli etmesi" ve "vücudun bütün organlarını harflerle izah" gibi fikirleri dönemin dini yetkililerince tepkiyle karşılandı. Bir süre sonra Halep uleması, görüşlerinin İslam'a aykırı olduğunu ileri sürerek öldürülmesi için fetva verdi. Mısır Çerkes kölemen hükümdarı Muavyed Şeyh'in onayını alan saltanat naibi Emir Yeşbek tarafından boynu vurulup derisi yüzülmek suretiyle 1417 yılında öldürüldü. Cesedi Halep'te 7 gün teşhir edilmiş, sonrasında vücudu parçalanarak birer parçası inançlarını bozduğu düşünülen Şehsüvaroğlu Ali Bey'le kardeşi Nâsırüddin ve Kara Yülük Osman Bey'e gönderilmiştir.
Çeşitli nazireler yazmış, şiirleri Anadolu, Azerbaycan ve İran'da yayılmıştır.
Hatırası
Azerbaycan'da dil ve edebiyat alanında araştırmalar yapan en yüksek akademik kurum olan dilcilik enstitüsü Nesimi'nin ismini taşımaktadır: Azərbaycan Nəsimi Dilçilik İnstitutu. Nesimî Dilcilik Enstitüsü, Türkiye'de kurulu bulunan TDK karşılığı bir işlev yürütmektedir. Bakü'nün merkezi meydanlarının birinde de Nesimî heykeli ve Nesimî metro istasyonu bulunmaktadır. 2019 yılında Uluslararası Astronomi Birliği'nin kararıyla asteroit kuşağında yerleşen 1995 UN2 asteroitine Nasimi ismi verildi.
Neşâtî
Neşati, (d. ? 30 Kasım 1623 Edirne - ö. 1674) Divan Edebiyatı şairi. Asıl adının ise Süleyman veya Ahmed olduğu sanılmaktadır.
Yaşamıyla ilgili bilgiler sınırlı. Gelibolu Mevlevihanesi'nde Şeyhi Ağazâde Mehmet Efendi'nin dervişi oldu. Şeyhinin ölümünden sonra bir süre Konya'da bulundu. 1670'te Edirne
Mevlevihanesi'nde Osman Dede'den boşalan şeyhliğe getirildi. Dört yıl kadar bu görevde kaldı.

17'nci yüzyılın usta şairi Neşati, büyük ölçüde Nef'î ve Urfî'nin etkisinde kaldı. 20 sayfalık Şerh-î Müşkilât-ı Urfî adlı eseri hem Farsçaya olan hakimiyetini hem de Urfî'ye hayranlığını gösterir.
Sultan IV. Murat, Sultan İbrahim, IV. Mehmed gibi padişahlarla; Köprülü Mehmed
Paşa, Köprülüzâde Fâzıl Ahmet Paşa gibi devlet büyüklerine kasideler yazdı. Kaside de yazmış olmakla birlikte, esas ününü gazelleriyle kazanmıştır. Kasidelerinde Nef'î'nin etkisi görülür. Divan edebiyatının Sebk-i Hindî tarzının öncülerindendir.
1674'te öldü. Edirne Mevlevihanesi'nin avlusuna gömüldü. Divanı 1933'te Nüzhet Ergun tarafından yayımlandı.
Eserleri
•    Dîvân
•    Hilye-i Enbiyâ
•    Edirne Şehr-engîzi
•    Şerh-i Müşkilât-ı Urfî
•    Kavâid-i deriyye
•    Tuhvetü'l Uşşak
•    Mektub

Nev'îzâde Atâyî
Nev'îzâde Atâyî (1583-1635), Divan edebiyatı şairi.
Asıl ismi Atâullah olan Nev'îzâde Atâyî, Nev'î Yahyâ Efendi'nin oğlu olduğu ve şiirlerinde Atâyî mahlâsını kullandığı için böyle anılmıştır.
Öncelikle babasından daha sonra dönemin bazı önemli isimlerinden ders aldı. Eğitimi sonunda müderris oldu. Daha sonraları çeşitli beldelerde kadılık yaptı ve sonunda 1635'te İstanbul'da öldü.
En önemli manzum eseri Hamse-i Atâyî'dir. Bu eser beş uzun manzumeden oluşmuştur. Birçok önemli divan şairinden övgü almıştır.
Eserlerinden örnek
Hamse-i Atâyî Mukaddimesi'nden
Hâbda göz, kalb ise bîdâr idi Şevki ile dilde veleh var idi Gâfil olunca beden-i hâksâr Perdeyi ref'itdi dil-i perde-dâr Kıldı bizi kâfile-bend-i hayâl Dâhil-i ma'mûre-i şehr-i misâl

Nisâyî
Nisâyî veya Nisai, 16. yüzyıl arasında Osmanlı'da yaşamış Türk kadın divan şairi.
Hayatı
Hakkında biyografik kaynaklarda ve o dönemdeki tezkirelerde bir bilgi bulunmamakla beraber Pervane b. Abdullah'ın 16. yüzyılda derlediği Pervâne Bey Mecmûası'nda, Nisâyî'nin Şeyhî'ye

yazdığı nazire türünde bir gazeli bulunmaktadır. Bu gazelin, hem Şeyhî'nin gazeline nazire olması hem de Pervâne Bey Mecmûası'nın 16. yüzyılda derlenmesi ve buna ek olarak da
bu mahlaslı iki mersiyenin, Sultan Süleyman'ın en büyük oğlu Şehzade Mustafa'nın katline ve padişaha yönelik olması, Nisâyî'nin 15.-16. yüzyıl divan şairlerinden olduğunu göstermektedir. Mersiyelerinde kadınca duyuş sergilemesi Nisâyî'nin kadın olduğu doğrulamaktadır. Bazı edebiyat tarihçilerine göre Nisâyî, haremin bir üyesiydi; bazılarına göre de Amasya'da Şehzade Mustafa'nın sarayında bulunmaktaydı. Nisâyî'nin şiirlerinin bulunduğu mecmua, Süleymâniye Kütüphanesinde Hâlet Efendi İlâvesi kısmında 244 numara ile kayıtlıdır.
Şehzade Mustafa için yazdığı mersiyeler
Şehzâde Mustafa'nın ölümüne iki mersiye ile katılan tek şairdir. Şehzade Mustafa'nın katline yönelik o dönemde yazılan şiirlerde görülen üzüntü ve öfke, Nisâyî'nin yazdığı mersiyelerde de gözükmektedir. Nisâyi, murabba şeklinde yazdığı mersiyelerinin birinde, "Urus câdûsu"
(Rus cadısı) diye nitelendirdiği Hürrem Sultan'ın entrikaları ve padişahı doldurduğunu; Şehzade Mustafa'nın masum olduğu halde katledildiğini dile getirir. Sultan Süleyman'ı ağır bir dille zalimlikle suçlar, şehzadenin idamına fetva veren şeyhülislam Ebussuud Efendi'ye ise beddua eder. Bu tavrıyla, şehzadenin katlinin halk üzerindeki olumsuz etkisine ve halkın duygularını dile getiremeye çalışmıştır. Sözünü gizlemeden ve doğru bildiğini şiiriyle duyurmaya çalışmıştır.
Şehzade Mustafa'ya yazılan mersiyelerden diğer on üç şairin -Taşlıcalı Yahya Bey hariç- hiçbiri bu kadar ağır ithamlar, sert ve umursamaz üslup içeren bir şiir yazmamıştır.
Şehzade Mustafa hakkında yazdığı mersiyelerin ilk dört bendi şöyledir:

NÎSÂYÎ KARI MERSİYE-İ SULTÂN MUSTAF    NÎSÂYÎ KARI FERMÂYED
Zulm idüp nev-cevâna eyledün cevr-i fezâ Boynına dakdun kemendi cânına kıldun ezâ
Şefkat îmândur bilürken kılmadın havf-i hüdâ
Merhametsüz şâh-ı âlem n'itdi Sultan Mustafâ Bir Urus câdûsunun sözin kulagına koyup Mekr ü âle aldanuban ol acûzeye uyup
Bâğ-ı 'ömrüñ hâsılı ol serv-i âzâda kıyup
Bî-terahhum şâh-ı 'âlem n'itdi Sultân Mustafâ Şâh-ı âlemsin velî halk tutdı senden nefreti Kimsenün kalmadı hergiz sana meyl-i şefkati Bâis olan müftiye de irmesün Hak rahmeti Merhametsüz şâh-ı âlem n'itdi Sultan Mustafâ Nev-cevân iken işüni adl ile dâd eyledün    Hâsıl-ı ömrün iken ol hâna çün kıldun cefâ Da'vet itdi hân peder diyü umup geldi safâ. Bir iş itdün ana kim söylendi tâ Kâfdan kâfa
Ey şeh-i bi-şefka n'itdi sana Sultan Mustafa Anı bu halk-ı cihân severdi dil ü cân ile Kamusın kul kılmış idi lutf ile ihsân ile Hüsn ile hem-ta idi ol Yusuf-ı Ken'an ile
Ey şeh-i bi-şefka n'itdi sana Sultan Mustafa
Cümle 'alem reşk iderken merdüm-i âzâdene
Zehr-i kâtil katasın kendü elünle badene Nice kıydun şah-ı 'alem ol güzel şehzadene Ey şeh-i bi-şefka n'itdi sana Sultan Mustafa Hak Ta'ala Hazreti kaynatmadı mı kanunı


Hâl ü hâlince kamunun hâtırın şâd eyledin Pîrlikde şimdi n'içün zulm ü bî-dâd eyledün Bî-terahhum şâh-ı âlem n'itdi Sultan Mustafâ    Kend'elünle alasın cism ü bedenden canunı
Kayd u bend idüp boğasın ol güzel mihmanunı
Ey şeh-i bi-şefka n'itdi sana Sultan Mustafa
Nizâmî-i Gencevî
Nizâmî-i Gencevî (Farsça: گنجوی نظامی; d. 1141 – ö. 1209), Fars edebiyatında hamse türünün kurucusu şair.
Felsefe, edebiyat, astronomi, tıp, geometri gibi alanlarda çalışmalar yapmış bir 12. yüzyıl filozofu ve şairidir. Eserlerinin çoğunu Farsça yazan şair Fars edebiyatında hamse türünün kurucusu sayılır. destansı şiir türünü zirveye taşımış, manzum aşk hikâyelerinin en büyük üstadı unvanını kazanmıştır.
Eserleri kendinden sonraki şair ve düşünürleri etkileyerek Sadi-i Şirazi'nin Bostan'ında, Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevi'sinde, Emir Hüsrev Dehlevi'nin Hamsesinde, Arif Erdebili'nin Ferhadnamesinde, Ali Şir Nevai ve Abdurrahman Cami'nin "Hamsal"larında, Fuzuli'nin Leyla ve Mecnununda yeniden işlenmiştir.
Etnik kimliği
Nizami'nin ailesi hakkında bilgi yoktur, eserlerinden babasının isminin Yusuf olduğu (etnik kökeni tartışmalıdır) ve annesinin kuzey Azerbaycan bölgesinden olduğu görülebilmektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde babasının Türk annesinin Kürt olduğu bilgisi yer alır.
Nizami, kimi kaynaklarda Fars şairi olarak kabul edilegelmiş olsa da Azerbaycan kaynakları onun Türk asıllı olduğu konusunda hemfikirdir. Bir grup araştırmacıya göre Kıpçak, diğerlerine
göre Oğuz boyundandır. Babasının Gence'ye gelip yerleştiği ve Nizâmî'nin orada doğduğu kabul edilmektedir.
Yaşamı
Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 1141-1145 yılları arasında Gence'de dünyaya geldiği düşünülür. Asıl adı İlyas, lakabı ise Nizammeddin'dir. Aynı dönemde yaşamış olan başka Nizamilerden ayrılmak için Nizami Gencevi yani Genceli Nizami adı ile zikredilmiştir. Tam
adı Ebu Muhammed İlyas bin Yusuf bin Zaki bin Muayyed Nizami şeklindedir
Anne-babasını erken yaşta kaybeden Nizami'nin Gence'de dayısı sayesinde iyi bir eğitim gördüğü, dil ve edebiyat yanında astronomi, felsefe, coğrafya, tıp ve matematik okuduğu, müziğe ilgi duyduğu, Farsça ve Arapçadan başka Pehlevîce, Süryânîce, İbrânîce, Ermenice ve Gürcüce gibi dilleri de öğrendiği anlaşılmaktadır. Kişisel gayretleri ile Orta Çağ döneminin ilimlerine vakıf olmuştur; Orta Doğu'nun sözlü ve yazılı edebiyatını öğrenmiştir. Eserlerinde, İslam ilimleri dışında, Antik Çağ Yunan Felsefesine de tamamıyla hakim olduğuna ve astronomi bilgisine dair kanıtlar bulunur.
Eğitim döneminden sonra resmî bir görev almayıp çevredeki devlet adamlarına gönderdiği şiirlerden elde ettiği para ile geçindi; ancak bir saray şairi olmadı. Saray çevresinde yaşamak yerine mütevazı bir yaşamı tercih eden Nizami, üç kez evlenmiş ve üç eşi de erken yaşta ölmüştür. Eşleri içinden Derbend hükümdarı tarafından hediye edilen Kıpçak cariyesi Afak adlı eşinden

1174'te Muhammed adında bir oğlunun dünyaya geldiği bilinir; nasihatnameleri oğlu Muhammed'e hitaben yazılmıştır.
Dindar bir kişi olan Nizami, Bâtınîliğe şiddetle karşı çıkıp, şiirlerinde Ehl-i sünnet inancını dile getirmiş, İslam peygamberi ve Dört Halife için övgüler yazmıştır.
Nizami, edebiyata lirik şiirler yazarak başladı; ardından toplumsal, terbiyevi ve felsefi içerikli gazeller, kasideler, rubailer de yazdı. Şiirlerinde devrin kültür dili olan Farsçayı kullandı.
Eserlerinde aşkı farklı boyutları ile ele aldı; insan ve insan tabiatının güzelliğini işledi; hayatın anlamının insana ve insanlığa saygı göstermek olduğunu ifade eden temalar işledi. Güzelliklerden bahsederken Gence şehrinden de özellikle bahsetmiştir.
Günümüze gelen tek eseri 35 bin beyitten meydana gelen Beş Mücevher (گنج پنج Panj Ganj) adlı hamsesidir (خمسه). Eserin çeşitli kütüphanelerde yüzlerce yazması bulunur. İran'da, Hindistan'da, Avrupa'da basılmış, manzum ve mensur çevirileri yapılmıştır. Kaynaklarda şairin 20.000 beyitlik bir divanı olduğundan bahsedilirse de tam bir nüshası günümüze kadar gelmemiştir.
Eserlerinin yazılış tarihlerinden hareketle onun altmış yaşlarında iken 597-611 yılları arasında öldüğünü söylemek mümkündür. Mezarı eski Gence şehrindedir.
Hamse
•    Sırlar Hazinesi (مخزن الاسرار Makhzan al-Asrār; 1176): Erzincan'daki Mengüçlü Beyliği'nden Behramşah bin Davud'a armağan edilmiştir.
•    Yedi Güzel (هفت پيكر Haft Paykar): Sasani Hanedanı'nın V. Behram ve eşlerini anlatan şiir.
•    Leylâ ile Mecnun (ليلى و مجنون Laylā o Majunūn; 1181): Şirvanşah Aksitan'ın isteği üzerine yazılmıştır.
•    Hüsrev ü Şirin (خسرو و شيرين Khusraw o Shīrīn; 1177 - 1181): Sasani Hanedanı'nın I. Hüsrev ile prensesi Şirin arasında yaşanan aşk anlatan bir şiir. İldenizliler hükûmdarı Cahanşah Pehlevan ve Kızılarslan ve Selçuklu Hanedanının son sultanı III. Tuğrul Bey'e övgü sözleri yazılmıştır.
•    İskendername (اسكندر نامه Iskandar Nāma): "Şerefname" (شرف نامه Sharaf Nāma; 1196-1200) ve "İkbalname" (اقبال نامه Iqbal Nāma 1200-ölüm) olmak üzere iki bölümden olan ve "İskender Zülkarneyn"'in hayatını anlatan şiir.

Osmanzâde Ahmed Tâib
Osmanzâde Tâib (d. ?, İstanbul - ö. 25 Mayıs 1724, Kahire, Mısır) 18. yüzyılda yaşayan ve gerçek adı Ahmed olan Divan şairi.
Yaşamı ve edebî yönü
Gerçek adı Ahmed olan Osmanzâde Tâib'in doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, muhtemelen 1070 (1659-60) tarihinde İstanbul'da doğmuştur. Babası Osman Efendi Süleymaniye Vakfı'nın ruznamecisidir. Babasına nispetle Osmanzâde denilmiştir. Müdderislik, kadılık gibi görevlerde bulunmuştur.
Şair özellikle hicivleri ve kasideleri ile ünlüdür. III. Ahmed'in fermanı ile Reis-i Şairan (Şairlerin Başı) unvanını almıştır. Osmanzâde Tâib, kaynaklarda "nâzım-ı manzûme-i hünermendı̂", "ser- âmed", "şâir-i mümtâz-ı ser-âmed", "fuzala-yı şu'arâ" gibi nitelemelerle anılmaktadır. Osmanzâde Tâib, ilim erbâbından olup kıt'a ve tarih söylemedeki mahâreti ile şöhret bulmuş bir şâirdir.
Kaynaklar, Osmanzâde Tâib'in toplumsal sorunlara duyarlı bir kişiliği olduğunu ve kimi aksaklıkları yermedeki başarısını da dile getirmektle birlikte insanları iğneleyici yanının ağır

bastığı ve bu yüzden de çevresinde pek sevilmediği yine kaynaklarda verilen bilgiler arasında yer almaktadır. Osmanzâde, mâhir, etkileyici, yenilik ve marifet dolu, yeni mazmunlar kullanan, şiirleri dillerde dolaşan ve parmakla gösterilen, belâğat ve beyânı güçlü, kibar meclislerini süsleyen, tabirleri kendine has ve geleneğe bağlı bir şâir olarak değerlendirilmektedir. Sözleri renkli ve fasih bulunmakta, beyitleri manalı ve nükte ile süslü, latifeli mazmunlar bulmaya meyyal bir şâir olarak değerlendirilmiştir. Fâtin, Tezkiresi'nde "nâzım-ı manzûme-i hünermendı̂", "ashâb-ı ilm u kemâl", "dil-nişı̂n" ifadeleri ile beğenisini dile getirir. Seyyit Vehbi de Osmanzâde'yi "sühandân" olarak görür.
Nâbi'nin etkisinde kalan şair, orta düzeyli Divan şairlerinden sayılır. "Divan"ının yanında diğer önemli eserleri önemli vezirlerin yaşamından bahsedilen "Hadikatü'l-Vüzera"sı
ve Osmanlı sultanlarının yaşamından bahsedilen "Hadikatü'l-Müluk" adlı eserleri vardır. Şairin diğer eserleri Hulasatu'l-Ahlak, Kırk Hadis, Ahlâk-ı Ahmedî, Sıhhat-âbâd, Ahmedü'l Âsâr fı̂ Tercemetı̂ Meşârikı'l Envar, Münşeât (Mektûbât ve Muharrerât-ı Nâdire, Tuhfe), Telhı̂s-i Mehâsinü'l-Edeb, Telhı̂sü'n-Nesâyih (Telhı̂sü'l-Hikem), Simârü'l-Esmâr (Zübdetü'l-Esmâr [Ezhâr?] fi'l-Hikâyât, Zübdetü'n-Nesâyih).
Mısır'daki görevinden azlinden kısa bir süre sonra, Vali'nin Kayserili olduğunu öğrendiğinde; "Aya emir midir, acaba Ermeni midir?" şeklinde yaptığı şaka nedeniyle, 25 Mayıs 1724 tarihinde Mısır Valisi tarafından zehirletilerek öldürüldüğü söylenmektedir. Mü'minzâde Ahmet Hasib
Efendi Ravzatu'l-Kübrâ adlı eserinde Osmanzâde'nin zehirlenerek öldürüldüğünü teyit eder. Ayrıca Râmiz de Tezkiresi'nde Osmanzâde'nin zehirlendiği zikredilmiştir. Çelebizâde Âsım, Müstakimzâde Sâdedin Osmanzâde Ahmed Tâib'in ölümüne tarih düşmüşlerdir. Naaşı, Kahire'deki Hazra-i Haseneyn Türbesi'ne defnedilmiştir.
Priştineli Mesihi
Priştineli klasik dönem Türk şairi. Döneminde Osmanlı Devleti'nin önemli Balkan şehirlerinden biri olan Priştine'de 15. yüzyılda doğmuştur.
Mesihî, şuara tezkirelerinin tümünde Priştineli olarak kayıtlıdır. Çocukluk ve gençlik
yıllarını Balkanlar'da geçirmiştir. Kendisi Arapça ve Farsçayı şiir yazabilecek derecede iyi bilen bir şairdir. Prizrenli olduğunu ileri sürülen Şem'î ve Zatî gibi, döneminin ünlü şairleriyle de ilişki içinde bulunduğu belirtilmiştir.
Rumeli Beylerbeyi iken kendisini himayesi altına alan Hadım Ali Paşa'nın Şahkulu İsyanı'nda şehit edilmesinden sonra, aslında Ahmet Paşa, Necati ve Zati ile birlikte klâsik Türk şiirinin kurucularından sayılan Mesihî'nin dünyası değişir. Bu olay sonrasında Mesihî yoksulluk içinde yaşamaya başlar. İçine düştüğü vahim durumun etkisi altında Hadım Ali Paşa'ya, en değerli şiirlerinden biri olduğu ileri sürülen bir mersiye yazar. Kendisine Bosna'da verilen küçük bir tımarla ömrünü tamamlayan Priştineli Mesihî, 1512 yılında, orada ölmüştür. Ahmed Paşa'nın, hakkında, "Rum'da şiirin kâşanesini kurduğunu" dediği ileri sürülen Mesihî'nin üç eserinden biri olan, İran edebiyatında "şehr-âşub" adıyla da bilinen, mesnevi biçiminde yazılan, şehrin güzel delikanlılarını anlatan Şehrengiz, edebî tür olarak Osmanlı'ya bu şair tarafından taşınmıştır ve nazirelerle yayılan tür kısa zamanda popüler hale gelmiştir. İran şehrengizlerinden farklılık gösteren bu eser Edirne için yazılmıştır. Şehrengiz sade dille yazılmış ve Türkçe kelimeler sıkça kullanılmıştır. Mesihî divanının en karakteristik örneği kabul edilen "Bahariyye" kasidesi, 1774 yılında Sir William Jones tarafından yayımlanan "Asya Şiiri Antolojisi"ne alınan tek Türk şiiridir.
Rahîmî

Rahîmî hakkında kaynakların verdiği bilgiler son derece sınırlıdır. Hayatı hakkında bilgi veren tek tezkire Ahdî'nin Gülşen-i Şu'arâ'sıdır. Yine Rahîmî'nin Dîvân'ı üzerine çalışma yapan Ahmet Mermer, Gülşen-i Şu'arâ ve Dîvân'ındaki bazı bilgilere dayanarak şairin hayatı hakkında genel bir değerlendirme yapmıştır. Bu bilgilere göre Kütahya'da doğan Rahîmî, 969/1561 yılında Kütahya valiliğine atanan ve padişah oluncaya kadar burada valilik yapan Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu
II. Selim'e kaside ve şiirler yazarak Şehzade'nin iltifatını kazanmış ve bu sayede alay beyi olmuştur. II. Selim'in padişah olması üzerine Manisa'ya vali olarak atanan oğlu III. Murad (öl. 1595) için yazdığı bazı şiirlerden Rahîmî'nin III. Murad'ın maiyetinde de çalıştığı söylenebilir. Yine Rahîmî'nin Dîvân'ında Aydın, Tire, Manisa, Gediz, Akşehir gibi yerlerin adını zikretmiş olması şairin buralarda da görev yapmış olma ihtimalini göstermektedir (Mermer 2004: 14-15). Şairin doğum tarihi gibi ölüm tarihi de bilinmemektedir. Ancak şair hakkında bilgi veren tek tezkire olan Ahdî'nin Gülşen-i Şu'arâ'sında ölümüyle ilgili herhangi bir değerlendirme yapılmamış olmasından hareketle Rahîmî'nin, bu tezkirenin yazıldığı tarih olan 971/1563'te hayatta olduğu düşünülebilir.

Ahdî, Gülşen-i Şu'arâ'sında Harîmî mahlasıyla şiirler yazan İbrahim Bey hakkında bilgiler verirken onun, Rahîmî'nin oğlu olduğunu belirtmiştir (Solmaz 2005: 263).
Kütahyalı Rahîmî'nin bilinen tek eseri Dîvân'ıdır. Bu Dîvân, Ahmet Mermer tarafından yayımlanmıştır (Mermer 2004). Dîvân'da 1 dibace, 9 kaside, 1 mesnevi, 22 murabba, 353 gazel, 6 kıt'a ve 54 müfret bulunmaktadır.
Rahîmî, Ahdî'ye göre şiir sahasında başarılı, hoş sohbet, şiirlerinde atasözleri ve deyimlere yer veren, üslubu kabul görmüş bir şairdir (Solmaz 2005: 314). İkinci dereceden bir divan şairi olan Rahîmî, mahallî kimlikle şiirlerini yazmıştır. İyi bir şiir bilgisine sahip olan şair, vezni ve edebî sanatları ustalıkla kullanmıştır. Dili ve üslubu oldukça sadedir. Bu sadelik yalnız kelime ve terkiplerde değil, duygu ve hayallerde de göze çarpar. Yaşadığı bölgeyle özdeşleşmiş olan Rahîmî'nin, mahalliliği ön planda tutması sebebiyle mahallî klâsik bir şair olarak kabul edilmesi gerekir (Mermer 2004: 29).
Eserlerinden Örnekler
Gazel
Zülfünle gamze bend ider oldı ugrılayın Miskîn-dilümi kıldı bu sevdâ ayın bayın Benzer mi subh-ı hüsne ya haddün duhâsına Asr içre n'ola dirse güneş böyle olayın
Cân mâ-cerâ-yı hecrün ile hem-dem olalı Gönlümle gözüm ortasına düşdi mabeyin Aşkun hevâsı ile geh aglar geh inlerin
Nem var benüm eser senün ortada ben neyin Ben mübtelâyı hasret iden seyr-i hüsnüne Eylük yüzini göre misin yavuzın eyin
Uşşâk-ı bî-nevâya o şeh nâza başladı Toldurdı her makâmı yine âh n'eyleyin Sultân-ı mülk-i marifetüm ben Rahîmiyâ

Ammâ Selîm-i şâh-ı sühan-dâna bendeyin
(Mermer, Ahmet (hzl.) (2004). Kütahyalı Rahîmî ve Divanı. İstanbul: Sahhaflar Kitap Sarayı Yay. 293.)
Gazel
Sâf kıl cân gözgüsin sûfî ruh-ı zîbâya bak Gör ne şekl izhâr ider ol sûret-i ma'nâya bak Hüsn-i yâra kıl nazar mihr itme âlem mihrine
Dimezem mâhum sana var bir tolıngın aya bak Ayn-ı idrâkiyle gel mir'ât-ı dehre kıl nazar Vech-i ma'nâ gösterür her sûret-i eşyâya bak Ömr uzunlugından istersen temettu dil-berâ Şehr-i Kütâhiyyede bir kâmet-i bâlâya bak Akça suyun mâ-cerâsın bilmek istersen eger Karadeniz gibi çeşmümden akan deryâya bak Her gice sad âh u nâle her seher zâr u hezâr Sen gül içündür dün ü gün bu olan gavgâya bak Feth-i bâb olsun Rahîmî dir isen bâb-ı murâd Halka gibi aç gözün gel bu der-i ulyâya bak
(Mermer, Ahmet (hzl.) (2004). Kütahyalı Rahîmî ve Divanı. İstanbul: Sahhaflar Kitap Sarayı Yay. 213-214.)
Revani
Revani (asıl adı İlyas Şüca) (d. 1457, Edirne - ö. 1524, İstanbul), Türk şairdir.
Yapıtlarından iyi bir öğrenim gördüğü anlaşılan Revani, II. Bayezid döneminde İstanbul'a gelip, ilk surre eminliğine getirilerek, Mekke ve Medine yoksullarına dağıtılmak için
hazırlanan parayı götürmekle görevlendirildi; ama görevini kötüye kullanmakla ve yolsuzlukla suçlanınca gözden düştü. Trabzon'a giderek şehzade Selim'in (Yavuz) hizmetine girip Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkmasından sonra, çeşitli ve kazançlı görevlerde bulundu. Tezkirelerde zevk ve sefaya, içkiye, güzele bir insan olarak nitelendirilen Revani, şiirlerinde de bu eğilimini yansıtmış, sürdüğü yaşamı, özlemini çektiği tutkuları, canlı, içten, akıcı bir söyleyişle, divan şiirinin mazmunlarını kullanarak, ama kendi dünyasından kopmadan dile getirmiştir. Divan'ı
ile İşretname mesnevisi (içki içme kurallarını konu alır; bazı edebiyat tarihçileri tarafından, daha sonra yaygınlaşan sakinamelerin ilk örneği sayılmıştır) günümüze kalmıştır.
Rezmî
Safiye Sultan-zâde Mehmed Rezmî (yakl. 1640/1650, Beşiktaş - 21 Ocak 1719), Osmanlı Divan şairidir.
Babası Hüseyin Paşa Osmanlı ülkesinin muhtelif bölgelerinde idari görevler almış bir isimken annesi IV. Murad'ın kızı Safiye Sultan idi. Kardeşi ise Gürcü Mehmed Paşa ile evli olan Rukiye Hanım Sultan'dır. Rezmî üst düzey eğitiminden sonra sarayda silahşorluk ve kapıcıbaşılık gibi görevlerde yer aldı. İlk emekliliğini takiben silahtar ağalığı, sıkk-ı sânî defterdarlığı ve kapıcılar kethüdalığı gibi görevler üstlendi. Asıl tanınmışlığını ise güzel sanatlara olan ilgisiyle elde etti. Şiir, resim, musiki gibi alanlara ilgisi olan Rezmî yirmili yaşlardan beri Divan şiirleri yazdı ve ölümüne değin sürdürdü. Bu şiirlerinde ağırlıkla "bezm"i mahlasını tercih etti ve sıklıkla bahar

mevsimi temalarını işledi. Lale gibi Osmanlı ve bu devirle özdeşleşen bitkilere şiirlerinde yer verirken padişaha özel olarak kaleme aldığı şiirleri de bulunmaktaydı. Sanata olan ilgisini şiir dışında resim ve müziğe de yöneltmişti. Rezmî'nin günümüze ulaşan tek eseri 1698
tarihli Divan'ıdır, bu eserde 786 şiiri bulunmaktadır. Şiirlerinde sevgi, aşk ve eğlence konularına yer verirken sosyal hayat, günlük yaşam yaşanılan çevre, halk kültürü ve yakın ilişkilerine dair izler de fark edilmektedir. Onun şiir anlayışında gösterişsiz, zorlayıcı olmayan bir etki vardı ve şiirlerin "levendâne" bir üsluba sahip olması gerektiğini bir beyitinde dile getirmişti. Birçok şiirinde vezin bulunmazken kimisinde birden fazla vezin bulunmaktaydı ve vezin kusurları şiirlerinde fark edilir bir durumdu.
Riyâzî
Riyazî, asıl adı Mehmet olan ve dönemin ünlü bilginlerinin mensup olduğu Birgivî ailesinden(İmam Birgivî) olan bir 17. yüzyıl divan şairi, bilim insanı ve tezkire yazarıdır. 1572 yılında Mekke'de dünyaya gelen Riyazî, dini ilimlerin yanı sıra fizik ve matematik ile de ilgilenmiştir. İstanbul, Mısır, Suriye ve Anadolu'nun çeşitli
yerlerinde müderrislik ve kadılık görevlerinde bulundu. İşitme kaybı nedeniyle emekli olan Riyazî, 1644 yılında ölmüştür. Mürettep bir divanı, 1052 beyitten oluşan Sâkiname'si, Düsturu'l-
amel adında Farsça gramer kitabı, I.Ahmet için yazılan ve sunulan şair tezkiresi olan Riyâzü'ş- şuara isimli eseri bulunmaktadır.
Salacıoğlu
Salacıoğlu (tam adı Salacıoğlu Mustafa Celveti veya Giritli Salacıoğlu Mustafa Celveti,
bazen şeyh unvanı ile de geçer) 18. yüzyılda Girit'te doğmuş ve yaşamış bir Türk tasavvuf şairidir.
Salacızade ve Salacıdedeoğlu mahlaslarını da kullanmıştır. Bir divanı ve
iki mesnevisi bulunmaktadır. Hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Babası Şeyh Ahmed Efendi'nin ölüm yılı olan 1756'dan bir süre önce Hanya'da doğmuş, son şiirlerinin tarih düştüğü 1825'ten bir süre sonra Kandiye'de ölmüştür. Çok seyahat ettiği, İstanbul'da Üsküdarlı Haşim Baba'nın meclisinde bulunduğu şiirlerinden bilinmektedir. Ebced hesabı ile yazılmış şiirleri de bulunmaktadır.
Bir şiiri
Girîdî Hanyavîyem ben Salacıoğlu'dur nâmım Seyâhat ehliyem bir yerde yok temkîn ü ârâmım Vücûdum Ka'besine bir erin avniyle yol buldum Egerçi hacc-ı beyt etdim velî eskitdim ihrâmım Şarâb-ı vahdetin yek cur'asın nûş eyledim bir dem İçinde mest olup hâlâ o keyfiyyetle sersâmım
Kurulmuş bezm-i aşk câm-ı mahabbet devr eder bir bir Demem gel iç bu demden sûfî yokdur sana ibrâmım
Ne tâ'at ne ibâdet kaldı oldum kâfir-i mutlak
O dostun aşkı yağma kıldı zühdüm dînim îmânım Safâlar vaktidir arz-ı cemâl etdim dem-i nevrûz Bi-hamdi'llâh irişdi izzet ü rif'atle bayrâmım
Sarhoş Abdi Çelebi
Sarhoş Abdi (ö. 1621), Türk divan şairi.
Divan-ı Hümayun kâtipliği, nişancılık (1594) ve defter eminliği (1601) yaptı. Sadrazam Sinan Paşa'nın Avusturya seferine katıldı. Zafernâme-i Kal'al-i Üstüvar (Yanıkkale Fetihnâmesi)

adlı mesnevisinde Yanıkkale'nin fethini (1593-1594), padişaha sunduğu Arzuhal'de de dönemin yolsuzluklarını anlattı.
Sehî
Sehi Bey (1471? - 1548, Edirne) Divan edebiyatı yazarı ve şairi.
Ünlü Divan edebiyatı şairi Necati'nin yanında yetişti. II. Bayezid'in oğullarından Yavuz Sultan Selim'in kardeşi Şehzade Mahmut'un divan katipliğini yaptığı benzer biçimde Kanuni'ın, şehzadeliği esnasında onun da divan katipliğinde bulunmuş oldu. Dönemin en çok rağbet gören isimlerinden oldu. Daha sonra Edirne'de Dâdü'l-hadis mütevellisi oldu.
Seyyid Vehbi
Seyyid Vehbi (ö. 1736, İstanbul), divan şairi ve nesir yazarı.
Önde gelen Lale Devri şairlerindendir. Şiirlerinde yaşadığı devri ve çevreyi okuyuculara aktarmıştır. En tanınmış eseri III. Ahmed'in şehzadelerinin sünnet düğünün anlatan Surname-i Vehbi'dir.
Yaşamı
1674 yılı dolaylarında İstanbul'da dünyaya gedi. Asıl adı Hüseyin'dir. Gençlik yılarında şiir söylemeye başladı ve Hüsami mahlasını kullandı. Sonradan yeni bir mahlas aranış ve hocası Mirza- zade Ahmed Neyli ona Vehbi mahlasını vermiştir. Sümbülzade Vehbi ile karıştırılmaması
için Vehbî-i Kadîm veya Vehbî-i Evvel diye de anılır. Ayrıca ceddi seyyidlerden sayıldığından "Seyyid" unvanını almıştır.
İyi bir öğrenim gördü. Devrin edebi ve siyasi açıdan önemli simalarından olan Mirzazade Ahmet Neyli Efendi'nin öğrencisi oldu. Kazasker Abdülbaki Arif Efendi'den hat dersi aldı. Devlet ileri gelenlerinin hizmetinde mektupçu, tezkireci oldu; kassamlık yaptı. 1711 Moskova
seferinde kaleme aldığı kaside ve tarihler sayesinde padişah III. Ahmed'in dikkatini çekti. Uzun süre İstanbul medreselerinde müderrislik yaptı. 1718'de imzalanan Pasarofça Antlaşması hakkında Sadrazam Damat İbrahim Paşa'nın emri ile Sulhiyye adlı küçük kasideyi kaleme aldı.
1720'de padişahın şehzadeleri için düzenlediği sünnet düğününü anlatan Surname-i Vehbi adlı eseri yazdıktan sonra meslek hayatında çok hızlı ilerledi. Önce Tebriz'e kadı tayin edildi.
Ardından Kayseri, Manisa ve Halep mevleviyetlerinde bulundu. Halep'ten ayrılırken hacca gitti. Dönüşünde hastalandı ve İstanbul Aksaray'daki evinde vefat etti, Cerrahpaşa'da Cambaziye Mescidi hazîresine defnedildi.
Eserleri
•    Divan, Türkiye'nin pek çok kütüphanesinde yazma nüshaları bulunur.
•    Suraname-i Vehbi, Topkapı Sarayı Müzesi kütüphanesinde 6 nüshası, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde 7 nüshası bulunur. Başka kütüphanelerde de yazma nüshalarına rastlanır
•    Hadis-i Erba'in Tercümesi, tek nüshası İstanbul Üniversitesi kütüphanesindedir
•    Leyla vü Mecnun, nüshası bulunamamıştır.
•    Sulhiyye, İstanbul Üniversitsi Kütüphanesi'nde bir nüshası bulunur.
•    Takriz, devrin diğer edipleri gibi Mustafa Safayi'nin yazdığı Safayi Tezkiresi'ne uzun bir tezkire yazmıştır.
Sırrî Hanım
Sırrî Hanım, (d.1814 - ö.1877) Türk divan edebiyatı şairi.

1814'te Diyarbakır'da dünyaya geldi. Asıl adı Rahile'dir. Diyarbakır eşrafından Ahmed Bey'in kızıdır. Kültürlü bir ailede büyüdü, Divan kültürüyle yetişti. Tahir Zade Bekir Ağa ile ilk evliliğini yaptı. Bir süre Bağdat'ta yaşadı. Daha sonra İstanbul'a geldi. Yusuf Kâmil Paşa konağındaki şiir- edebiyat sohbetlerine katıldı, paşanın eşi Prenses Zeynep ile dost oldu. Kâmil Paşa ile evlendiği söylentisi de vardır. 1877'de öldü. Edirnekapı Otakcılar Mahallesi'nde Kadiri Dergâhı kabristanına defnedildi. Kızının ölümü üzerine yazdığı içli bir mersiye ile tanınır. Bir divan oluşturacak kadar şiiri vardır.
Sultan Veled
Muhammed Sultan Bahaeddin Veled veya kısaca Sultan Veled (24 Nisan 1226, Lârende - 11 Kasım 1312, Konya), Mevlana Celaleddin Rumi'nin oğlu, Mevlevîliğin asıl kurucusu, ikinci piri ve divan şairidir.
Dedesinin adı olan "Bahâeddin Muhammed Veled" adı verilmiş, şiirlerinde "Veled" mahlasını kullanmıştır. Annesi Semerkandlı Şerafeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun'dur. Sultan Veled, Mevlâna'nın en çok sevdiği talebelerinden Selâhaddîn Zerkûb'un kızı, Fâtıma Hâtun ile evlenmiştir. Bu hanımından Ulu Arif Çelebi, Âbide Mutahhara Hatun ve Saraf Arife Hatun dünyaya gelmiştir. Sultan Veled, ilk hanımının ölümünden sonra iki kere daha evlenmiştir. Şemseddîn Emir Âbid Efendi ikinci zevcesi Nusret Hâtûn'dan, Sultân Vâcid Efendi ve Selahaddin Emir Zahid ise Sultan Veled'in üçüncü zevcesi Sünbüle Hâtun'dandır. Ulu Arif Çelebi, Âbid Çelebi ve Vacid Çelebi şeyh olmuşlardır. Sultan Veled, Hüsameddin Çelebi'nin 1284 tarihinde ölümü üzerine, Mevlevî şeyhi oldu ve 1312'deki ölümüne kadar bu makamda kaldı. Halifeliği döneminde Mevlana'nın düşüncelerini temel alarak Mevlevîliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirmiştir.
Eserleri
•    Divan
•    İbtidâ-Nâme
•    Rebâbnâme
•    İntihanâme
•    Maârif

Subhizâde Feyzî
Subhizâde Feyzî, (Osmanlıca صبح اذاده فيضی; 1680?, İstanbul – 1739, İstanbul), divan şairidir. İstanbul'da doğdu. Asıl adı Feyzullah'tır. Sadrazam Hezarpâre Ahmed Paşa'nın kızının torunu, şehremini rûznâmçecisi şair Subhi Ahmed Efendi'nin oğludur. Tahsilini tamamladıktan sonra, babasının vefatı üzerine onun yerine şehremini rûznâmçecisi olarak memuriyet hayatına girdi (1101/1689-90). Bu görevinin ardından Çorlulu Ali Paşa'nın kethüdâ kâtipliğini, Osman Paşa'nın defterdarlık ve mektupçuluğunu yaptı. Bazı divan memuriyetlerinde bulundu. İstanbul'da vefat etti.
Tezkirelerde yer alan bilgilerden Feyzî'nin tanınmış bir şair olduğu anlaşılmaktadır (Safâyî, vr. 229a; Sâlim, s. 564-565). Feyzî'ye eserinde diğer tezkirecilerden daha geniş yer veren Râmiz onun hakkında "şair oğlu şair" ifadesini kullanır. Buna göre Feyzî'nin yaşadığı dönemde iyi bir şair olarak kabul edildiği düşünülebilirse de devrin diğer şairleriyle karşılaştırıldığında bunun doğru olmadığı anlaşılır. Feyzî, farklı bir muhtevaya sahip dört mesnevisiyle divanından dolayı hamse sahibi şairler arasında anılır.
Eserleri

1.    Divan. İki nüshası bilinmektedir. Bunlardan İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi nüshasında (TY, nr. 2874) iki na't, Hz. Hasan ve Hüseyin hakkında iki methiye, bir cülûsiye, altı kaside, bir tahmîs, 120 gazel, kırk dört rubâî, doksan iki tarih, altmış müfred ve on sekiz lugaz mevcuttur. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi nüshasında ise (Revan Köşkü, nr. 801, vr. 1b-77a) daha az şiir bulunmaktadır (muhtevası için bk. Levend, s. 147-148). Bu nüsha şairin mesnevilerini de ihtiva etmektedir.
2.    Heft Seyyâre (TSMK, Revan Köşkü, nr. 801, vr. 79b-124b). Eser bir tevhid, bir na't, yedi hikâye ve bir hâtimeden meydana gelmektedir. 1060 beyit tutan hikâyeler kısmı kırk beş beyitlik bir hâtime ile sona erer. Şair, 1200 beyitlik bu mesnevisini 1122 (1710) yılında iki ay içinde tamamladığını söyler.
3.    Mir'ât-ı Sûretnümâ (vr. 125b-153b). Mesnevinin bulunduğu kısmın ikinci sayfasında eserin adı Mir'ât-ı Âlemnümâ olarak geçmektedir. Kısa bir başlangıcın ardından gelen bir na'ttan sonra "i'tizâr" ve "sebeb-i nazm" bölümlerinin yer aldığı eser her biri "sıfat" başlıklı bölümler halinde gelişir. Her bölümde sâkî, mey, sâgar, cür'a gibi işret ve işret meclisiyle ilgili konular ele alınır. "Edip ya'nî bir heftede ihtimâm / Olup yedi yüz beyt ile bu tamâm" beytinden eserin bir haftada nazmedildiği anlaşılmaktadır. Tarih beytinde de 1710 yılında tamamlandığı kaydedilmiştir.
4.    Safânâme (vr. 155b-195a). Bir giriş, bir na't ve bir mi'râciyyeyi takiben Hulefâ-yi Râşidîn, Hz. Hasan ve Hüseyin hakkında yazılmış methiyelerden sonra dinî bir mesnevi olarak gelişeceği intibaını veren eser sabahı, gündüzü, gecesi, mehtabıyla baharın tasvir edildiği bir mesnevi haline dönüşür. "Tavsîf-i Hisâr-ı Anadolu" ve "Tavsîf-i Hisâr-ı Rumeli" başlıklı iki bölüm bir şehrengiz özelliği göstermesi bakımından dikkat çekicidir. On beş fasıl ve 1000 beyitten meydana gelen bu mesnevi 1123 (1711) yılında iki hafta içinde kaleme alınmıştır.
5.    Işknâme (vr. 197b-241a). Eser bir giriş, bir na't, tavsîf-i mi'râc ve münâcât ile başlamaktadır. "Işknâme" başlıklı şiirden sonra "sıfât-ı aşk", "sıfât-ı âşık", "sıfât-ı ma'şûk" gibi başlıklar taşıyan manzumelerle gelişen eser 1100 beyitten meydana gelmektedir. Tarih beytinden bu eserin de 1123 yılında yazıldığı ve iki haftada tamamlandığı anlaşılmaktadır.
Feyzî'nin klasik hamse konularının dışında kaleme aldığı bu dört mesnevinin önemli bir sanat değeri taşıdığını söylemek güçtür. Mahallî özellikler göstermesiyle dikkat çeken Heft Seyyâre'deki hikâyeler teknik bakımından oldukça zayıftır. Diğer mesneviler de kayda değer bir özellik taşımaz. Şairin kullandığı mazmunlar bu alanda daha önce söylenmiş olanların tekrarından ibarettir. Ancak bu külliyat Türk edebiyatındaki sayılı hamse örneklerinden biri kabul edildiğinden önemli görülmüş, Feyzî de edebiyat tarihinde devrinin orta halli bir nâzımı olarak yerini almıştır.
Süleyman Çelebi
Süleyman Çelebi, (Osmanlıca ليمان چلبی; 1351, Bursa – 1422, Bursa), divan şairidir.
Süleyman Çelebi Bursa'da doğdu. Hakkındaki bilgiler kısa ve çelişkilidir. Bazı yazma nüshalarda yer alan, "Yiğitlik dahi geçti şöyle hoca / Erişti şastlık u oldu koca" beyti, müellifin 812'de (1409) nazmettiği mevlidi altmış yaşında iken kaleme aldığını gösterdiğinden onun doğum tarihini 752 (1351) olarak kabul etmek mümkündür. Süleyman Çelebi'nin, Ahmed Paşa'nın oğlu ve Orhan Gazi'nin silâh arkadaşı olup Fuṣûṣü'l-ḥikem'e bir şerh yazan Şeyh Mahmud'un torunu olduğu, Orhan Gazi'nin bu zata İznik'te bir medrese yaptırmış bulunduğu şeklindeki kayıtlardan onun ilimle uğraşan kültürlü bir aileden geldiği anlaşılmakta, taşıdığı "Çelebi" unvanı da aynı zamanda ârif ve kâmil bir kimse olduğunu ortaya koymaktadır. Süleyman Çelebi'nin dinî ilimlere vukufunu eserinde işlediği konuları âyet ve hadislerle ustaca desteklemesi de göstermektedir. Kaynaklar onun Yıldırım Bayezid devrinde bir süre Dîvân-ı Hümâyun imamlığı yaptığını, 802'de (1400) inşası tamamlanan

Bursa Ulucamii imamlığına Emîr Buhârî'nin tavsiyesiyle getirildiğini nakleder. Mevlevî veya Halvetî olduğu ileri sürülen şairin "râhat-ı ervâh" terkibinin gösterdiği 825'te (1422) vefat ettiği genellikle kabul edilmektedir. Kabri Bursa'da Çekirge yolunda, Eski Kaplıca yakınlarındaki Yoğurtlu Baba Zâviyesi önünde bulunan sırt üzerindedir. Türbesi harap bir durumdayken 1952 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu aracılığıyla onarılmış ve duvarına Vesîletü'n-necât'ın ilk beytiyle âlem ve Âdem'in yaratılışıyla ilgili 128, Hz. Muhammed'in doğum ânını bildiren 206 ve Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed'e hitabını nakleden 403. beyitleri yazılmıştır.
Vesîletü'n-necât'ın 812 (1409) yılında Bursa'da tamamlandığı eserdeki bir beyitte açıkça belirtilmektedir. Başka bir eseri bilinmeyen Süleyman Çelebi'nin mevlidini kaleme almasıyla ilgili yaygın rivayet şöyledir: Onun Ulucami'de imamlık yaptığı yıllarda bir vâiz Bakara sûresinin 285. âyetini açıklarken peygamberler arasında bir fark bulunmadığını, bu sebeple Hz. Muhammed'in Hz. Îsâ'dan ve diğer peygamberlerden üstün olmadığını söyleyince cemaatten bazıları vâize karşı çıkmış, tartışmalar büyümüş, bu arada Süleyman Çelebi, "Ölmeyip Îsâ göğe bulduğu yol / Ümmetinden olmak için idi ol" beytini söylemiş, halkın çok beğendiği bu beyti, daha sonra büyük bir aşkla Hz. Peygamber'in sevgisini terennüm edecek ve onun hayatının bazı bölümlerini içine alacak şekilde geliştirerek eserini tamamlamıştır.
Aruzun "fâilâtün fâilâtün fâilün" kalıbıyla yazılan eser, on bir nüshası karşılaştırılarak elde edilen metnine göre 768 beyit olup on altı babdan meydana gelmektedir. Eser, asıl isminden ziyade yazma nüshaları genellikle "mevlid/mevlüd" başlığını taşıdığından, hatta bazan "mevlûd" şeklinde yazıldığından "mevlid" veya "mevlüd" olarak tanınmaktadır.
Sehl-i mümteni kabul edilen Vesîletü'n-necât sade bir Türkçe ile yazılmıştır. Eserde fikir, bilgi ve duygular çok sanatkârane bir üslûpla anlatılmıştır. Müellifin ifadeleri dinî heyecanına bağlı olarak gelişip zenginleşmiş ve ona dönemin çizgisini aşan şahsî ve sanatlı özel bir üslûp kazandırmıştır. Bu sebeple Vesîletü'n-necât'ta motiflerin ve edebî sanatların kullanılışı yazarına mahsus olup tamamen orijinaldir. İfadeler halka yönelik konularda çok sade, dinî kavramların anlatımında bazan girift, fakat anlamın derinine inilince gönlü fethedecek özelliktedir.
Eserde yer yer dinî mefhumların, farz ve vâciplerin beyan edildiği, İslâm tasavvufunun şer'î hükümlerle örtüşen yönlerinin yerli yerince işlendiği, Türk edebiyatına mal olmuş tasavvufî remizlerin başarıyla kullanıldığı görülmektedir. Bunun yanında Vesîletü'n-necât'ta tekrir, tenâsüp, cinas, tevriye, teşbîh-i temsîlî gibi edebî sanatlar kullanılmış, bahirler konuların gerektirdiği âyet ve hadislerle işlenmiştir.
Mensur bir münâcâtla başlayan eserin muhtevasını ortaya koyan bab başlıkları şöyledir: Allah'ın birliği hakkında, nâzım için dua talebi ve kitap için özür beyanı, âlemin yaratılma sebebinin beyanı, Hz. Muhammed'in ruhunun yaratılmasının beyanı (iki fasl), Hz. Muhammed'in vücudunun zuhura gelmesinin beyanı (üç fasl), Hz. Muhammed'in doğumu sırasında ortaya çıkan fevkalâdeliklerin beyanı (altı fasl), Hz. Peygamber'in methi, mûcizelerinin, mi'racının ve hicretinin beyanı, onun bazı vasıflarının beyanı, nükte ve nasihat, kötü fiillerden nehyetme, risâletin tebliği, Hz. Peygamber'in vefatı, hâtime.
Süleyman Çelebi'nin Vesîletü'n-necât'ı hazırlarken bazı eserlerden istifade ettiği anlaşılmaktadır. Bunların başında Arapça siyer kitaplarından Ebü'l-Hasan el-Bekrî'nin eserinin geldiği söylenebilir. Ayrıca Erzurumlu Mustafa Darîr'in tesiri altında kaldığı ileri sürülmekle beraber aslında her ikisinin de çeşitli siyer kitaplarından faydalanmış olduğu ihtimali daha kuvvetlidir. Bunun yanında Âşık Paşa'nın Garibnâme'sindeki beyit ve motiflerin mevliddekilerle benzerlik göstermesi, Ebü'l- Hasan'ın siyerinin Garibnâme'ye de kaynaklık etmiş olduğunu söylemeye imkân vermektedir.

Vesîletü'n-necât halk arasında çok beğenilmiş ve sevilerek okunmuştur. Bu sebeple günümüze pek çok yazma nüshası ulaşmıştır (Mevlid, neşredenin girişi, s. 16-24). Ancak esere Süleyman Çelebi'ye ait olmayan birçok beyit ve parçanın dahil edilmiş olması esas metnin tesbitini zorlaştırmaktadır. Bu ilâvelerin kimlere ait olduğunun belirlenmesi de kolay değildir. Bunun yanında hemen her mevlid metninin kataloglara Süleyman Çelebi'nin eseri olarak geçirilmesi işi güçleştiren diğer bir husustur.
Mevlid'in Latin harfleriyle çeşitli yayımları yapılmış olmakla birlikte bunların çoğu güvenilir değildir. Eserin ilmî neşirleri Ahmet Ateş (Ankara 1954), Faruk K. Timurtaş (Ankara 1970) ve Necla Pekolcay (İstanbul 1980) tarafından gerçekleştirilmiştir. Vesîletü'n-necât, bu konuda bir doktora çalışması yapan Necla Pekolcay tarafından dil ve edebiyat yönünden incelenip son yıllarda bulunan nüshalar da gözden geçirilerek karşılaştırmalı metin halinde yeniden yayımlanmıştır (Ankara 1993, 1997).
Eser, yazıldığı dönemden itibaren Osmanlı coğrafyasının hemen her yerinde özellikle Hz. Peygamber'in doğum günlerinde okunmuş, bestelenmiş, çeşitli dillere çevrilmiş ve nazîreleri yazılmıştır. Ayrıca başta Balkanlar olmak üzere çeşitli İslâm ülkelerinde bir ibadet anlayışı içinde mübarek gün ve geceler yanında doğum, ölüm, sünnet, evlenme, askere gönderme gibi pek çok vesile ile okutulmaktadır.
Sünbülzâde Vehbî
Sünbülzade Vehbî (1718?, Maraş - 29 Nisan 1809, İstanbul), 18. yüzyılın dîvan şairlerindendir. Asıl adı Mehmet olup, Maraş'ta 'Sünbülzadeler' olarak anılan ailenin bireylerindendir.
Hayatı
Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 1789 yılında Şeyhülislâm Mehmet Kâmil
Efendi için yazdığı kasidenin bir beyitinde, yaşının yetmişe ulaştığını ifade ettiğinden yola çıkarak, doğum tarihi 1718 olarak tahmin edilmektedir.
Dedesi Maraş'ın ünlü müftülerinden Mehmet Efendi, babası ise kendisi gibi şair olan Reşit Efendi'dir. Şairin doğduğu tahmin edilen yıllarda, yine dönemin ünlü bir başka şairi Seyyit Vehbî, Halep'te kadı vekilliği yapmaktadır ve şairin babası Reşit Efendi'de onun yanında görevlidir. Seyyit Vehbî'nin isteği ile Reşit Efendi oğluna ' Vehbî ' adını vermiş, şair de zaman içinde bu adla ünlenmiş ve bu adı mahlas olarak kullanmıştır.
Tam bir bilgi olmamakla birlikte Vehbî'nin çocukluk ve gençliği Maraş'ta geçmiş, medrese eğitiminden sonra İstanbul'a gitmiştir. İstanbul'da devrin ileri gelen kişilerine kasideler ve tarih düşürerek yazdığı dizeleri sunarak ünlenmeye başlamış ve Rumeli kaleminde çalışırken kadılık görevine getirilmiştir. Dönemin şairlerinden arkadaşı Sürurî'nin "Hezeliyyât" adlı yapıtında yazdığına göre Vehbî, Yaş, Bükreş, Eflâk, Boğdan ve Siroz gibi yerlerde uzunca bir süre kadılıklarda bulunmuştur.
Güzel yazı yazma ve anlatımdaki becerisi dikkate alınarak, kendisine devletin resmi yazışmalarını düzenleme görevi verilmiş, bu görevindeki başarısı sonrasında da, 1768 Rus seferi sırasında mali işler sınıfına atanmıştır. Bu görevdeki yedi yılın ardından ve iyi derecede de Farsça bilmesi nedeniyle 1775 yılında I. Abdülhamid tarafından İran'a elçi olarak gönderilmiştir.
Buradaki görevi sırasında Bağdat Valisi Ömer Paşa ile aralarındaki anlaşmazlık I. Abdülhamid'e ulaşır. Ömer Paşa'nın Padişaha ulaştırdığı olumsuz rapor üzerine Vehbî'nin idamına karar kılınır. Ancak çok yakın dostlarının kendisine önceden ulaştırdığı haber üzerine Vehbî, gizlice Bağdat'tan İstanbul'a gider. Yine yakın dostlarının yardımlarıyla Padişaha kendisini affettirir ama uzun bir

süre işsiz kalır. Sonunda dönemin Sadrazamı Halil Hamit Paşa'nın yardımıyla tekrar kadılık görevine döner.
Vehbî, bir süre Rodos kadılığı yapar, sonra Avusturya seferi sırasında ordunun kadı vekilliğine atanır. Ordu ile birlikte Edirne, Sofya ve Niş bölgelerinde dolaşır ve ardından 1788'de Eski Zağra kadılığı görevini üstlenir. Burada şair arkadaşı Sürurî'de kendisine kâhyalık görevinde bulunur.
Eski Zağra'da görevli olduğu sırada çok kötü olaylar yaşamış, hatta bir süre tutuklu kalmıştır. Bu arada Sürurî ile arası açılır ve onun yazdığı bir hiciv sonrasında Vehbî görevinden alınır. Ancak dönemin Padişahı III. Selim'e sunduğu dîvan sonrası affedilir, önce Manisa'ya sonra Sire'ye kadı olarak atanır.
Sünbülzade Vehbî'nin son kadılık görevleri Manastır ve Bolu'dadır. Bolu'dan sonra İstanbul'a dönen, ancak seksen yaşını da geçen şair, nikris (mafsal romatizması) hastalığına yakalanır, yatağa düşer, gözleri görmez olur ve bilincini kaybeder. 29 Nisan 1809 tarihinde de bu dünyadan göçer.
Bugüne kadar tarihi kaynaklarca, mezarının İstanbul Edirnekapı dışında olduğu üzerinde birleşir, ancak yeri belli değildir diye bilinirken Fatih Çavuş, yaptığı araştırmalar sonucu mezarı keşfetmiştir.
Bilinen eserleri
Bilinen eserlerinin listesi şöyle verilmiştir:
•    Tuhfe-i Vehbî:
Değişik vezinlerde 58 kıtadan oluşan manzum Farsça-Türkçe sözlük. 1783'te (hic. 1197) İran'daki görevinden döndükten sonra hocaları olduğu (1783) Sadrazam Halil Hamîd Paşa'nın iki oğlu için kaleme alınmıştır. Daha önce hazırlanan sözlüklerde bulunmayan Farsça kelime ve ifadelere yer vermesi dolayısıyla çok tutulmuştur. 1780'li yıllarda medreselerde ve rüşdiyelerde Fars dili ders kitabı olarak kullanılmıştır. Hazırlayıcı yazar daha yaşamakta iken Hicri 1213'te Hayâtî Ahmed Efendi ve Lebîb Efendi ekleri ve editörlüğü ile ilk baskısı yapılmıştır. Sonradan 30'a yakın baskısı yapılmıştır.
Otuza yakın baskısı bulunan eserin son baskısı Numan Külekçi ve Turgut Karabey tarafından yayımlanmıştır (Erzurum 1990).
•    Divan :
6 bölümden oluşan manzum divan. 5732 beyitten oluşan dîvana Vehbî "Sünbülistan" denilmesini istemiştir. Divan'in bölümleri şunlardır:

•    Manzum olarak yazılma sebebini vermesi;
•    Arapça kasideler ve beyitler;
•    Sultan Mustafa için yazılmış bir methiyeyi de içeren Farsça divançe;
•    kasideler;
•    tarihler;
•    gazeller.
Her bölümün sonunda tarih kıtaları bulunup Farsça divançenin 1789-90 (hic. 1204'te), diğer beş bölümün ise 1790-91 (hic.1205'te) düzenlendiği bildirilir. Divan III. Selim'e sunulmuştur.
Şeyhülislâm Esadefendizâde Mehmed Şerif Efendi, Râgıb Paşa ve Halil Hamîd Paşa'ya takdim edilen birçok kaside vardır. Kaside ve gazeller arasında Iranli Farsca sairleri Hâfız-ı Şîrâzî, Sa'dî-i

Şîrâzî, özellikle Sâib-i Tebrîzî ve Bâkî, Nâbi, Sabit, Nef'i gibi Osmanlı şairlerine nazîreler ve tahmîsler bulunmaktadır.
Divan'ın çok sayıda yazma nüshası bulunmaktadır. İlk Osmanlıca basımı 1838'de Mısır'da Belek'de yapılmıştır. Divanın tenkitli metni bir incelemeyle birlikte Süreyya Ali Beyzadeoğlu tarafından İstanbul Üniversitesi için doktora tezi olarak hazırlanmıştır.
•    Lütfiyye-i Vehbî:
Oğlu Lütfullah için yazdığı 1181 beyitlik manzum bir öğüt kitabıdır. 1791'de (Hicri 1205'te) hazırlanmıştır. Bu eser Nâbi'nin Hayriyye adlı eserinden örnek alınmıştır. Şiir olarak edebî değeri tenkit edilmektedir. Ancak bir Osmanlı yazarının İstanbul toplumu hakkındaki görüşlerini yansıtması açısından önemli görülmektedir.
Birçok kez (Hicri 152-1285 yılları arasında 17 kez) Osmanlıca baskısı yapılmıştır. Son olarak Süreyya Ali Beyzadeoğlu tarafından editörlük ile yeni Türkçeye sadeleştirilerek 1994'te yeni bir baskısı yapılmıştır.
•    Nuhbe-î Vehbî :
III. Selim'e ithafen 1799'da yazdığı Arapça-Türkçe manzum sözlük. Tuhfe'den daha hacimli olan bu eserde de Tuhfe'de olduğu gibi az bilinen sözcükler bulunmaktadır. Nuhbe'nin ilk Osmanlıca baskısı daha Vehbî hayatta iken yapılmıştır. Sonra da birçok kez yeni baskısı yapılmıştır. Cumhuriyet döneminde yeni Latin harflerle tedrisata geçilmesi ve Arapça ve Farsça dilleri öğreniminin eğitim tedrisatında öneminin azaltılmasına kadar Osmanlı okullarında bu eser (ve Tuhfe) dil eğitimi için kullanılan bu iki sözlük olarak etkili olmuşlardır.
Nuhbe-i Vehbî'ye editörluk ve ekler yapmaya önce Hayâtî Ahmed Efendi başlamıştır ama hayatının sonunda bunu bitirememiş, eserin editörlüğü ve ekleri oğlu Hayâtîzâde Şeref Halil tamamlamıştır. Ayrıca eser Eser Şair Eşref'in dedesi olan Yayaköylü Râşid Efendi tarafından da şerhedilip bastırılmıştır.
•    Şevk-Engiz :
Kadın ve erkek güzelliklerini yansıtan mesnevi tarzında bir çalışma. Bir zenpâre ile mahbubperestin kız ve oğlanların güzelliklerini karşılaştırdıkları, sonunda ilâhî aşka yöneldikleri 770 beyit civarında münazara tarzında, bazen pornografik olduğu kabul edilen, bir eserdir.
Değerinin yerelleşme akımı çerçevesinde olduğu kabul edilmektedir. Eser bu türlü ilişkiler için yerel halk arasında kulanılan sözcük ve deyimleri kapsaması nedeniyle değer kazanmıştır. İlk basımları benzer pornografik konuları ele alan Enderunlu
Fâzıl'in Hûbannâme, Zenanname ve Cenginâme adlı eserleriyle birlikte Osmanlıca olarak yapılmıştır.
•    Münşeat:
Bu eserin büyük kısmı, şairin de bir beyitinde belirttiği gibi, bir yangın sonrası yok olmuştur.
•    Divan
Uzun yıllar boyunca yazılmış ve dağınık olan pek çok sayıda şiirlerini bir araya getiren ve böylece klasik Divan edebiyatının en hacimli olan divanlarındandır. Çok sayıda yazma nüshası bulunmaktadadır ve 1838'de Beled, Mısır'da basılmıştır.
Şehrî

Asıl adı Mehmed'dir. Belîğ, asıl adının Memiş olduğunu söyler ve Hammâmî Memiş Efendi diye tanındığını  belirtir (Abdülkadiroğlu 1999:  193). Tekirdağ'da  doğdu.  Sâlim  ise, Tekirdağ'ın Tekfurdağı olarak meşhur olan Rodoscuk adlı kasabadan olduğunu söyler (İnce 2005: 437). Doğum tarihi bilinmemektedir. Fatîn ise, onun ilmiyle şöhret bulduktan sonra Tekfurdağı'nda hamallık yaptığını belirtir (1271: 227). Şıkk-ı evvel defterdarı olan Damad Mehmed Paşa zamanında defterdar mektupçusu olarak görev yaptı. 1147/1734-35 tarihinde İstanbul'da vefat etti (Fatîn Davud 1271: 227). Tekirdağ'da medfundur (Kurnaz 2001: 2162/513).
Devrinin seçkin edip ve şairlerinden kabul edilen Şehrî'nin irin, Fatin'e göre mürettep Dîvân'ı ve güzel tarihleri vardır (1271: 227). Ancak Şehrî Dîvân'ının nüshası elde yoktur. Fatîn, iki Şehrîyi memleket ve isim benzerliği sebebiyle birbirine karıştırarak, yanlışlıkla Tekirdağlı Şehrî için "Kuloğlu denmekle meşhurdur" der. 1099/1688'de vefat eden "Kuloğlu Muhsin Ağa" olarak tanınan ve Sabit'in öğrencisi olan Şehrî'dir (Çapan 2005:331; İnce 2005: 437).

Eserlerinden Örnekler
Gazel
Safâ-yı hâtırum gönlüm sürûrı ey gözüm nûrı Sana âşık olan görmez huzûrı ey gözüm nûrı Güzel rûh-ı musavver bî-bedel nûr-ı mücessemsin Münâsib sana mahlas olsa nûrı ey gözüm nûrı Koyup firdevs-i a'lâyı iderdi kûyunı me'vâ
Seni görseydi gılmân ile hûrî ey gözüm nûrı Rakîb-i bî-hayâ vü ırz u bî-nâmûsı terk eyle Kapundan sür o müflis mendeburı ey gözüm nûrı Nigâh-ı âşıkâne itdüginden gayrı Şehrî'nin Beyân eyle nedir cürm ü kusûrı ey gözüm nûrı
(Fatin Davud (1271). Tezkire-i Hâtimetü'l-Eş'âr. İstanbul: Taşbaskı 227.)

Şehzade Bayezid (Bayezid)
Şehzade Bayezid, Kanunî Sultan Süleyman'ın oğullarından biri olup Osmanlı tarihinde daha çok trajik kaderiyle tanınır. Ancak siyasî kimliğinin yanında, divan edebiyatı geleneği içinde şiirler yazmış bir şehzadedir. Şiirlerinde genellikle "Bayezid" mahlasını kullanmıştır. Onun şairliği, Osmanlı hanedanı içinde edebiyatla ilgilenen şehzadelerin önemli örneklerinden biridir.
Şehzade Bayezid'in şiirlerinde en baskın duygu hüzün, kader ve iç çatışmadır. Taht mücadelesi içinde yaşadığı baskılar ve belirsizlikler, şiirlerine doğrudan olmasa da güçlü biçimde yansımıştır. Şiirlerinde sıkça dünyanın geçiciliği, talihin değişkenliği ve insanın kader karşısındaki çaresizliği ele alınır. Bu yönüyle Bayezid'in şiirleri, samimi ve içten bir ruh hâli taşır.
Bayezid'in şiirlerinde aşk teması da yer alır; ancak bu aşk çoğunlukla tasavvufî ve mecazî bir boyuttadır. Sevgili bazen beşerî bir varlık, bazen de ilahî hakikatin sembolü olarak karşımıza çıkar.

Şiirlerinde ayrılık, özlem ve yalnızlık duyguları belirgindir. Bu durum, onun yaşadığı hayat şartlarıyla örtüşür.
Şehzade Bayezid'in şiir dili, divan edebiyatının klasik özelliklerine uygundur. Ağır ve gösterişli bir anlatımdan ziyade, duyguyu öne çıkaran sade bir söyleyiş tercih etmiştir. Mazmunları yerinde kullanmış, anlamı geri plana itmemiştir. Bu özellik, onun şiirlerini daha anlaşılır ve etkileyici kılar.
Bayezid'in şairliği, babası Kanunî Sultan Süleyman'ın güçlü edebî mirasının da bir yansımasıdır. Sarayda edebiyatla iç içe yetişmesi, onun şiire yönelmesini sağlamıştır. Her ne kadar bir padişah olamasa da, yazdığı şiirlerle Osmanlı divan edebiyatı içinde şehzade şairler arasında önemli bir yer edinmiştir.
Sonuç olarak Şehzade Bayezid, divan edebiyatında trajik kaderi, iç dünyası ve samimi şiirleriyle dikkat çeken bir şairdir. Onun şiirleri, Osmanlı hanedanı mensuplarının sadece iktidar mücadelesi içinde değil, aynı zamanda duygusal ve düşünsel bir dünyaya sahip olduklarını göstermesi bakımından büyük önem taşır.
Şeref Hanım
Şeref Hanım, (d.1809-ö.1861) Türk şair.
1809'da İstanbul'da doğdu. Şair ve kültürlü bir ailenin kızıdır. Kadirî ve Mevlevî tarikatlarına girdiği bilinmektedir. Sıkıntılarla dolu bir yaşam sürmüştür. Padişah II. Mahmud ve Valide Sultan'a yazdığı şiirlerinde bu sıkıntıları anlatır. Geleneksel kalıplar içinde kalan şiirleri sadelikleri ve düzgün anlatımlarıyla dikkat çekmektedir. Bir divanı vardır.1861'de yaşamını yitirmiştir.
Eserlerinden Bir Örnek GAZEL
Dildeki dag-i füruzanım ile eğlenirim Geceler kendi çerağanım ile eğlenirim
Ederim ziver-i aguş-ı hayalim yâri Daima hidmet-i mihmanım ile eğlenirim
Söyletip çektiğini şuh-i cefakarından Sergüzeşt-i dil-i nalanım ile eğlenirim
Komaz avare vü tenha beni manend-i safa Yine derd-ü gam-i cananım ile eğlenirim
Dest-i ahım dokunup saz-i derunun teline Nağme-i nale vü efganım ile eğlenirim
Söyleyip serdi-i mihnetle nice taze gazel Şeref eş'ar-i perişanım ile eğlenirim
Şeyh Galip
Galib Mehmed Esad Dede veya tanınan kısa adıyla Şeyh Galib (d. 1757 - ö. 3 Ocak 1799), Türk divan edebiyatı şairi ve mutasavvıf.

Hayatı
1757 yılında İstanbul'da doğdu. Adı Mehmet'tir. Babası Mustafa Seyyid, annesi Emine Hanım'dır. Galata Mevlevihanesi'nde Şeyhi Hüseyin Dede ve Hoca Neşet Efendi'den dil ve edebiyat dersleri aldı ve genç yaşta şiirlerini yazmaya başlamıştır. Henüz 24 yaşındayken divan tertip edecek kadar şiiri kaleme almıştır. 9 Haziran 1791 tarihinde Galata
Mevlevihanesi Şeyhliği'ne atandı. 1798'de vefat eden Galib Mehmed Esad Dede, avluda yer alan türbeye defnedildi.
Edebî tarzı
Esed ve Galip mahlaslarıyla yazdığı şiirlerini toplayarak 24 yaşında iken divanını meydana getirdi (1780). Sembolizm benzeri bir tarzın Türk edebiyatındaki öncüsü olmuş, birçok buluşu ve yarattığı mazmunlarla Divan Edebiyatı'nın gelişmesinde büyük bir rol oynamış olmasına rağmen divan şiirinin geleneklerinden de kopmamıştır. Şeyh Galip'in eserlerinin en önemli yönlerinden birisi de tasavvufi temellere sahip olmasıdır. Tasavvufu, sembolizmle birleştiren üslubu ile Türk edebiyatının modern çağının öncülerinden kabul edilir. Eserlerinde güçlü semboller kullanan Galip, hayal unsurlarına sıkça yer vermiştir. Anlatmak istediklerini benzetmeler ve sembollerle dile getirmiştir. Sebk-i Hindi akımının Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biridir. Klasik Türk edebiyatının son büyük şairidir.
Eserleri
•    Divan (Şiirler)
•    Hüsn-ü Aşk (Güzellik ve Aşk)
•    Şerh-i Cezîre-i Mesnevî
•    Es-Sohbetü's-Sâfiyye
•    Zübde-i alem
Şeyhî
Şeyhî (ö. 1431), Kütahya doğumlu 15. asır Türk divan şairi ve tabip.
Kendinden sonra gelen birçok şairi etkilemiş bir şairdir. Harnâme adlı hiciv mesnevisi ve Fars edebiyatının ünlü şairi Nizami'nin aynı adlı eserinden Türkçeleştirdiği Hüsrev ü Şîrîn adlı aşk mesnevisi en ünlü eserleridir. Aynı zamanda döneminin ünlü bir hekimi olan
Şeyhî, Germiyan Beyi II. Yakub'un, Osmanlı padişahlarından Çelebi Mehmed ve II. Murad'ın özel doktoru olmuştur.
Hayatı
Tahminen 1371- 1376 yılları arasında, o devirde Germiyanoğulları Beyliği sınırları içindeki Kütahya'da doğdu. Adı bazı kaynaklarda Yusuf, bazı kaynaklarda Sinan olarak
geçer; Germiyanlı Şeyhi ya da Hekim Sinan olarak da bilinir. Babasının adının Mecdeddin Ahmed olduğu tahmin edilmektedir. Şair Kasım İzarî ile şair Germiyanli Cemali yeğenleridir.
Çocukluğunu, devrin kültür merkezlerinden birisi olan Kütahya'da geçirdi. Germiyanoğulları beylerinden II. Yakub Bey'in hem hekimi hem de sohbet arkadaşı idi. Bilime olan merakı ile İran'a gitti; burada başta tıp ve tasavvuf olmak üzere yoğun bir eğitim gördü. Öğrenimini
tamamlayarak Anadolu'ya geri döndükten sonra Hekim Sinan olarak ünlendi. Tıpta en ziyade mahareti göz hastalıkları üzerine idi. Dönüş yolunda Ankara'ya uğrayıp Hacı Bayram Veli'nin halifesi olduğu söylenir. Şeyhî mahlasını bundan sonra aldı ancak fiilen şeyhlik yaptığına dair bir

bilgi yoktur. Bir görüşe göre de Hâcı Bayram'a değil Emîr Sultân'a bağlandığı için "Şeyhî" mahlasını seçmiştir.
Karaman seferi sırasında Ankara'da rahatsızlanan Osmanlı padişahı I. Mehmed'i tedavi etmek için çağrıldı ve başarılı olunca kendisine tımar olarak Tokuzlu köyü verilerek sultanın özel tabipliğine tayin edildi. Kimi kaynaklara göre Tokuzlu köyüne giderken köyün eski sahipleri tarafından soyulması üzerine rakiplerini eşekle sembolleştirdiği Harname (Eşekname) adlı mesneviyi yazıp Çelebi Mehmet'e sunmuş ve Çelebi Mehmet, olay üzerine Şeyhî'nin zararlarını ziyadesiyle karşılamıştır.
Sehî Bey'in Heşt Behişt tezkiresinde Harname'nin ve Hüsrev ü Şirin mesnevisinin yazılması şöyle anlatılır: Çelebi Mehmet'ten sonra Osmanlı tahtına geçen II. Murad'ın Şeyhi'yi kendisine vezir tayin etmek istemiş; ancak araya giren kimseler vezir olabilmesi için Nizâmî'nin hamsesinden bir hikayenin yazılmasını şart olarak koşmuştu Şeyhî, bunun üzerine Nizami'nin Hüsrev ü Şîrîn eserini tercüme etmeye başladı ve bu esere Türk kültüründen bazı eklemeler yaptı; Sehi'nin ifadesiyle "bu güzele Türk elbisesi dikti". Şeyhi bin kadar beyit yazıp II. Murad'a sunduktan sonra padişahın hediyeleri ile Germiyan'a dönerken yolda harami baskınına uğrayıp her şeyi yağmacılara kaptırınca Harname mesnevisini yazıp padişaha sundu ve ardından Hüsrev ü Şirin'i yazmaya devam etti.
Latifî ise bu iki eserin yazılışı ile ilgili farklı bir hikâye anlatır: Şeyhi, Hüsrev ü Şirin'i yazıp II. Murad'a sunmuş ve padişah eseri çok beğenmişti ancak rakipleri, bunun Nizamî'den tercüme olduğunu söyleyerek kötülediler; Şeyhi, padişahın ihsanlarından yararlanamadı. Bunun üzerine kendisine şikayet edenler hakkında Harname'yi yazdı.
Ölüm tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, genel kanı 1431 yılında öldüğü üzerinedir. Hüsrev ü Şirin eserini tamamlayamadan öldü. Eserini Rumî isimli bir şair tamamladı. Eseri tamamlayan şair Rumî'nin yeğeni Germiyanli Cemali olduğu düşünülür. Mezarı, Kütahya'da Dumlupınar Mahallesi'nde bir ziyaret yeridir. 1961 yılında 15. yüzyılda bir türbe inşa edilmiştir.
Çalışmaları ve edebî kişiliği
Şeyhi erken dönem Divan Edebiyatı şairlerindendir ve divan edebiyatının gelişmesine büyük katkısı olmuştur. Kaside ve mesnevide zamanının en ileri gelen şâiri idi. Hacı Bayram Veli'den çok etkilenmiş ve onun dervişi olmuştur. Tasavvufi bir kişilik olmasına ve tasavvuf eğitimi almış olmasına rağmen eserlerinde tasavvufi öğeler bulunmamaktadır. Din dışı şiirler yazmayı tercih etmiştir. Şiirde üstadı Ahmedî'dir.
Divanı dışında iki önemli mesnevisi bulunur: Harnâme (Eşeknâme) ve Hüsrev ü Şirin. Köyünde uğradığı saldırı üzerine yazdığı Harnâmede, kaderi yük taşımak olan bir eşeğin semiren öküzlere özenmesi üzerine başına gelenler mizahi ve alegorik bir dil ile hicvedilmiştir. Nizami'nin
eseri Hüsrev ü Şirin'in Türkçe tercümesini bizzat Osmanlı padişahı II. Murad'ın isteği üzerine yazmaya başladığı düşünülür. Bir tercüme olarak başladığı çalışmaya, yaptığı ilave ve değişikliklerle telif eser niteliği kazandırdı. Bu eserini tamamlayamadan ölmüştür. Eseri kız kardeşinin oğlu Cemâlî Germiyanî tamamlamıştır.
Ayrıca Ney-nâme adlı ufak bir mesnevisi, tıbba dair bir eseri Farsçadan tercüme ettiği Habnâme adlı bir mesnevisinin daha bulunduğu rivayet edilir.
Çağdaşlarına ve ondan önceki şairlere göre dilinde Farsça tesirinin çok olduğu görülür.

Başlıca eserleri Şiirleri
•    Divan. 15 kaside, 4 tercî'-i bend, 2 terkîb-i bend, 1 mesnevi, 2 müstezat ve 202 gazelden oluşur. Yazma kütüphanelerde pek çok nüshasına rastlanır.
•    Hüsrev ü Şirin. Şeyhî'yi asıl üne kavuşturan en önemli eseridir. 6694 beyitten oluşur. Nizami'nin aynı adlı mesnevisinin tercümesi olarak başlayan eser, aynı konuyu farklı bir şekilde işleyip özgün bir eser haline gelmiştir. II. Murat'a ithaf edilmiş olan eser, yazıldığı zamandan itibaren büyük rağbet görmüş, çok okunmuştur.
•    Harnâme. II. Murad'a sunulmuş 126 beyitlik küçük bir hiciv eseridir.
Tıpla ilgili eserleri
•    Kenz-ül Menafi
•    Habnâme
•    Neynâme

Şeyyad Hamza Yaşam öyküsü
Şeyyad Hamza'nın hayatı ile ilgili pek çok bilgi bulunmamaktadır. Hatta yaşadığı yüzyıl bile tartışma konusu olmuştur. Doerfer ve Adamoviç gibi araştırmacılar onun 14. ve 15. yüzyılda yaşadığını öne sürmüştür. Buna karşı Türk araştırmacı ve yazarlar çağdaş araştırmalarda Şeyyad Hamza'nın 13. yüzyılın son çeyreği ile 14. yüzyılın ilk yarısında yaşadığını
kanıtlamışlardır. Şeyyad Hamza bir şiirinde, 1348 yılında Anadolu'da ortaya çıkmış kara veba salgınından söz etmektedir. Akşehir'deki Nasreddin Hoca mezarlığında ise miladi takvime göre 1348 yılında ölmüş ASL HATUN BNT HMZ SYYAD (Hamza Şeyyad kızı Aslı Hatun) mezarı bulunmaktadır.
Tarikat
Fuad Köprülü'ye göre Şeyyad Hamza Batini (yani Babai, Haydari, Abdal, Kalenderi) babalarından biridir, ama çağdaş zamanda Köprülü'ye ait bu yorumun gerçekliği sorgulanmaya başlanmıştır.
Şeyyad adı ile ilgili görüşler
Şeyyad sözcüğünün iki anlamı vardır. Birine yalancı, sahtekar, boşboğaz gibi anlamlar yüklenirken diğerine ise sıvacı, kireçli bina yapan kişi gibi anlamlar yüklenmektedir. Lamii Çelebi onu iki fıkrasında boşboğaz olarak tanıtmaktadır ama Lamii Çelebi'nin eserinde geçen Şeyyad'ın Şeyyad Hamza olduğu kesin değildir. Başka bir olasılık ise bu adın Fuzuli (ve ya Hatayi) gibi alçak gönüllülük gösteren bir takma ad olmasıdır. Buna karşı Feridun N. Uzluk ve Amil Çelebioğlu gibi yazarlar bu adın 13. ve 14. yüzyılda yüksek sesle manzumeler okuyan kişilere verilen takma bir ad olduğunu öne sürerken, Sadettin Buluç 'Şeyyad' sözcüğünün Mevleviler arasında kullanılan bir unvan olduğunu yazmaktadır ve Dâstân-ı Maktel-i Hüseyin adlı eserde Şeyyad-ı Mevlevi diye anılan bir Mevlevî dervişi de bulunmaktadır.
Sanatı
Şeyyad Hamza hece ve aruzla şiirler söyleyebilen, İslam kültürünü kavramış gezgin bir mutasavvıftır.
Hece ile yazdığı parçalar nazım tekniği itibarı ile güzeldir. Aruzla yazdığı parçalarda pek başarılı olamamıştır. Ayrıca şiirlerinde Türk şiirinin kuruluşundan çizgiler vardır.

Klasik şiirlerinde özellikle naatları önemlidir. Bu manzumelerinde kuvvetli bir Arapça, Farsça bilgisi ve İslam kültürü hâkimdir.
Daha çok sufi çehresiyle tanınan Şeyyad Hamza, dörtlük, mesnevi, kaside, gazel gibi nazım şekilleriyle manzum eserler vermiştir. Özellikle dini-tasavuufi Türk edebiyatı sahasında önemli bir yeri vardır.
Eserleri
Şeyyad Hamza'nın bilinen beş mesnevisi ve diğer şiirleri mevcuttur.
Destân-ı Yûsuf
1529 beyitten oluşur. Kullanılan aruz kalıbı "fâilâtün fâilâtün fâilün" kalıbıdır. Bu mesnevi eser Şeyyad Hamza'nın en meşhur mesnevisi olup Yûsuf ve Züleyhâ hikâyesinin anlatır. Bu
konu Kur'an'daki Yûsuf kıssasında bulunmaktadır. Bu eserin Sula Fakih'in aynı adlı eserinden özetlenerek kaleme alındığı kabul edilmektedir. Kaynağı Kur'an tefsirleri olmakla beraber Şeyyad Hamza bu manzum eserinde bu konuyu kendi düşünceleri ve duyguları ile geliştirmiş ve sade bir uslûp ile kaleme almıştır. Modern divan edebiyatı kritiklerine göre bu eser Eski Anadolu Türkçesinin kuruluş dönemi özelliklerini yansıtmaktır. Yine bu kritikler bu mesnevideki ağız özellikleri, arkaik kelimeler ve deyimler bakımından eserin dönemin en karakteristik mesnevisi olduğunu kabul etmektedirler.
Bu eser üzerinde yapılan modern akademik kritik incelemeler şunlardır: Talat Tekin (1951) Șeyyad Hamza'nın Destân-i Yusuf Mesnevisi Üzerinde Dil Tetkikleri, mezuniyet tezi. Türkiyat Araştırma Merkezi; Osman Yıldız (2008) Seyyad Hamza, Yusuf u Züleyha [Destân-i Yûsuf] Giriş-İnceleme- Metin-Dizinler, Ankara; İbrahim Taş, (2008) Yusuf ve Zeliha, İstanbul; Emin Eminoğlu,
(2008) Destân-i Yûsuf. s. 184-186). Stephanie Bowie Thomas (1992) The Story of Joseph in İslamic Literatüre With on Annotated Translation of the Pre-Ottoman Destân-i Yusuf by Seyyad Hamza, New York, Colombia University adı ile basılmış kitap hazırlanan bir yüksek lisans tezinin İngilizce çevirisidir. Ayrıca bu mesnevinin tam metni kritik eklerle birlikte bastırılıp yayımlanmıştır: Ümit Özgür Demirci ve Şenol Korkmaz Giriş-Metin-Günümüz Türkçesine Aktarma-Dizin ve Sözlük-Tıpkıbasım.
Dâsitân-ı Sultân Mahmûd
79 beyitlik bir mesnevidir. Eserde Sultan Gazneli Mahmud ile bir derviş arasında yapılan edebî ve felsefi diyalog ele alınmakta ve değişik iki kişisel felsefi görüşe göre madde ile anlam karşılaştırılması yapılmaktadır. Ana teması nefsini kontrol etmesini bilen dervişin saltanat süren hükümdardan daha üstün bir insan olduğu iddiasıdır. Şeyyad Hamza'nın şiirlerinin çoğunda olduğu gibi dönem devlet idarecilerinin zulmü ele alınmakta ve şikayet konusu edilmektedir.
Ahvâl-i Kıyâmet
Bu mesnevi eserin büyük bir kısmı olan 289 beyitlik metin Şeyyad Hamza tarafından yazılmıştır. Tek yazma nüsha Ankara'daki Millî Kütüphane'de bulunmaktadır (nr. 3772, vr. 69b-80b). Bu yazma nüsha asıl Şeyyad Hamza metni değildir. Bu nüshadan, sonradan görüşleri değişik olan Seyyad Îsâ tarafından Şeyyad Hamza metnin bazı kısımlarının değiştirildiği ve metne yeniden 55 beyit daha eklendiği anlaşılmaktadır. Eserde ele alınan başlıca konular kıyamet kopması, Kur'an-ı Kerim'deki Yûsuf kıssasın nasıl ortaya çıkacağı; evrenin, varlıkların ve meleklerin nasıl öldürülüp nasıl diriltileceği, paygamber Muhammed'in İslam ümmetine nasıl şefaat edeceğidir.
Bu eser üzerinde yüksek lisans tezi: Esra Durmaz (1994) Seyyad Hamza'nın Ahvâl-i Kıyameti, MU Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü.

Mi'racnâme
545 beyitlik sade bir dille yazılmış, didaktik konulu bir eserdir.
Bu eser üzerinde yüksek lisans tezi: Gülten Fesel Güzelışık (1996) Şeyyad Hamza: Mi'racnâme, MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü.
Vefât-ı Hazret-i Muhammed aleyhi's-selâm
453 beyitliktir. Ancak bunlardan 356 tanesi Şeyyad Hamza'ya aittir. Geri kalan 127 beyti müstensihe aittir.
Bu eser üzerinde yuksek lisans tezi: Fatma Turhal Güler (1996) Vefât-ı Hazret-i Muhammed aleyhi's-selam MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü).
Diğer şiirleri
Şeyyad Hamza'nın mesnevileri dışında 16 parça şiiri daha tespit edilmiştir. İkisi beşerî bir aşkın dinsel olmayan karakterde ifadesi olarak görülmüştür.
Seçilmiş bir şiir
Şeyyad Hamza'nın şiirlerine bir örnek olarak "değil mi" redifli gazelinden seçilmiş şu beyitler verilmektedir:
Begüm hûblar sana müştak değil mi Ya hüsnün bahçası Uçmak değil mi

Dudağın şerbeti sayru sağıldır Sözün hastelere tiryak değil mi

Kamu tertiblerün yirlü yirinde Seni koçmak Sekiz uçmak değil mi

Eğer ben hastenün elin alursan Sirât köprüsün geçmek değil mi

Şeyyâd Îsâ
Kaynaklarda hakkında bilgi bulunmayan Şeyyâd Îsâ, Köprülü'nün verdiği bilgilere göre muhtemelen 13. yüzyılda yaşayan eski bir şairdir. Bilinen tek eseri Salsal-nâme isimli cenknâmesidir. Salsal adlı bir devin Hz. Ali ile savaşıp ona yenilmesinin ve telef olmasının eski bir dille ve aruzun iptidai bir şekliyle nakledildiği bu kahramanlık hikâyesi manzum ve mensur karışıktır. Eseri sonradan zamanın diline göre ıslah edip yenileştiren şair İbn Yûsuf'un ifadesi de bu ciheti açıkça göstermektedir (Köprülü 1981: 253). Çetin (1999: 9) ise, İbn Yûsuf'un Salsal- nâme'nin müstensihi olduğuna, metnin de mesnevî nazım şekliyle yazıldığına değinmekte, aruzun "fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün" kalıbıyla kaleme alınan 1018 beyitlik bu eserin tespit edilen en eski nüshasının Paris Milli Kütüphanesi'nde bulunduğunu belirtmektedir.
Eserlerinden Örnekler Salsal-nâme'den
Evvel Allâh adına başlayalım Her işi anı ögüp işleyelüm

Allah adı oldı çünki zikrümüz Görelüm ki neye irer fikrümüz Bir kişi gördüm cihânda sehmnâk Kim ider na'rası zehreyi çâk
Adı Salsal anun geldi pelîd Nefesinden bağlanur gökde bulud Yir götürmez ol la'îni turıcak Yumrugın taşa geçürür vurıcak Yirleri berdend ü sarp yollar kamu Key yavuz mel'ûn özi ehl-i tamu Kâm u küm dirler anun iline
Girmledük oldur ol Muhammed dînine Âsidür İslâm dînine ol la'în
Hîç kimseden korku yokdur hemîn
(Çetin, İsmet (1999). "Âşık Şenlik'in Salsal Destanı Hakkında". Millî Foklor 5 (41): 9.)
Tacizade Cafer Çelebi
Tacizade Cafer Çelebi (d. 1452 veya 1459- ö. 1515), 15. yüzyılın Amasyalı divan edebiyatı şair ve yazarı, devlet adamı.
Daha ziyade nesirleriyle tanınan Tacizade'nin; Türkçe, Farsça kaside ve gazelleri de vardır. Daha çok İstanbul ve güzelliklerini anlattığı Hevesname adlı mesnevisi ile tanınmaktadır. Ayrıca II. Bayezid ve I. Selim zamanlarında nişancılık ve kazaskerlik gibi idari görevler de üstlenmiştir.
1514'te İran Seferi'ne katılmış savaştan sonra ise Şah İsmail'in karısı Taçlı Begüm ile evlendirilmiştir. Sefer dönüşünde ise Sultan Selim tarafından, askeri itaatsizliğe sevk etmekten suçlu bulunmuş ve idam edilmiştir.
Cafer Çelebi, divan şiirini 16. yüzyılda orijinal tasvir ve hayalleriyle milli bir mecraya sevk etmiştir. Kendinden önceki büyük şairlerden Şeyhi ve Ahmed Paşa'yı sert bir dille tenkit ederek, onları İran taklitçiliği ve tercümecilikle suçlamıştır. Gerçek şairliğin taklit ve tercümeden arınmış ve o zamana kadar söylenmemiş sözler söylemekle olabileceğini ifade etmiştir. Eserlerinin en önemli özelliği yaşadığı devrin gündelik hayatını yansıtan zengin malzemeyle dolu olmasıdır.
Eserleri
•    Hevesname
•    Mahrusa-i İstanbul Fetihnamesi
•    Münşeat
•    Türkçe ve Farsça şiirlerini topladığı divanı
Enisü'l-Arifin (Farsçadan tercüme) Kus-name (Bugüne ulaşan hiçbir nüshası yok.)
Tatavlalı Mahremi
Tatavlalı Mahremi divan şairidir. Divan Edebiyatı'nda Türki-i Basit (Yalın
Türkçe) Basitname akımının öncüsüdür. Doğum tarihi bilinmemektedir. İstanbul'un Tatavla (Kurtuluş) semtinde doğmuştur.Bu nedenle bu lakapla bilinir. Medrese eğitimi
almıştır. Galata kadısının naipliğini 20 yıla yakın bir süre yapmıştır Kadı Hasan Çelebi 'nin maiyetinde Selanik'e gitti.Bir süre orada kaldı. Bir gemi yolculuğu sırasında karısı ve iki çocuğuyla

korsanlarca tutsak alındı. Ailesini kurtarmak için gerekli fidyeyi bulmak koşuluyla serbest bırakıldı. İstanbul'a perişan bir şekilde döndü. Tatavlalı Mahremi istenen parayı bulmaya çalışırken İstanbul 'da 1536 yılında öldü. Karısı ve çocuklarını korsanlardan arkadaşı Minyatürcü
Nigari kurtarmıştır. Divan Edebiyatında Arapça ve Farsça sözcüklerin daha çok yer bulmaya başlaması ile şiir dili anlaşılması zor bir hale gelmişti. Halk bu şekilde yazılan şiirleri anlamıyordu. Divan Edebiyatı yalnızca Osmanlı Sarayının anladığı bir edebiyat olmuştu. Halkında bu edebiyatı anlaması için dilde yalınlaşma gerekliydi. Bunu başlatan Tatavlalı Mahremidir. Tatavlı Mahremi aruz veznini ve divan edebiyatının nazım şekillerini kullanmakla beraber özTürkçe şiirler yazarak Türki-i Basit (Yalın Türkçe) akımının öncüsü olmuştur. Türkçe sözcüklerle halk
dilindeki atasözlerini deyimleri mecazları kullanmaya çalıştı. Diğer Türki-i Basit şairleri Edirneli Nazmi, Adem Dede ve Aydınlı Visali'dir. Ancak diğer divan şairleri bu akıma katılmadığı için sonradan bu akımı izleyenler olmamıştır.
Taşlıcalı Yahya
Dukaginzâde Yahyâ (Arnavutça: Jahja bej Dukagjini) ya da Taşlıcalı
Yahyâ, Arnavut kökenli Osmanlı askeri ve şairdi. 16. yüzyılda yazdığı Osmanlıca divan şiirleriyle tanınmaktadır.
Taşlıcalı Yahyâ, Osmanlıların devşirme sistemiyle orduya alındı ve askerî kariyerinin yanı sıra şair olarak da tanındı. Bölükbaşı rütbesiyle görev yaptı ve 1514 Çaldıran Savaşı, 1516-1517 Osmanlı- Memlük Savaşı, 1535 Bağdat Seferi ile 1566 Zigetvar Kuşatması'na katıldı. Kanûnî Sultan Süleyman'ın idam edilen oğlu Şehzade Mustafa için yazdığı "Şehzade Mersiyesi"nin
ardından Sadrazam Rüstem Paşa tarafından Balkanlar'a sürgüne gönderildi.
Taşlıcalı Yahyâ, şiirlerinin özgünlüğüyle ön plana çıkmakta ve döneminin Fuzûlî'den sonraki en büyük mesnevi şairi olarak tanınmaktadır. En çok bilinen mesnevileri Yusuf u Züleyha ve Şah u Geda'dır. Şiirlerinde Fars edebiyatından izler taşımaktadır.
Yaşamı
Doğum tarihi kesin olarak bilinmez. 1488-1489 yıllarından birinde doğduğu iddia edilir. Doğum yerinin Arnavutluk olduğu ve soyunun oranın önemli soylu ailelerinden biri
olan Dukagin sülalesine dayandığı sanılmaktadır.
Küçük yaşta devşirme olarak Yeniçeri Ocağına asker olarak alındı ve Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde asker olarak yetiştirildi. Yeniçeri Ocağına bağlı Acemioğlanlar Ocağı'nda iken askerilik yeteneği yanında edebiyata yatkınlığı ve yazdığı şiirler farkedildi.
Kendisine Kemal Paşazade'den, Kadri Efendi'den, Fenarizade Muhyiddin Çelebi'den dersler aldırtıldı. Onun bu yatkınlığı ve aldığı dersler önemli devlet adamları ile tanışmasını ve yardım görmesini yükselmesini sağladı.
Yavuz Sultan Selim döneminde Mısır ve Çaldıran Seferleri ile Kanuni Sultan
Süleyman dönemindeki pek çok savaşa da asker olarak katıldı. Gerek gördüğü yardım ve ilgi, gerekse askerlik alanındaki cesareti edindiği dostlar kadar kıskançlıklara ve düşman kazanmasına neden oldu. Örneğin şair Hayâlî ile takıştığı o dönemde bilinmektedir.
Şehzade Mustafa Mersiyesi
1553'te Şehzade Mustafa'nın öldürülmesi üzerine Kanuni'ye ve onun yakınlarındaki kişilere karşı yazdığı mersiye, şehzadenin ölümünde rol oynadığı bilinen himaye gördüğü eski dostu
sadrazam Damat Rüstem Paşa ile takışmasına yol açtı. Kaleme aldığı bu eser nedeniyle Damat Rüstem Paşa'nın emriyle yakalandığı ancak Kanuni'nin şiire olan düşkünlüğü ve oğlunun

öldürülmesi nedeniyle yaşadığı vicdan azabı yüzünden sultan tarafından affedilerek ceza verilmediği iddia edilir. Öte yandan "Şehzade Mustafa Mersiyesi"'nin asker, yeniçeri ve halk arasında infiale neden olmasının Kanuni tarafından sadrazam Damat Rüstem Paşa'nın azledilme nedenlerinden biri olduğu ayrıca bu mersiyenin ardından şair Sami gibi pek çok divan şairinin Şehzade Mustafa'nın ölümü ile ilgili Kanuni ve yanındakileri eleştiri mahiyetinden mersiyeler yazdığı bilinmektedir.
Sürgüne gidişi
Rüstem Paşa'nın yerine sadrazam olarak atanan Kara Ahmet Paşa'nın bir süre sonra Kanuni'nin emriyle öldürülmesinden sonra yeniden işbaşına gelen Rüstem Paşa, şairin bütün malvarlığına el koymuş, onu maaşlı olarak sürgüne göndermiştir. Aşık Çelebi'ye göre sürgüne gönderildiği yer Bosna'da Zvornik Sancağı iken kimi yazarlar sürgün yerinin Temeşvar vilayeti olduğunu iddia etmektedirler.
Şairin sürgün edildiği bölgede sürekli olarak kalıp kalmadığı sonradan bu kararın kalkıp kalmadığı da bilinmemektedir. Bununla birlikte edebiyat faaliyetlerine devam ettiği ve Zigetvar seferi öncesi Kanuni'ye bir kaside sunduğu belirtilmektedir.
Ölüm tarihi üzerinde de bir anlaşmazlık olsa da çoğunluk tarihçi ve kaynak onun 1582 yılında vefat ettiğini belirtmektedir. Şairin mezarının yeri de tartışmalıdır, bir kısım kaynaklar, mezarının Zvornik'te, kimileri de İstanbul'da olduğunu söylerse de, Bursalı Mehmet Tahir Bey ve Muhammed Hadzijahic de, Bosna Evliya Kataloğu'nda şairin Loznica'da öldüğünü söylemektedirler.
Başlıca eserleri
Şairin bilinen ve ünlü 5 büyük mesnevisi bulunmaktadır. Bu mesnevilerin isimleri;"Gencine-i Raz","Kitab-ı Usul", "Gülşen-i Envar", "Yusuf u Züleyha", "Şah u Geda"'dır.
"Yusuf u Zeliha", bilinen en ünlü mesnevisidir. Bunun dışında Şah u Geda mesnevisinde Ayasofya gibi tarihî eserlerin tasvirlerinin bulunması mesnevinin önemini artırmaktadır.
Mesnevileri haricinde önemli eserleri arasında şairin çeşitli şiirlerinden oluşan bir "Divanı" ve "Hamsesi" bulunur.
Popüler kültürdeki yeri
2011 yapımı Muhteşem Yüzyıl isimli televizyon dizisinde Serkan Altunorak tarafından canlandırılmıştır.
Usûlî
Usûlî (? - 1538/39), Divan edebiyatı şairi, mutasavvıf. Vardar Yenicesi'nde doğmuştur.
Şeyh İbrahim Gülşenî'ye bağlanmıştır. Eserleri, hayattayken beğenilmiş, ismi duyulmuştur. Fakir bir hayat yaşasa da gururlu ve onurlu olduğu, insanlara hâlini bildirmediği bilinir. 1538-1539 yıllarında öldüğü sanılmaktadır. Eserlerinde ilk göze çarpan tasavvufi görüşleridir. Ayrıca dili zamanın göre çok düzgündür. Fazla eser bırakmamıştır. Genel olarak ünlü şairler ve otoriteler tarafından yetenekli bulunmakla birlikte yeteneklerini pek geliştiremediği belirtilmiştir.
Eserlerinden Örnek
Hâtırum cem'iyyetin itdi perîşân ayrılık Ayrılık kıldı bana dünyâyı zindân ayrılık

Yenişehirli Avni
Yenişehirli Avni (1826, Yenişehir – 1884, İstanbul), 19. yüzyıl divan şairi.
Türk şiirinin Batı'ya açıldığı bir dönemde divan şiiri tarzını devam ettirmiş bir şairdir. Tanzimat şairlerinden Namık Kemâl ve Ziya Paşa'nın hayranlığını kazanan bir şiir ustasıdır.
Yaşamı
1826 yılında Osmanlı Devleti'nin günümüzde Yunanistan sınırında kalan Yenişehir (Larisa) kentinde dünyaya geldi. Asıl adı Hüseyin'dir. Babası Bekir Paşa, Osmanlı devlet
adamlarından Tırhala mutasarrıfı Abdurrahman Sami Paşa'nın kahyası idi. Özel öğrenim görerek yetişti. Arapça, Farsça, Rumca ve bir miktar Fransızca öğrendi.
Abdurrahman Sami Paşa'nın Vidin valisi olduğu dönemde onun yanında kâtiplik yaptı. Paşa, Avni'nin yetişmesi ile ilgilenmiş, Mesnevi'yi bizzat kendisi öğretmişti.
1853-1855 yılları arasında İstanbul'a gitti ve çeşitli bölümlerde memur olarak çalıştı. Mevleviliği benimsemiş olan Yenişehirli Avni, 1855'de Beşiktaş Mevlevîhânesi Şeyhi Nazif Dede'nin kızı ile evlendi. Eserlerinde tasavvufî konulara ağırlık verdi. Hayattayken şiirlerini bir araya getirip yayınlamamıştır.
Bir ara divan kâtibi olarak Bağdat'a gitti. İstanbul'a tekrar döndüğünde eşini ve oğlu Hüsameddin'i peş peşe yitirmesi nedeniyle kendini içkiye verdi ve ömrünün geri kalan kısmını maddî ve manevî sıkıntılar içinde geçirdi. Hayatta kalan tek çocuğu olan kızı Muhsine'den üç torunu oldu. Son yıllarında Üsküdar Bidayet Mahkemesi üyesi olarak görev yapan şair, Encümen-i Şuara Topluluğu içinde yer aldı.
1884 yılında İstanbul'da öldü. Eyüp Bahariye Dergâhı Mezarlığı'nda kayınpederi ve eşinin mezarı yanına defnedildi. Bu mevlevihane 1940'larda yanmış, mezarlar Eyüp Mezarlığı'nın bir köşesine taşınmıştır.
Eserleri
•    Divan (1890 yılında damadı tarafından bastırıldı)
•    Âteşkede (Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk'ına nazire olarak yazılmış tamamlanmamış bir mesnevidir)
•    Mesnevî Tercümesi (Mesnevi'nin ilk üç cildinin mensur olarak çevirisi olan bu eser, tamamlanmamıştır.)
•    Mir'at-ı Cünun (678 beyitten oluşan tamamlanmamış bir mesnevidir)
•    Abname (Beşiktaş Mevlevîhânesi'ndeki susuzluğu II. Abdülhamid'e şikayet için yazılmış bir dilekçedir.)
•    İntak (Rumcadan tercüme ettiği roman)
Yusuf Garibi
Yusuf Garibi (d. 1756, Erbil - ö. 1818, Erbil) Türk divan edebiyatı şairi.
Hayatı
Erbil'de doğan şairin adı Yusuf, mahlası Garibi, baba adı Halil'dir. Âmâ olan şair hayatının tamamını Erbil'de geçim sıkıntısı içinde geçirmiş, yalnızca yılda bir kez Van'a giderek Van Valisi Timur Paşa'nın oğlunun düzenlediği ziyafetlere katılmıştır. Ciltçilik yapmış, 1818 yılında Erbil'de ölerek buranın ünlü Çırağ Mezarlığı'na gömülmüştür.

Eseri
Divanı Bağdat valilerinden Gözlüklü Reşit Paşa'nın oğlu Rüştü Bey'in yardımıyla taş baskısı yapan Rıza Bey Matbaası'nda basılmıştır.
Divanının yazma nüshası ise Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunuyor. Divanında 280'den fazla gazel ve birkaç diğer şiir bulunuyor.
Divanının tenkitli metni Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde bir yüksek lisans tezine konu edilmiştir.
Yûsuf Meddah
Yusuf Meddah (Azerice: Yusif Məddah/مداح يوسف), Azerbaycan divan şairiydi. "Varqa ve Gülşah" adlı eseriyle ünlüdür. Hayatı hakkında çok az şey bilinmekte ancak 14. yüzyılın başlarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Meddah iyi eğitim almıştı, Azerbaycanca, Arapça ve Farsça bilmekteydi.
En ünlü eseri, bir Arap halk masalından yola çıkarak yazdığı, yaklaşık 1.700 beyitten oluşan
ve aruz ölçüsüyle yazılmış bir mesnevi olan Varqa va Gulşah'tır. Meddah'ın Varqa va Gulşah'nın yanı sıra Hâmûşnâme, Dâsitân-ı İblîs aleyhi'l-la'ne ve Maktel-i Hüseyn gibi eserleri de vardır.
Adı
Eserlerinde daha çok Yusuf Meddah mahlasını kullanmıştır. Ancak diğer takma adları arasında Yusifî ve Yusuf-i Meddah bulunmaktadır.
Hayatı
Yusuf Meddah'ın hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. 14. yüzyılın başlarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Azerbaycan dilini çok iyi biliyordu ve Azerbaycan edebiyatının erken gelişme döneminin ana temsilcilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Uzmanlar eserlerinden onun iyi eğitimli olduğu, Arapça ve Farsça dillerini mükemmel derecede bildiği ve din bilimleri alanında bilgili olduğu sonucuna varmışlardır. İlk yıllarını Azerbaycan'da geçiren Yusuf Meddah, daha sonra Konya'ya yerleşerek Mevlevî tarikatına katılmıştır. Meddah ünvanı, onun şehir şehir dolaştığını ve toplum içinde şiirler okuduğunu gösterir. Yusuf
Meddah Erzincan, Ankara, Sivas, Kastamonu gibi farklı bölgelerde yaşamış ve buralarda tanınmaya başlamıştır. Uzun bir hayat yaşadığına inanılmakta ve ölüm tarihi ile yeri bilinmemektedir.
Zâtî
Zâtî (1471 - 1546), tanınmış bir Divan Edebiyatı şairidir. Ziya Paşa tarafından Türk şiirine temel koyan şairlerin üçüncüsü olarak anılmıştır. Çok sayıda şiir yazmış olması nedeniyle değişik eserlerin değişik estetik standartlarda olması sonucu ortaya çıkmıştır.
Hayatı
Zati'nin Balıkesirli olduğu bilinmektedir. Ancak değişik şairlerin hayatlarını
anlatan tezkire yazarları arasında asıl adının ne olduğuna dair bir anlaşma görülmemektedir: Sehî Bey ve Latifî tezkirelerinde asıl adının Bahşi olduğu yazılıdır. Ama Aşık Çelebi tarafından yazılmış tezkirede asıl adının Satılmış olduğu ve halk arasında Satı olarak anılan bu şairin buna uygun olarak Zati mahlasını seçtiği yazılmaktadır. Buna karşılık Zati'yi şahsen tanıyan Aşık
Çelebi Zati'nin kendine asıl adının İvaz olduğunu açıkladığını yazmıştır. Eğer Zati'nin esas ismi İvaz ise, bu İvaz isminden ebced hesabı ile tarih düşürmek ile şair Zati'nin doğum yılının (H.876/M.1471) olduğu ortaya çıkarılabilir.

Zati'nin iyi bir medrese eğitiminden geçmediği bilinmektedir. Ancak şiir yazma tekniklerini eserlerinde çok iyi uyguladığı ve Farsçayı kullanmasını bildiği gayet açıktır. Bu yüzden olağanüstü bir kabiliyete sahip olduğu ve kendi kendini çok iyi yetiştirdiği sonucu çıkartılmaktadır. Uzun yıllar yaşamış ve hayatı değişik dönemlerden geçmiştir. Sağırlığı dolayısıyla devlet memurluğuna alınmamıştır. Ancak II. Beyazıt zamanında Hadım Ali Paşa kendisini korumuş ve ünlü müderrislerden Müeyyedzade Abdurrahman Çelebi ile Tacizade Cafer Çelebi 'den himaye görmüştür. Ancak II. Beyazıd devrinin sonlarına doğru II. Beyazıd şehzadelerinin kavgaları arasında Hadım Ali Paşa Şehid oldu ve Müeyyed zade ve Tacizade'nin malları yağma edildi. Bu nedenle yardımlardan mahrum kalan Zati büyük yoksulluk çekmiştir. Hayatının geri kalan yıllarında, bir taraftan ısmarlama manzumeler yazmakla geçinmiştir. Kaynaklara göre geçimini sağlamak için 1 flori altına hatta 30-20 akçeye bir kaside yazmak zorunda kalmıştır. Hayatının son yıllarında ise Bayezid Cami avlusunda bir ufak dükkân açarak remilcilik, muskacılık yapmıştır.
H.953/M.1546 yılında ölmüştür. Pek fakir olduğu için ancak Aşık Çelebi, Selikî, Yahya Bey gibi zamanının şairlerinin parasal yardımları ile cenazesi kaldırılmış ve Edirne kapı dışarısında gömülmüştür.
Eserleri
Zâti'nin inanılmayacak kadar çok sayıda şiiri bulunduğu bilinmektedir. Ancak tezkireciler sayılar üzerinde değişik bilgiler sağlamaktadırlar. Latifiye göre "3000 gazeli, 1000 rubaisi ve kitasi, sehr- engizi, lugazlari, Hikayet-i Ahmed u Mahmud'u, Siyer-i Nebi'si, Mevlid'i, Sem u Pervanasi, Husrev u Sirin tarzinda Ferruh-nam'si vardir". Sehi ise yazdığı gazel sayısının 3000 olduğunu bildirir. Aşık Celebi ise 1600-1700 gazeli ve 400 kasidesi bulunduğunu belirtmektedir.
Edebi değeri
Hemen söylemek gerekir ki Zâtî'nin bu kadar çok eser vermesi onun eserleri arasında birbirini tutmaz standartların bulunmasına yol açmıştır. Özellikle geçinebilmek için ısmarlama şiir ve manzume hazırlaması gerektiği için, bir sürü değersiz eserin ortaya çıkmasını beklemek normaldir. Bu nedenle sık sık tekrara düşmesi ve ücret karşılığı basit şiirler yazması doğal görülebilir.
Ancak bu tip eserlere bakarak Zâtî'yi küçümsemek ve onu değeri düşük bir şiir tüccarı olarak kabul etmek hatalı bir davranıştır.
Belki de bunda iyi bir medrese tahsili görmemesinin de bir katkısı bulunmaktadır.
Ancak Zâtî'nin elimize geçen eserleri arasında gerçekten mükemmel ve çok değerli gazelleri ve kasideleri bulunmaktadır. Büyük yoksulluk içinde ve pek iyi bir tahsili olmayan bir kişinin bu güzel eserleri verebilmesi Zâtî'nin olağanüstü zekalı ve şiir yazmaya isdatlı ve sanat kudreti gayet yüksek bir kişi olduğu şüphe götürmez. Diğer taraftan özellikle gençliğinde devlet büyüklerinin takdirlerini görmüş ve birçok genç şaire hocalık etmiştir. Bir taraftan yaşadığı zaman karışıklıkları, diğer taraftan şairin sağırlığı ve hatta avare hayat görüşü layık olduğu hayat düzeyine erişememesine neden olmuştur. Bu fikri çağdaşları da ifade etmiş, eğer böyle olmasaydı kat kat daha da değerli eserler yarabileceğini hemfikir olarak ifade etmişlerdir.
Buna rağmen Zâtî 16. yüzyılın büyük Osmanlı şairlerini etkilemiş ve hatta 19. yüzyılda büyük Türk şair ve düşünürü Ziya Paşa tarafından Türk şiirine temel koyan şairlerin üçüncüsü olarak nitelendirilmiştir.
Eserlerinden örnek
N'oldun inlersin felek her-câyi cânânun mı var Seyr ider her menzili bir mâh-ı tâbânun mı var

Benzüni ey bû-stân fasl-ı hazân mı itdi zerd Yohsa başa taşra bir serv-i hırâmânun mı var
Ağlayup feryâd idersin her nefes ey andelîp Hâr ile hem-sâye olmış verd-i handânun mı var
Yoluna cânum revân itsem gerek cânâ didüm Yüzüme bin hışm ile bakdı didi cânun mı var
Zülf-i dil-ber gibi ey Zâtî perîşânsın yine Cevri bî-had yohsa bir yâr-î perîşânun mı var
Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün
- . - -//- . - -//- . - -//- . -//
Zekeriyâzâde Yahyâ Efendi
Zekeriyâzâde Yahyâ Efendi (1561, İstanbul - 1644, İstanbul) 16. yüzyılın son yarısında ve 17. yüzyılın ilk yarısında çok uzun yaşayan, Sultan I. Mustafa, Sultan IV. Murat ve
Sultan İbrahim devirlerinde üç defa Şeyhülislam olarak yüksek devlet görevi yapmış bir âlim ve aynı zamanda ünlü bir Türk divan şairidir.
Hayatı
İstanbul'da 1561 yılında doğmuştur. Babası III. Murat devrinde şeyhülislamlık yapmış
olan Bayramzade Zekeriya Efendi olup 1592de ölmüştür. Babasının adı dolayısıyla Zekeriyâzâde Yahyâ Efendi olarak da bilinmektedir.
Şeyhülislam Yahyâ çok mükemmel ve başarılı bir medrese eğitiminden sonra, devlet görevinde üstün zekası ve derin bilgisi sayesinde hızla yükselmiştir. Hicri 994 yılında babası ile birlikte hacca gitmiştir. Döndükten sonra Hicri 995'te Atik Ali Paşa Medresesi, Hicri 998'de Haseki Sultan medresesinde müderrisliğe atanmıştır. İstanbul'da daha başka medreselerde müderrislikten sonra Hicri 1004'te Halep Kadısı tayin olunup İstanbul'dan ayrılmıştır. Sonra
sırasıyla Şam, Bursa ve Edirne kadılığı görevlerini ifa etmiştir. Kasım 1603'te İstanbul Kadılığına atanmış; ertesi yıl azlolunmuş ise de Aralık 1605'te Anadolu Kazaskeri görevine atanmış; sonra da Nisan 1606-1607'da Rumeli Kazaskerliği yapmıştır. Rumeli Kazaskeri görevini Ocak 1610-Şubat 1611 döneminde ikinci kez ve 1617-1619 döneminde üçüncü kez ifa etmiştir.
Sultan I. Mustafa'nın ikinci sultanlığının son yılında 1622'de ilk defa şeyhülislamlık makamına getirilmiştir. Bu arada I. Mustafa'nin ikinci defa saltanatı sırasında Sadrazam olan Mere Hüseyin Paşa'nin azledilip edilmemesi meselesine karışmıştır. Ancak bir yıl sonra yeni Sadrıazam
olan Kemankeş Ali Paşa ile geçinmediği için bu makamdan azledilmiştir.
İki yıl sonra 1624'te Sultan IV. Murad'in velayet altında olduğu devirde ikinci defa şeyhülislamlık makamına atanmış ve 7 yıl bu makamda hizmet etmiştir. 7 Subat 1632de Sadrıazam Hafız Ahmed Paşa aleyhinde yapılan komplolar sonucu ortaya çıkan kargaşalıkta binlerce kişi Topkapı Sarayı'na yürümüş ve aralarında Sadrazam, Yeniçeri Ağası ve Şeyhülislam Yahya Efendi'nin ismi de bulunan 17 kişilik bir listeyi idam edilmeleri isteği ile padişaha sunmuşlardır. Sadrazaman Hafız Ahmed Paşa'nın hunharca öldürülmesi ile durulan bu ayaklanma dolayısıyla Şeyhülislam Yahya Efendi görevinden çekilmek zorunda kalmıştır. Fitne durulduktan sonra Sultan IV. Murad şaire iltifat ederek "Bunlar seni azlittiler amma ben azl etmedim. Çiftliğine git, bize dua ile meşgul ol.
Padişahın padişah olduğu vakit sen de kemakan müfti olursun" dediği bildirilmiştir.

Şair önce Sultan Selim civarındaki konağına ve sonra da Topkapı'daki çiftliğine çekilmiştir. 1633'te Sultan IV. Murad yeni bir ayaklanmayı şiddetle bastırıp eski ayaklanma elebaşılarını ve onları kışkırtan devlet adamlarını ortadan kaldırıp devlet idaresini kendi eline aldıktan sonra, Yahya Efendi üçüncü defa şeyhülislamlık makamına atanmış ve bu kez ölümüne kadar bu makamda kalmıştır.
Zekeriyazade Yahya Efendi'nin seyhülislamlığının son yılında Cinci Hoca ortaya çıkarak padişah I. İbrahim üzerinde tesir yapması devlet islerinde Zekeriyazade Yahya Efendi'nin etkilerini hemen hemen hiçe indirmiş ve onun bir kenara atılmasına neden olmuştur. Ölümü İstanbul'da
Şubat 1644'dedir. Ölümünde yaşı sekseni geçmişti. Cenazesi İstanbul halkı tarafından eller üzerinde taşınmış Sultan Selim'de babasının mezarı yanına gömülmüştür. Bir şair ve iyi bir insan olarak halk tarafından da sevildiği cenaze namazındaki çok büyük bir kalabalık ile anlaşılmaktadır..
Şeyhülislam Yahya Efendi 92-93 yıl yaşamış ve 20 yıl süre ile üç defa şeyhülislamlık makamında bulunmuştur. Çağdaşları tarafından hoşsobhet, nüktedan, mütevazı, kerim bir zat olarak tanınmıştır. Özellikle Sultan IV. Murad tarafından son derece sevgi ve saygıya layık görülmüş; hatta padişah Şeyhülislam Yahya Efendi'nin elini bile öpmüştür. Bu Sultan döneminde alışılmış geleneklerin aksine Şeyhülislam Yahyâ Efendi, uğur getirir inancı ile, IV. Murad'ın Revan
Seferi ve Bağdat Seferi'ne iştirak ettirilmiştir.
Edebî Kişiliği
Şeyhülislam Yahyâ Efendi şair olarak çağının gerçek gazel ustalarından biri olarak değerlendirilmektedir. Dili zarif ve temiz, hayali zengin, ifadesi ince ve nükteli bir şairdir. Günlük zevkleri, duyguları, aşkları, samimi bir eda ile işlemiştir. Sanatlara düşkün değildir. Aşıkane, kalenderane, rindane ve bazen şûh bir edası vardır. Gazelde rubai veznini kullanan ilk şairdir.
Ünlü İngiliz Türkologu Gibb Yahya Efendi'yi "Bir taraftan Bâki'ye, bir taraftan Nedim'e" el veren büyük bir şair olarak tarif etmiştir. Seyhülislam Yahya Baki'yi Nedim;e yaklaştıran çizgi üzerinde değerlendirilir.
Zamanının şairleri, (Nef'i, Şerif Sabri ve Naili Kadim) onu övmüşlerdir. Daha sonraki nesillerden Nedim ve Ziya Paşa özel mısralarla Şeyhülislam Yahyâ Efendi'nin şairliğini açıkça belirtmişlerdir.
Ancak kökten dinci softalar, örneğin Fatih Camii vaazı olan Hurşid Çavuşoğlu, Şeyhülislam Yahyâ Efendi'nin şiirlerinden hoşlanmamışlar ve hatta onu kafirlikle suçlamışlardır. Diğer
taraftan Nefinin Şeyhülislam Yahyâ Efendi aleyhindeki hicviyeleri de çok ünlüdür.
Başlıca eseri
Şeyhülislam Yahyâ Efendi'nin başlıca edebi eseri Divan'ıdir. Bu Divan içinde Sultan II. Osman, Sultan IV. Murad ve Hace Efendi için yazılanlardan başka hiç kaside yoktur. Divan'in başında bulunan bir Na't ve içinde bir sâkiname ve bir tahmîs bulunmaktadır. Bunlar dışında Divan tamamen gazeller ile doludur. Zaten Şeyhülislam Yahyâ Efendi Türk edebiyat tarihinde gazelleri ile tanınmıştır.
Eserlerinden örnek
Bir gazel - 'dirsün' redifli
Komayup tâkatüm feryâda nâlân olmasun dirsin Gözüm yaşını alursın da giryân olmasun dirsin

Cefâ taşıyla mir'ât-ı dilüm sad pâre eylersin
Ne mümkindür yine hâtır-perîşân olmasun dirsin
Melâhat mülkini teshîr idüp şemşîr-i gamzenle Güzellik kişverinde gayri sultân olmasun dirsin
Benüm zann itdüğüm bu kim gurûr-ı hüsnüne bir gün Felekde mihr-i rahşân mâh-ı tâbân olmasun dirsin
Yine kul olmasun Yahyâ sana ey pâdişâh-ı hüsn Yolumda senden özge kimse kurbân olmasun dirsin
Vezin: Mefâilün mefâilün mefâilün mefâilün
Popüler kültürdeki yeri
Muhteşem Yüzyıl Kösem adlı tarihi-Türk dizisinde Şemsi İnkaya tarafından canlandırıldı.
Zeynünnisa Zeynep
Zeynünnisa Zeynep (? Amasya veya Kastamonu - 1563, Amasya), Osmanlı İmparatorluğu'nun bilinen ilk Müslüman kadın şairidir.
Hayatı
Zeynünnisa Zeynep Hatun hakkında kapsamlı bir araştırma yapılmamakla birlikte Şair Mihri Hatun ile aynı çağda yaşamış olduğu bilinmektedir. Zeynep Hatun hakkında Şair Latifi ve Şair Aşık Çelebi'nin kitaplarından bir miktar bilgi edinilmiştir. 1546 ve 1556 yılları arasında yayımlanmış bu iki kaynakta Zeynep Hatun'un doğum yeri konusundaki farklı bilgiler vardır. Şair Latîfî'ye göre, Zeynep Hatun Kastamonu'da doğmuştur, Aşık Çelebi'ye göre ise Zeynep Hatun'un doğum yeri Amasya'dır. Ancak her iki yazarda Zeynep Hatun'un yaşamının bir dönemini İstanbul'da geçirdiğini yazmışlardır. Kadı Karabelaı Ahmed Çelebi'nin kızıdır. Kocası İsak Fehmi, kadılık yapmaktaydı. İlk tahsilini babasından aldı. Arapça ve Farsça öğrendi. Ayrıca musîkî de biliyordu.
Edebi Hayatı
Fatih Sultan Mehmet'e ithaf ettiği bir Divan'ını Türkçe, Arapça ve Farsça gazel ve kasidelerle süslemiştir. Maalesef hazırladığı bu Divan elimize ulaşmamıştır. Ancak birkaç şiiri tezkirelerde ve şiir mecmualarında bulunmaktadır. Şiiri tasavvufanedir. Dili sade ve ifadesi samimîdir. Aşık Çelebi Meşâiru'ş-Şuarâ (Şairlerin Duyuları) adlı eserinde, bir "bilge" olmak isteyen Zeynep Hatun'un, kadın konumuyla ilgili toplumsal talepleri olduğunu vurgulamaktadır.
Fatih Sultan Mehmet'e aşkını ilan ettiği şiir
Güzel varlığın Tanrı'nın armağanıdır sana Sultanım, Yusuf Sûresi'nin bir âyeti benzeri.
Senin güzelliğin, benim aşkım, senin incitmen ve benim sabrım Artıyor her an ve de artacak sonsuza dek.
Zeynep Hatun
(Şiirin orijinal metni)

Şehâ bu sûret-i zîbâ sana Hak'dan inâyettir, Sanasın Sûre-i Yûsuf cemâlinden bir âyettir.
Senin hüsnün, benim aşkım, senin cevrin, benim sabrım, Demâdem artar, eksilmez, tükenmez, bî-nihâyettir.
Zeynep Hatun
Zeynep Hatun'un Fatih Sultan Mehmet'e aşkını ilan ettiği şiir, Can Atilla'nın 1453 Sultanlar Aşkına isimli albümünde Saba makamında bestelenmiştir.
Zuhûrî
Zuhûrî, 16. yüzyılda yaşamış Divan edebiyatı şairidir.
Zuhûrî'nin asıl adı Mehmet olup, Kanûnî Sultan Süleyman dönemi şairleri arasında yer alır. Klasik divan şiiri geleneğine bağlı kalmış, özellikle gazel ve kaside türlerinde eserler vermiştir. Şiirlerinde genellikle hikemî (öğretici ve bilgece) bir üslup görülür. Dil ve anlatımı, dönemine göre nispeten sade kabul edilir. Zuhûrî'nin şiirlerinde tasavvufi düşünceler, ahlaki öğütler ve hayatın geçiciliği gibi temalar ön plana çıkar. Eserleri, divan edebiyatının klasik mazmunlarını kullanmakla birlikte açık ve anlaşılır söyleyişiyle dikkat çeker. Şairin hayatı hakkında ayrıntılı bilgiler sınırlıdır. Buna rağmen, tezkirelerde adı geçen ve dönemin edebî çevrelerinde tanınan şairler arasında yer almıştır.
Zübeyde Fıtnat Hanım
Zübeyde Fıtnat Hanım (1725 - 1780), 18. yüzyılda yaşamış bir divan şairidir. Divan edebiyatında kendinden sonra gelen kadın divan şairleri arasında bir zirve olarak
görülmüştür. Şiirleri kadar nükteleri, kendisi ile Koca Ragıp Paşa ve şair Haşmet çevresinde geçtiği varsayılan latifelerle de tanınmıştır.
Yaşamı
18.    yüzyılda İstanbul'da dünyaya geldi. Asıl adı Zübeyde idi. Babası şeyhülislam ve
şair Ebuishakzade Mehmed Esad Efendi, annesi ise Mirzazade Şeyh Mehmet Efendi'nin kızı Hatice Hanım'dır.
Pek çok Şeyhülislam ve edebiyata düşkün, şiir söylemeyi seven kişiler yetiştirmiş bir ailede yetişti; edebî muhitlere girip çıktı. Annesinin mensubu bulunduğu Âl-i Feyz ailesinden Rumeli Kazaskeri Derviş Mehmet Efendi ile evlendi. Eşinin şiir yazmasını onaylamadığı ve mutsuz bir evliliği olduğu rivayet edilir.
Nâbî etkisinde şiirler yazdı; gazellerinde Nedim'i hatırlatan şuh ve şen söyleyişler de
bulunur. Şiirinin gelişmesinde nazire tarzı önemli yer tutar; altmış bir gazelinden elli ikisi nazire şeklindedir. Bazı gazelleri bestelenerek yaygınlık kazanmıştır.
Oluşturduğu hacimce küçük Divan'ının 20 kadar nüshası İstanbul kütüphanelerinde bulunur. Eser, 1848'de "Dîvân-ı Fıtnat" adıyla İstanbul'da yayımlanmıştır.
Hazırcevaplığı ve irticalen şiir söyleme yeteneği nedeniyle kendisiyle Koca Ragıp Paşa ve şair Haşmet arasında geçtiği varsayılan bazı fıkralar doğmuştur. 1780 yılında hayatını kaybetti.
Mezarı Eyüp Sultan Türbesi haziresinde, şadırvan avlusu tarafında ve cüzhane binasının yanındadır.

Teknik Özet Gadget'ı Investing.com Türkiye tarafından sağlanmaktadır.